İran’ın görünürde nükleer silah üretme hedefini engellemek amacıyla Başkan Trump’ın zorlamasıyla başlayan uzlaşma içerikli uluslararası görüşmeler sürerken, ABD ve İsrail önleyici savaş doktrini bahanesi ile İran’a 28 Şubat’ta fiili saldırılar başlattı. ABD, hiçbir reel hukuki dayanağı olmadan aynen İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliam mantığı ile İran’ın teolojik Rehberi Ayetullah Hameneyn’i ve yakınlarını, masum ufak kız öğrencilerin gittiği bir okulu vurmasıyla bölgemiz ateş çemberine sokuldu. Şu ana kadar 1991 yılında I. ve 2003 yılında II. Körfez Savaşlarında ABD ve Koalisyon güçlerince ilk 5-6 gün içinde gerçekleştirilen saldılar ve sorti sayısının, İran’a geçekleştirilen 5-6 günlük hava saldırılarıyla toplam iki katı fazlasıyla yapıldı, dev bombalar atıldı, büyük bir yıkım gerçekleştirildi ve gerçekleştiriliyor. Buna karşılık İran da sınırlı gücü ile İsrail’e ve halkı Müslüman olan bölge ülkelerindeki ABD askeri üslerine kendi imalatı ateşli hava araçlarıyla cevap vermeye çalışıyor.
Ateş çemberine sokulan ve Ortadoğu denilen ulus devletlere bölünmüş olan bu bölge, Ümmet coğrafyası denilen ve halkı Müslüman olan içinde yaşadığımız İslami uyanış, bilinçlenme ve hareketlerin vücut bulmaya çalıştığı biz Müslümanların büyük bir evi veya tarihi mirası mesabesindedir. Büyük çoğunluğu ehli kıble olan bölge Müslümanları, başlarındaki ulus devlet yönetimlerinin milliyetçiliği veya seküler entegrasyon konusunda işbirlikçiliğini ya da mezhebi teo-stratejik hesaplarını bahane ederek birbirleriyle rekabetleri yüzbinlerce Müslümanın ölümüne, milyonlarcasının temel haklarından mahrum bırakılmasına neden olmuştur ve olmaktadır. Ve Müslüman halklar ve İslami oluşumlar arasında kendilerini parçalayıp sömürge statüsünde tutmaya çalışan ekonomik, sosyal, siyasi, askeri sağ veya sol eğilimli emperyalist kuşatma ve saldırılar söz konusu iken öfke ve düşmanlık, büyük ölçüde Müslüman görünümlü iktidarlara ve yönettikleri Müslüman halklara yöneltilmektedir.
Emperyalizmin Müslüman halkları sınır sorunlarından öte Şii ve Sünni ayrımı noktasında gerginlik ve iç çatışmalar oluşturup ümmet coğrafyasının potansiyel İslami gücünü zayıflatma stratejisinin önünü açmış ve içimizdeki beyinsizler yüzünden istediği sonuçlar hasıl olmuştur. Dolayısıyla bugünkü İran’a yönelik savaşa en azından ulusal politikaların üzerinde siyasi ve fikri gelişmelere tevhidi ilkelerin özgünlüğü içinde yaklaşan müminler olarak, karşılıklı mezhepçi refleksleri anlayarak ama bu eğilimlere pirim vermeden, sığ bakışlarla mağlul asabiyelere düşmeden, anlamı açık vahyi ilkelerle ümmet maslahatını gözeten tespitler yapmak konusunda adil şahitlik yolunu aramalıyız.
Ve bilmeliyiz ki son üç asır Sünnisiyle, Şiisiyle, İbadisi ve Zeydisi ile kendi dışındaki herkesi öteki gören Batı dünya görüşü ve gücü karşısında hepimiz Enfal sûresinde ifade edildiği gibi İslam nimetinden uzaklaşmamız nedeniyle gücümüzü, rüzgarımızı yitirip mağlubiyetler yaşamışız. Tüm İslam dünyasında bilgimizi ve imanımızı yenileyen bir İslami uyanışı büyük ölçüde yaygın olarak 1960’lı yıllardan bu yana yaşıyoruz. Sünnisiyle Şiisiyle İslami oluşum ve hareketlerin Kur’an’ın açık naslarındaki imânî ve amelî ayetler bütününü kavrama ve önceleme, Resulullah’ın Sünnetini güncelleştirme ve vahyi kavramlar ile hayatımızı şekillendirme çabaları hep oldu. Ortak selim aklın ve tahkikin sonucunda yöneldiğimiz bu çabalar hem içimizdeki mukallid, mezhepçi ve gafil fıkıh despotlarının tezviratları ve emperyalist güç odaklarının Kur’an’da “keyd” ve “mekr” denilen, çağımızda siyasi ve oryantalist tuzak ve komplolarla güçlendirilen fitneleri dolayısıyla birbiriyle yeteri kadar irtibatlanamadı, vahdet çağrıları hep bir kıliğin veya bir mezhebin veya dokrinin ekseninde yapılmaya çalışıldı. Rabbimizin korku ve güvene dair bir haber duyduğumuzda onu aramızda yaymaktan çok “ulu’l-emr” heyetine götürme emrini de alim konumundaki kişilerin büyük çoğunluğu ya münferit veya sadece kendi ekolü, mezhebi ve cemaati için kendi çatısında düşündü. Oysa Nisa sûresindeki ayet açık:
“Onlara, güven veya korkuyla ilgili bir haber geldiği zaman, onu hemen yayarlar. Oysaki onu Resul'e ve kendilerinden olan ulu'l-emre bildirselerdi; işin iç yüzünü bilenler, ne olup bittiğini, belirtirlerdi. Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uyardınız.” (4/83)
1944’de Kahire’deki Dâru'l Takrib toplantıları bu konuda bir engeli aşma imkanının bir kapısıydı. Bu toplantı Kitab ve sahih Sünnet merkezli yaklaşımı öne aldı. Mezhepçiliği ve bağnazlığı aşmaya dönük güzel bir imkandı. Bu sürece Bihbihani, Burucerdi gibi güçlü Ayetullahlar da destek vermişti.
Bu formu "Ali Şiası Safevi Şiasi" kitabıyla Şii dünyada gündemleştiren ve "İki Sûre İki Yorum" kitabıyla hayatının sonlarında Şiiliğin veya pozitivizmin öncelikle Kur’an gözlüğü ile okunması usulüne ulaşan Ali Şeriati'yi Hüccetiyye veya Gulat Şii mollalar İran Devrimi Sürecinden tasfiye edip onun arınma sürecini görünmez kıldılar. Şeriati’nin fikri kronolojisinin gelişimiyle ilgili kitaplarının yayınını birbirine karıştırdılar.
İran Devrimi Sürecinde "La Şiiyye La Sünniyye Vahde Vahde İslamiye" diye meydanlarda haykıran çizgiyi veya vahdet namazlarının başlatıcısı Muntezeri gibi öncüleri ya ölünceye kadar göz hapsinde tuttular ya da idam ettiler. Bunlar İran Devrimi’nde öncü kadrolar arasındaydılar. Ama öncü kadrolar, kendini İslam'a nisbet eden toplumlarını ıslah etme çabasıyla düzeltemeden Gulat mollalar tarafından ezildiler.
Bugünkü pozisyon tabii ki İran Şiiliğinin ve iktidarının yanlışlarını, hata ve hamesetini tartışma zamanı değil, İran’ın yanlışlarını bahane ederek bölgemizi parçalayıp bizleri sömürge toplumlarına dönüştürmek isteyen emperyalist politika ve saldırılarla mücadeleyi ön plana çıkartmak günüdür.
Geçen ay Suriye’de Evkaf Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayr Şükrî’ye 1944’te Mahmut Şeltut’un başını çektiği “Daru’l Takrib çalışmasını canlandırmayı düşünür müsünüz?” diye sorduğumuzda, “Şu anda Suriye’de fıkhi ve akidevi yakınlaşmayı oluşturmaya çalışıyoruz, o konuda zamana ihtiyacımız var” demişti. Yüksek Fetva Kurulu’ndan Cumhurbaşkanı Danışmanı Şeyh Abdurrahim Attun ise ülkede yaygın olarak Selefilerin, Eşarilerin ve Sufilerin bulunduğunu; bu kümeler içinde mutedillerin de aşırıların da bulunduğunu belirtti. Bu ekoller içerisinde 4 fıkhî mezhebin ve 3 akidevî mezhebin önde gelenleriyle görüştüklerini ve ortak değerler istikametinde yol bulmaya çalıştıklarını belirtirken “Yüksek Fetva Kurulu”na bu yapıların aklı başında olanlarını kattıklarını, dolayısıyla bütün yapıların “Yüksek Fetva Kurulu”nda yer aldıklarını belirtmişti. Bir nevi Suriye’nin Ulu’l-emr Heyeti’ni andıran ve İslami esasları öne geçiren bu uygulamanın kapsayıcılığına hepimizin, tüm ümmet coğrafyasının daha da kapsayıcı boyuta ve tashih edilmiş şekliyle ihtiyacı var.
Başlangıçta hürafelere karşı tavır sergileyen bazı öncülere rağmen devrim süreci Lideri Humeyni’nin muhtemelen bunaması (ya da demans hastalığına yakalanması) sonucu İran’ın kilit mekanizmaları hürafecilerin eline geçti. İran halkı hala hak ve adalet arayışı içinde ama onlara rehberlik yapacak kadrolar Şii asabiyesi ve hürafeleri içindeki mollalar tarafından tasfiye edildiler. Bu insanları itmek ve gündemimizden düşürmek doğru bir yaklaşım olmaması gerekir. Bunlara tedrici olarak merhale merhale fıtrî ve İslamî değerlerin şahitliğini göstermek gereklidir.
İran’ın Pakistan sınırındaki Beluciler Sünni Hanefi, Türkmenistan ve Afganistan sınırı Türkmen Sünni Hanefi, Irak Kürdistan sınırı Kürt Sünni Şafii, Irak sınırının aşağısı ve Fars Körfezi havalisi genellikle Arap ve yarıya yakını Sünnilerden oluşmakla beraber nüfusun yüzde 20’si Sünnidir. Şii olan diğer çoğunluğun yarısı Azeri ve yarısı Farslardan oluşmaktadır. Bizler de İran'ın temelde Müslüman olan halkına yaklaşırken ihtilafların yaşattığı öfkeye değil, İslamî esaslarda birleşmenin oluşturduğu rahmet ufkuna yönelmeliyiz.
Cenazesini musalla taşına getiren seküler bir aile bile İslamlaştırma mükellefiyetimizde bir ümittir. Allah'ın tekliğini, Kitab'ın ilahiliğini, tağutun zulmünü, İslam medeniyetindeki iştirakini bilen bir halk veya halklar Modernitenin yani tek dişi kalmış canavarın tutsağı olmamalı. Bu insanları cahillikleri ile başbaşa bıraktığınızda mukallid molla rejimine gösterdikleri çoğu haklı tepki, içlerindeki bir avuç beyinsizin Batılı değerlerle yaptıkları telkinler sonusu cami yakmaya kadar gidiyor. ABD’nin açtığı savaş öncesi rejime yöneltilen tepkilerde bunu gördük. Videoları var. 35 camii yakılmış. Ve camiler yakılırken beyin ve kimliklerini Batılı hayat tarzına kiralamış bazı göstericiler (haşa) “Lanet olsun Kur’an’a”, “Lanet olsun İslam’a” diye bağırabiliyor. İranlı Müslümanları gulat şii mollalardan sonra bu müfsid Batılı etki ajanlarının ifsadına bırakmamalıyız. Bunun nasıl olacağını bir yıllık uygulamalarıyla Nusayri, Şii, Nasrani, ayrılıkçı Kürtçü vd. gruplara yönelik merhaleci bir ıslah programı ile Suriyeli öncü mücahid ve mütefekkir kardeşlerimiz göstermeye çalıştı ve çalışıyor.
ABD-İsrail ve İran arasında yükselen savaşta İslami şiarları ön plana çıkaran İran’ı değerlendirmede özellikle Irak ve sonra Suriye’de gerçekleştirdiği cürümler nedeniyle bu olaylara hapsolan tarafgirlik içinde övgü ile sövgü arasında kutuplaşanlar bulunuyor. Oysa bir tarafın az, öbür tarafın fazla olan hatalarını ön plana çıkartan bir yaklaşım yerine, öncelikle İran’ın cürümlerini ön palana çıkartıp tüm bölgeyi kuşatmaya ve İslami uyanış sürecimizi sindirmeye çalışan Küresel kapitalizmin, ABD emperyalizminin saldırılarına ve hegemonist tavrına karşı odaklanmamız gerekmez mi?
İlk dönem tarihimizde birbiriyle çarpışan sahabe gurubundan bir taraf kendi yorumuyla adaleti ikame etmek için, öbür taraf siyasî maslahat ve yorumlarını iktidar kılmak için cedelleşti. "Kim haklıydı?" sorusuna muhtelif cevaplar verildi; ama Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarında kan akıtmaktan öte çözüm bulamayan sahabe nesli sonrakilere yeterliliği olan bir çözüm mirası bıraķamadı. Bazıları bu çatışmaların taraflarına rahmet okudu, bazıları bazı tarafların Fatır süresi 32. ayet bağlamında zalimliğine hükmetti.
Bizim referansımız vahyin onaylamadığı tarih değil; Kitab ve nebilerin, sıddıkların, şühedanın, salihlerin sahih uygulamaları olmalıdır. Yakîn ifade eden örnekliklere tutunmalı, muhtelif yorumlar içeren zannî rivayetler üzerinden tartışma derinleştirilmemelidir.
Bizi ilgilendiren, Allah'a ait olan biz kulları yargılama işinde, kendini İslama nisbet eden zalimleri yargılamada son kararı vermek değil; içimizdeki beyinsizleri ve zalimleri bahane edip tüm bölgemize diz çöktürmeyi ve yeni İsrailler oluşturmayı hedefleyen küresel kapitalizmin geleceğimizi tutsak kılmasına karşı çıkmamızdır.
Dolayısıyla önceliğimiz, ABD - İran savaşında öldürülen tartışmalı isimleri veya Rabbimizin onlar için belirleyeceği veya belirlediği bilmediğimiz vasıfları kendimize göre tayin edip gündemin merkezine getirmek değil; tüm birikimimizi bölüp çatıştırmaya çalışan şeytanî emperyalist saldırıya ve açık kafirlere karşı tavır almakta birleşmelidir.
Tartışmalı isimleri diplomasi veya zorunlu nezaket maslahatı gereği anmak zaruriyeti de varsa rahmet okumak yerine de "Allah taksiratını, günahlarını affetsin" demek daha uygun olur. Çünkü bir taraftan milyonlarca insanın acısını paylaşalım derken, öbür taraftan milyonlarca insanın Sadyane cinayetleri türü acılarını da hesaba katmak zorundayız.
Suriye Devrim Sürecinin mücahid alimi ve kanaat öndari Abdullah El-Muhaysini kardeşimiz bu savaşta Körfez ülkelerinin yaşadığı mağduriyeti dile getiren demecinde, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı; ve NATO ülkesi olmasına rağmen vesayet üstü tavır sergilemeye çalışan Erdoğan Hükümeti'nin tutum ve açıklamaları hakkında bir şey söylememiş.
Muhaysini’nin açıklamasına paralel olarak Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı adına 28 Şubat 2026 tarihinde yayınlanan basın açıklamasında “Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn Krallığı, Katar Devleti, Kuveyt Devleti ve Ürdün Haşimi Krallığı’nın egemenliğini ve güvenliğini hedef alan İran saldırılarını şiddetle” kınamasının garipliğini uluslararası diplomasideki naifliğe hamledebiliriz. Ama olayın ilk başında İran’a saldırıyı kınayan Türkiye’nin tutumu, saldırıya uğradıktan sonra Körfez Ülkelerindeki ABD üslerine İran’ın mukabelede bulunmasını önceki gün Suriye Dışişleri Bakanı’nın tarzına paralel şekilde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın tekrar etmesi iç vesayeti aşmaya çalışan mevcut Erdoğan Hükümeti’nin dış vesayete ne kadar tutsak olduğunun da bir göstergesi olmuştur.
1991 tarihinde Saddam’ın iktidarda olduğu Irak’ı “Yeni Bir Dünya Düzeni” kurmak hedefiyle ve açıkça “Haçlı Seferi” söylemi ile işgale gelen ABD Emperyalizmi karşısında eylemlerimizle protestolarımızı yükseltirken şu sloganı öne çıkartmıştık: “Saddam Bahane Dökülen Kan İslam’ın.” Şimdi de demeliyiz ki “Hameneyn Bahane Dökülen Kan İslam’ın.”
Biz Müslümanlar bağımsız ve özgün tutumumuzu uluslararası diplomasi kıskacındaki Ulus Devlet veya iktidarlara göre değil, tabii ki reel şartları da gören ama bağımsız irademizle yapabildiğimizce veya Tegabun sûresinde belirtildiği gibi “Gücünüz yettiğince Allah’tan korkarak” (64/16) emri bağlamında yaşanan vakıayı adalet içinde izah edebilmeliyiz. Biz devletlerin bilgi, güç ve kapasitesine sahip değiliz. Ayrıca biz müminler TV ekranlarındaki siyasi yorumcuların tamamen zanni veya reyb, şek ve şüpheye dayalı ihtimaliyat hesaplarıyla oyalanmak yerine veya devletin ve sistemin bekası adına pragmatik hesaplardan ziyade; İslami ilkeleri ve İslami uyanış ve bilinçlenme sürecimizin maslahatını ön planda tutmalıyız.
1979 Devrimi’nden sonra İran, umutlu beklentilerimizi büyük ölçüde boşa çıkarsa da, zaman zaman canımızı acıtsa ve cürümler işlese de adil tanıklar olmaya devam etmeli, Maide sûresinde belirtildiği gibi “Bir topluluğa duyduğunuz düşmanlık sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (5/8) emrine göre tutum almalıyız.
Rabbimiz İslami bilinçlenme ve dayanışma ruhumuzu geliştirsin ve göğertsin inşallah.