İnanç sorunları ve İslam Dünyasının Geleceği –V-

RECEP ARDOĞAN

Çağımızın insanlık sorunlarından biri de vahşi kapitalizm ve katı liberalizmdir. Bunlar, bir inanç değil de iktisadî düzen olarak karşımıza çıksa da arka planında bir dünya görüşü vardır. Bu dünya görüşünde insan, ekonomik canlıdır, toplum da ancak ekonomik genişleme ve yeni teknolojiler ile ilerler. Para'nın puta, borsaların ve finans kurumlarının tapınağa dönüştüğü bir dünyadır bu.  

Burada, kapitalist dünyadan kesitler içeren bir filme değineceğiz. Film, "Umudunu Kaybetme (The Pursuit of Happyness)" (2006) adıyla Türkçeye çevrilmiş... İyi bir kazancı olmadığı için ailesini ayakta tutmayı başaramamış Gardner adında bir adamın mücadelesini anlatmaktadır. Gardner, artık evsiz ve sefalet içindedir. Bir yandan 5 yaşındaki çocuğunun eğitimiyle ilgilenmek, diğer yandan en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, geceleyeceği bir barınak bulabilmek için koşturmaktadır. Bu arada, işe alınmak istediği bir şirket vardır. Kapitalist dünyanın tapınaklarından olan prestijli bir borsa şirketidir bu. Gardner, adayları günlerce zorlu bir sınavdan geçiren şirkette işe alınmak için seçilmeyi başar. Bu kez de işe alınmadan önce aylarca ücretsiz olarak deneneceğini öğrenir. Film, işte kapitalist dünyada, sefalet içindeki bir adamın bu mücadelesini "mutluluk arama hakkı" ile özdeşleştiriyor. Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan 1776 tarihli "Amerikan Bağımsızlık Bildirisi"nde yer alan üç temel haktan biri de budur:

- hayat hakkı,

- özgürlük hakkı,

- mutluluğu arama/kovalama hakkı.

Bildirgeye göre bunlar, Yaratıcı tarafından eşit olarak yaratılan insanlara bahşedilmiş, geri alınamaz haklardır.

Film, bir yandan umut ve yaşama azmi aşılarken diğer yandan da kapitalist dünyayı resmediyor. Bu dünyada mahrum bireylere düşen, mutluluk arama hakkıdır.

Katı liberalizm, insan haklarını yalnızca "negatif statü haklar" denen, karşı tarafa ihlal etmeme dışında bir yükümlülük yüklemeyen burjuvazi haklarından ibaret sayar. Bireyin mutluluk arama özgürlüğü vardır. Artık, sefalete mahkûm edilen mahrum bireyin önünde bir özgürlük koşusu vardır. Çünkü, mutluluk burjuvazinin payına düşerken mahrumlara mutluluk arama özgürlüğü düşmüştür. O bu özgürlüğünü bir ömür kullanabilir.

Katı liberalizm, insan haklarını salt özgürlük olarak tanımlamaktadır. Özgürlüğü en üst değer ve mutlak olarak görmektedir. Bu özgürlük, başkalarına zarar vermemek dışında hiçbir sorumluluk getirmeyen her şeyi yapabilme özgürlüğüdür. Bu bakış açısından değerler de izafîleşmekte ve buharlaşmaktadır. Buna, Donnelly'in aileye bakışı, çarpıcı bir örnektir. Ona göre, aile yalnızca tek tek üyelerinin korunmasına aracılık eden bir sosyal gruptur. Ailelerin insan hakları ancak daha geniş topluma karşı geçerli olup, aile üyelerinin veya başka kişilerin insan haklarını ihlal edecek biçimde kullanılamazlar.1

Oysaki dinden tevarüs edilen aile kavramını, karanlık bir sapağa doğru evrilen özgürlük kavramıyla buharlaştırmak, aile kavramına değer veren insanlara hakarettir; onların inancına ve mukaddesatına ve maneviyatına saldırıdır. Bunu, maneviyat sahibi olmayanlar kavrayamaz. Çünkü, “başkasına karışmama”, “kayıtsızlık” ve “aldırmazlık”ın ilke edinildiği bir dünyadan maneviyatın değerini takdir edemezsiniz.

Liberal bir bayan yazar da "Hayır işlerini birincil erdem olarak ve en önemlisi ahlakî bir görev olarak görmüyorum."2 demektedir. Öyle ki hayır bir erdem olmaktan çıkmakta, sadece bir özgürlük kullanımı olmaktadır.

Yine başka bir örnek de bu gibi liberallere göre, kuraklık ve açlıkla boğuşan ülkeler için sunduğu reçetedir. Bu reçete, zekât gibi yardımlar değil, orada kuyu açmayı sağlayacak teknolojilerin artması ve ucuzlaması ve oraya ulaşmasıdır. Bu, bir yardım olmayacağına göre, oraların çeşitli kaynakları ve insanlarının sömürüsü karşılığında olacaktır elbette. Açlıkla pençeleşen insanlar, o zamanın gelmesini bekleyeceklerdir. İşte katı liberalizmin sunduğu reçete!

Bu düşünce, herhangi bir dine refere edilemeyeceğine göre buradaki sorun,  maddeciliğin maddiyatçılık ile birleşmesidir.

İnsanlığın önündeki temel sorun, maneviyat sorunudur. Dinden uzaklaşan insan aklı, değerlerden de bağımsızlaşmaya yönelmiştir. “'Değerden bağımsızlaşma' Batı toplumlarındaki sekülerleşme-laikleşme süreçlerinin sonucunda ortaya çıkan bir toplumsal hastalıktır. Batı toplumu her türlü kutsaldan ve aşkın amaçtan uzaklaşarak bir "hoşgörü toplumu" olmuştur.”3

 

Dipnotlar:

1- Donnelly, Jack, Universal Human Rights in Theory and Practice. Cornell University Press, Ithaca and London, 1989, 20. Belirtelim ki bu zihniyet, arkadaşlık ve aile bağları gibi değerlerin üretken faaliyetlerin üstüne konulmasının gayri ahlaki olduğunu söylemeye kadar uzanır. Bkz. Rand, Ayn, "Ayn Rand ile Rapörtaj", trc. Ataç Ünlü, Liberal Düşünce, (Bahar 2000), 130-131.

2- Rand, "Ayn Rand ile Rapörtaj", 134.

3- Duran, Bunyamin, "Gazalî ve Bediüzzaman’da 'Hoşgörü' ve 'Tahammül'", www.bduran.nl/bduran/index.php/artikelen/3-articles-in-turkish/24-gazali-ve-bediuezzamanda-qhogoerueq-ve-qtahammuelq [Nisan 2008.]