İlber Ortaylı’nın misyonu ve mirası neydi?

KEREM SÖZER

Tarihçi-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın hayatı gibi ölümü ve cenazesi de oldukça yoğun tartışmaların konusu olmaya devam ediyor.  Ölçüsüz ve saygısız ithamların önünü almak, mevtanın yakınları ve sevenlerinin incinmesine yol vermemek maksadıyla “ölenleri hayırla anmak, ölenin arkasından kötü konuşmamak” gibi kimi hatırlatmalar devreye girmiş olsa da siyasal ve toplumsal konularda son çeyrek asırdır popülaritesi bu derece yüksek bir ismi tartışmalardan vareste tutma niyeti ve teklifi hiç de makul bir zemine oturmuyor. Çünkü bizzat Ortaylı’nın kendisi hemen her konuda ve tarihe mal olmuş şahsiyetlerle alakalı kimi zaman sivri ve keskin bir üslupla kimi zaman da alaycı ve karikatürize edici, ilzam ve mahkûm edici değerlendirmeler yaparak ömrünü geçirmişti.

Ölüme, ölene, ölenin yakınları saygı meselesi, hayırla anma mevzusu nedense laik-Kemalist çevrelerin ölüm ancak kendi yakınlarında vuku bulunca itiraz ve eleştirilerin önünü bıçakla keser gibi kesmek üzere devreye sokulan kutsal bir kaide mesabesinde toplumun önüne dikiliyor. Bu cenahtan vefat eden akademisyen, sanatçı ve siyasetçilerin sınırsız bir övgü, açık çek gibi işleyen bir saygı, söylem ve duruşuna kutsiyet atfedercesine biricikleştirme, yeri doldurulamayacak istisnai bir zekâ ve karakter abidesi gibi lanse edilmesi çoktandır güçlü bir teamül haline geldi zaten. Kemalist mevtanın günahlarını, kusurlarını, kirli ve karanlık sabıkasını hatırlatmak ve hesap gününe işaret etmek bu sebeple çok büyük bir ayıp, her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz milli birlik ve beraberliğimizi parçalayıp yıkmaya matuf tuzaklara düşme gafleti olarak damgalanıyor derhal.

Mayınlı bir arazi üzerinde, kırmızı çizgileri çok sık ve sıkı işleyen bir zeminde olmakla beraber İlber Ortaylı’nın söylemleri, misyonu ve cenazesi üzerine yükselen tartışmalarda unutulmaması gereken birkaç hususa değinmeye çalışalım. Evet, “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” ve “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” başta olmak üzere çok sayıda önemli akademik kitap ve makalede İlber Ortaylı’nın imzası vardır. Gerek Osmanlıca arşivleri üzerinde gerekse Rusça, Almanca, Fransızca, İngilizce gibi dilleri hakimiyeti dolayısıyla diğer imparatorlukların arşivleri üzerinde mukayeseli okumalar yaparak daha sağlam ve gerçekçi bir projeksiyon tutarak Cumhuriyet dönemine inatla sergilenen tarihi ideolojik çarpıtma ve karartmalara tabi tutan perspektifin ıskartaya çıkmasında ciddi katkıları olmuştur. TV programlarında uzun saatler süren anlatılarında belli bir kesimin 19 Mayıs 1919’dan bir adım geriye gitmeyen Kemalist tarih saplantısını biraz olsun rehabilite etmiş, daha geniş ve gerçekçi bir tarih bilincini aktive etmiştir.

Lakin İlber Ortaylı’nın eserleri ve konuşmalarındaki asıl mesele tarihe vukufiyeti, kitleleri ekran başında veya konferans salonlarında toplayıp uzun ve eğlenceli sohbetler yapmasından daha öteye geçen bir misyonu ve mirası var ki esas konuşulması, tartışılması ve üzerinde dikkatle durulması gereken husus burası olmalı. Sürekli bir biçimde Ebedi Şef Atatürk ve Milli Şef İnönü dönemlerine saygı ve sadakat aşılamak üzere bir tarih anlatısı kuran Ortaylı’nın nedense çok partili hayata ilişkin oldukça çirkin ve yıpratıcı bir pozisyon aldığı görülür. Ağzına pelesenk ettiği ve sık sık zevkle itham ettiği cehalet yaftası işte tam da böylesi bir ayrımda en çok devrede tutulmaktadır. Ulu Önder’în vazettiği “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”de tarif edilen hayat tarzını içselleştiremeyen (aşağıdan yukarıya) herkes Ortaylı tarafından “cahil-köylü” yaftasıyla itibarsızlaştırılmaktadır. Üstelik bu yaftalama işini mutlak bir doğruyu temsil eden “aziz hükümdar” yetkinliğiyle deruhte ediyor havasından hiçbir şey eksiltmeden seneler boyunca icra etmiştir Ortaylı.

Ortaylı çok dil bilen, arşivler elinin altında dünya çapında müstesna sayılacak uzman bir tarihçi olarak takdim edilir daima. Sürekli bir biçimde eline kimsenin su dökemediği, bilgi ve belge hususunda kimsenin rekabet edemeyeceği tartışmasız bir otorite olarak lanse edilir İlber hoca. Lakin neden Cumhuriyet ilan edilip de İtalya ve Almanya’yı model alan bir Tek Adam ve Tek Parti faşizmine geçildiği hususuna dair hiçbir izah getirmez hocaların hocası İlber Ortaylı. Keza neden Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri marifetiyle ülke ve toplumun üzerine çöküldüğü meselesinde de İlber Hoca orta okullarda okutulan inkılap tarihi ders kitaplarından bir adım öteye geçemez, geçmeye cesaret edemez. Ne Ali Şükrü Bey’e düzenlenen suikast tertibini, ne İskilipli Atıf Hoca’yı dar ağacına sürükleyen cellatlar tezgahını ne de Dersim’in üzerine ölüm kusan tayyareleri harekete geçiren “medenileştirme” misyonunu teşrih edebilecek niyet, samimiyet ve cesaret vardır onda.

Anlatılanlara bakarsak tarihçiliğin babalarında biri sayılır İlber Ortaylı ama Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi Avrupa’ya karşı içine düşülen aşağılık komplekslerinin ürettiği ırkçı hezeyanların hiç birisini kritik etmeye girişemez. Çünkü Ulu Önder’in, Kemalist kadroların, erken dönem Tek Partili Cumhuriyet mantığının utanç dolu sözde bilimsel ütopyalarını unutmak, unutturmak çok daha kolay ve konforludur. Kemalist kadroların ve resmî ideolojinin ve ürettiği zulümler karşısında maalesef aydın cesareti ve namusu, tarihçinin hakikate odaklı dikkati ve sadakati hiçbir varlık gösterememiştir Ortaylı’da. Yeni, yepyeni bir ulus toplum yaratma saplantısıyla İslam’a, kültüre, tarihe, dile, musikiye, mimariye, kılık kıyafete …vd. karşı girişilen hunharca ve barbarca saldırılar hakkıyla kritik edilir. Cumhuriyet’in Mustafa Kemalli, İsmet İnönülü 27 yılı hoş bir nostaljiden dahası yokluk ve yoksullukla sarmalanan bir halkın trajediden büyük bir mucize çıkarmasından ibarettir ve geride kalan her şey ama her şey basit birer teferruattan ibarettir.

27 Mayıs’tan 28 Şubat’a uzanan Kemalist darbeler silsilesi karşısında, darbeler ve vesayetle kuşatılan ülkenin yolsuzluk ve yoksulluk batağında debelenmesi gibi konularda da bir tarihçi olarak İlber Ortaylı’nın performansı son derece düşüktür. Eğlenceli ve popüler saymadığı bu tür netameli meselelere hep mesafeli durmasını bilmiştir üstad. Cemal Gürsel’den Kenan Evren’e, İsmail Hakkı Karadayı’ya, Hüseyin Kıvrıkoğlu’na, Çevik Bir’e şartlar elverseydi “Halaskar Zabitan” unvanı verirdi belki ancak şartlar elvermediği için sükut suretinde geçiştirmeyi tercih etti anlaşılan. Ne devletin gerçek yüzü ne devlet sınıflarının otoriter ve totaliter misyonu ne de halkın gerçek talep ve itirazları İlber Hoca tarihçiliğinde yer tutuyordu.

İlber Ortaylı Ayasofya’nın asla ibadete açılmaması ve müze olarak tutulması için mimari gerekçeler uyduruyor, tarihi meyhanelerin işletmeye açık tutulabilmesi adına yerel yönetimleri vazifeye davet ediyordu kendinden gayet emin bir biçimde. Ne başörtüsü yasağı ve yasakçılarına karşı tavır alıyor ne de rektörler ve akademinin “Ordu Göreve” nümayişlerine karşı yüzünü ekşitebiliyordu. Aksine bu gibi durumlarda hiç oralı olmuyor, insani ve akademik bir tavır alınması gereken yerlerden gayet profesyonelce sahadan sıvışıyordu İlber Hoca.

Sinan Meydan gibi bir müsamere tarihçisi, sığ ve basit bir propaganda memuru değildi elbette. Her zaman konjonktüre ayarlı geniş ve esnek söylemiyle sözünü geniş kitlelere dinletebildiği için artık marka değeri oldukça yüksek, aranan ve peşinde koşulan bir fenomendi İlber Hoca. Belediyelerin etkinliklerinde, imza ve söyleşi günlerinde İlber Hocanın kaşe bedeliyle yarışabilen değil akademisyen magazin sanatçısı bile bulmak pek kolay değildi. Bu tür organizasyonlarda ne söylediği, nasıl anlattığı, kime hakaret ettiği veya kimi övdüğünün bile hemen hiç önemi yoktu. İlber Hoca gittiği mekânı, katıldığı organizasyonu mucizevi bir biçimde ihya eden mehdi gibi bekleniyor ve karşılanıyordu adeta.

Durmadan konuşuyor, her konuda ders veriyor, muhatap kitleleri tatlı-sert fırçalıyor bazen alenen alay ediyor ama ilerleyen yaşına, artan hastalıklarına rağmen usanmak ve uslanmak bilmiyordu İlber Hoca. Şöhretin ölümcül cazibesine, daha çok para kazanmanın yıkıcı ihtirasına öylesine kaptırmıştı ki kendisini her organizasyonda merkeze konumlanma, her bütçeden aslan payını alma tutkusu arttıkça artıyordu.

Tarihçi ve medya fenomeni olarak İlber Ortaylı’nın misyonu ve mirası sayılırken son derece iki kritik kırılma noktası vardır esasen. Bunlardan birisi 7 Ekim 2024’te başlayan Aksa Tufanı’nı takip eden günlerde alenen ve resmen Filistin halkına, hukukuna ve tarihine karşı Siyonist saflar adına giriştiği tecavüz girişimidir. Oğuzhan Uğur’un Babala TV adındaki ırkçı-provokatif tezgahında sarf ettiği “Filistinli demek topraklarını (Yahudilere) satıp parasını Beyrut’un, Kahire’nin gece hayatında harcayan insandır” cümleleri Ortaylı’nın hakikate ve ilmi namusa ne derece sadakat duyduğunu aşikâr etmektedir. Kemalist tarih diskurunun bir asırdır tüketemediği “Arap ihaneti ve Filistinli sefaleti” Ortaylı tarafından Siyonist katliamın zirve yaptığı bir vasatta modifiye edilip tekrar piyasaya sürülüyordu. Bu nefreti modifiye edip piyasaya sürerken yanında bulunan kadim yoldaşı “Filistinliler (Yahudilere) toprak satmadı diyenler zır cahillerdir” herzesini yumurtlayan Celal Şengör’den başkası değildi elbette.

Son olarak Antalya Muratpaşa’da katıldığı bir programda 79 yıllık kimliğinin ve hayatının hedefini net bir çerçeveyle teyid eden bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında Ortaylı şöyle demektedir: “Kemalizm kutsaldır. Laf eden elenir. Şu anlamda kutsaldır; Türkiye Cumhuriyeti bir düsturdur. Başınız sıkışınca Anıtkabir'e koşuyorsunuz. O zaman sahip çıkın. Kardeşim Anıtkabir'e yürümekle olmaz bu iş. Bir kere partilerin düsturu amali bu olacak. Kemalist isen imtihanı geçiyorsun ondan sonra görüşelim başka programlarını.” Sadece siyaseti değil toplumu da Kemalizm’in kutsiyetini, yegâne ve mecburi istikamet olduğunu kabule zorluyor. Hiç utanıp sıkılmadan Anıtkabir’den öteye geçecek ufukları şiddetle reddediyor, siyasetin sınırlarını resmen ve cebren Kemalizm ile kayıtlamaya kalkışıyordu İlber Hoca.

Şimdilerde Fatih Camii haziresine gömülmesi üzerinde tartışmalar yaşanırken adet olduğu üzere İlber Hoca’yla ilgili herkes anekdotlar paylaşma yarışına girdi. Bu anekdot paylaşma yarışının bir kısmı kişisel pr ise de diğerleri İlber Hocanın ne derece ilmi salahiyete sahip olduğu, yardımsever ve nezaket abidesi olduğu gibi hususları ihtiva etmekte. Lakin daha önemlisi ne derece (gizli) dindar olduğu, hangi camilerde namaz kıldığı, İslam medeniyetine ne kadar sıkı bağlı olduğu vs. gibi aktarımlarla Ortaylı’ya yönelik eleştiri ve itirazları bütünüyle bloke etme hatta mahkûm etme hamlelerinin iyiden iyiye saldırgan bir kampanyaya dönüştüğü görülmekteydi. İslam inancına, iman ve salih amellere, küfür ve haramlardan kaçınmanın zaruretine dair yapılan hatırlatmalar yine “dinci, radikal, selefi” aşırılıklar kategorisine iteklenip hepimizi iyice bilip tanıdığı Kemalist İlber Hoca’dan bir modern zaman evliyası çıkarma yolu tutulmuştu bile. Fatih Camii haziresine defnedilmekten veya Kemalist cenahtan yükselecek “iyi biliriz” nidasına ümit bağlamaktan daha sağlam tutamakları yok görüldüğü üzere.

Kim ne derse desin “hesap görücü olarak Allah yeter” (Ahzab, 39) ve “Allah hesabı seri/çabuk görendir” (Bakara, 202). Hayatımızı iman, salih amel, hakkı ve sabrı sabrı tavsiye etmek üzere kurmamız icap eder. Aksi durumda hiçbir söz ve eylem, hiçbir statü ve şöhret maruz kalacağımız hüsrana mani olamaz.