İrade testi ve istikamet mücadelesi

KENAN ALPAY

Türkiye’nin zorlu süreçlerden geçtiği kimseye sır değil. Bu zorlu süreçlerin bir kısmı diğer devletlerin bir dizi açık-örtülü yaptırımlarından kaynaklanıyorsa da bir kısmı da içeriden yani devletin işleyişinden, siyasetin yapısından veya toplumsal talepleri karşılayacak oranda kaynak üretilememesinden kaynaklanıyor. Fakat asli görevin süreci sağlıklı bir biçimde yönetmek, bahanelerin arkasına sığınmaksızın içeriden ya da dışarıdan kaynaklanan sorunları bertaraf ederek güvenlik, refah ve özgürlük alanlarını genişletmek olduğu da aşikârdır. Mezkûr asli görevin icra edilebilmesi için irade testlerini geçmek, ahlak ve hukuktan temellenen istikamet mücadelesinde her daim sabır, sebat ve azim göstermektir.

Roma Zirvesi’nde Türkiye hakkını hukukunu koruma noktasında ne kadar muvaffak oldu? Süreci hızla propaganda savaşına dönüştüren trol mantığından sıyrıldığımızda mutlak galibiyet veya mutlak mağlubiyet sarkacının dışında seyreden bir müzakere sürecinin devam ettiğini çok rahatlıkla görebiliriz. Evet, Amerika’nın F-35 projesinden Türkiye’yi dışlaması, 1.5 Milyar dolarlık yatırım karşılığında talep edilen yeni F-16’lar ve mevcut F-16’lar için modernizasyon kitlerini vermemek için ayak diretmesi, PKK-YPG’ye verilen desteğin artarak devam etmesi, CAATSA yaptırımları çerçevesinde savunma sanayinin bloke edilmesi ve daha pek çok konuda Türkiye’nin sıkıştırıldığı besbelli. Yunanistan’la birlikte Romanya ve Bulgaristan’ın bölgede Türkiye’yi askeri açıdan baskılayacak ve tecrid edecek oranda konuşlandırılmasına ilişkin adımlar da görülmeyecek gibi değil.

Stres Testi Çift Taraflı İşliyor

Peki, bütün bunlara rağmen Amerika, Türkiye’nin meşru haklarını gasp edebilir ve askeri-stratejik kuşatmasını sürdürebilir mi? Son dönemde Türkiye-Amerika ilişkilerinde yaşanan sorunlu alanların oranı hızla artarken meselelerin epeydir kronikleştiği ve en azından bir kısmının kopma noktasına doğru yaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak şu hususu da unutmadan: Amerika da bu ilişkilere dair stratejik düzeyde ciddi bir stres yaşıyor ve tıpkı Afganistan örneğinde olduğu gibi büyük bir çöküş ve rezillikle karşı karşıya kalma ihtimali hiç de az değil. Afganistan’da yaşanan çöküş ve kaçışın Suriye ve Irak’ta da tekerrür etmeyeceğini kimse garanti edemez. Kaldı ki Orta Doğuda Rusya’ya kaybettiği mevziler kadar uzak Asya ve Afrika’da Çin’in hegemonyasını engelleyebilecek aktörlerin birer ikişer saf değiştirdiği bir vasatta Amerika-Türkiye ilişkilerinde tek yönlü tecrit ve yaptırım planları işlemez, zarar çift yönlü yazar.

Türkiye açısından süreci belki de en sıkıntılı hale getiren faktör Amerika’yla yaşanan sorunlarla eş zamanlı olarak Avrupa Birliği ve Rusya’yla da benzer sorunlara muhatap olmasıdır. Denge politikası, küresel güçler arasındaki mücadelede ara bölgelerden istifade ederek ilerleme gibi imkânlar epeyce azalmış durumda. Örneğin Suriye sahasında Türkiye hem Amerika-Körfez ülkeleri hem de Rusya-İran bloğuna karşı mücadele vermek durumunda. Körlük noktası Suriye’nin kuzeyine odaklanıp sorunu PKK-YPG garnizon devletinin kurulmasından ibaret saymakta kendisini gösteriyor. Kemalist sol ve sağ siyaset mantığı güya anti-emperyalist siyaset önerme adına salt olarak PKK ve Amerika’yla çatışarak bölgeye istikrar ve barış getirme rüyaları görüyor. Bu körlük ve ahmaklık Esed rejimini tahkim ederek Rusya ve İran tarafından iyice kuşatılan bir Türkiye tuzağına hizmet ediyor. Üstelik bu hizmeti doğrudan doğruya Rusya, İran ve Esed rejimin tezlerini sık sık tekrarlayarak gerçekleştiriyor. Mülteci-muhacir düşmanlığıyla Rusya-İran-Esed hegemonyasının tezleri bazen açık bazen de örtülü olarak destekleniyor aslında.

Önce İç Bünye Tahkim Edilmeli

Amerika ve Avrupa’nın epey zamandır uyguladığı siyasetlerle Türkiye’yi Rusya-Çin eksenine doğru iteklediği, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de Türkiye’yle İran arasındaki devasa sorunları bile görmezden gelecek kadar korkunç bir iklim inşa ettikleri bir vasatta sükûnetle ve hikmetle çözüm üretmenin ne denli zor olduğu besbelli. Ancak sükûnet ve hikmet üzere hareket etmemek, bilakis çareyi yanlış usul, üslup ve yol arkadaşlarına sarılmakta bulmak yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Türkiye’nin toplumda tedirginlik doğuran, sinir sistemini yıpratan, geçim şartlarını iyice zorlaştıran yönetimden kaynaklanan sorunlara acilen el atması ve çözümler üretmesi gerekiyor. Hayat pahalılığı kadar siyaseti polemiklere boğan, eleştiri ve itirazları ihanetle eşitleyen siyaset ve medya dili toplumu ileri derecede irrite ediyor, terörize olma yolunda kışkırtıyor resmen. Güvenlik kaygısına yönelik aşırı vurgular, “uyuşturucuyla mücadele adına mahkeme kararına rağmen muhtarlara metruk binaları yıkım yapma yetkisi verme” gibi aşırı tuhaf beyanlar “kör güzüm parmağına” derecesinde toplumu demoralize ediyor.

Hukukun, adaletin, merhametin iradesi hâkim kılınmak isteniyorsa tutulan istikamet üzerinde hiçbir şüphe, hiçbir şaibe bulunmamalı. İktidara yakın küçük bir azınlığın süratle ve makul izahı yapılmaksızın zenginleşip konfor içinde yüzdüğü, üstelik bütün bu çirkinlikleri sosyal medya üzerinden milletin gözünün içine soktuğu bir iklimde “davaya sadakat ve millet için seferberlik” gibi söylemlere müşteri bulabilme imkânı her geçen gün azalmaktadır. Kemalist teamülleri içselleştirip muhalefet partilerini Atatürk’e ihanetle suçlayacak kadar kendinden geçen, kendi kültürel kodlarını inkâra yönelen siyaset tarzı karşı tarafın bütün rezilliğine ve beceriksizliğine rağmen asla iflah olmayacaktır. Asıl olan kitleler nezdinde adaleti bizzat temsil ve icra edebilmektir. Milletin beklentisi medeniyet sohbeti, merhamet hikâyesi, ehliyet ve liyakat edebiyatı dinlemek değil bilakis ete kemiğe bürünmüş, kanuna ve teamüllere bütünüyle hâkim olmuş adalet, merhamet ve refah pratiğidir. Düşmanla rekabet edebilmek, tecrit ve yaptırımları boşa çıkarabilmek, dosta güven verirken düşmana korku salabilmek için imaj çalışmalarına, iletişim tekniklerine değil samimiyet ve tutarlılığa, tevazu içerisinde üretim ve paylaşım seferberliğine muhtaç olunduğu unutulmamalıdır.

Yeni Akit