“İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ihtiyaçlarımızı belirlemede ölçümüz olabilir mi?

SİNAN ÖN

Abraham Maslow Ukrayna’dan ABD’ye göç etmiş, Yahudi bir ailenin çocuğu. Onun 1950’li yıllarda geliştirdiği “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” teorisi; psikoloji, eğitim, ekonomi, pazarlama, yönetim, sosyoloji, siyaset bilimi gibi alanlarda en çok başvurulan kaynaklardan biri olmaya devam ediyor. 

Model, kapitalist sistemin başat sloganlarından biri ancak evrensel bir tabu olarak kabul görüyor. Buna bir de Batı hegemonyasının ders müfredatları üzerinden kurduğu akademik zorbalık eklenince, gönüllü gönülsüz neredeyse hiçbir eleştiriye muhatap olmuyor.

Sembolik temsillerle basitleştirilip, standart ticari bir ürüne indirgenerek metalaştırılan teori, pazarlamanın doğasına uygun olarak satın alınan bir nesneye dönüşmüş ve tüketimin bir aracı yapılmıştır.

Özellikle iş dünyasında temel ders kitabı olarak okutulan model; tüketicinin satın alma arzusu ile işçinin verimliliğini artırmak amacıyla kullanılıyor. Göze hoş gelen bir piramit şeklinde ambalajlanan söylem, insanların bilinçaltına hitap ediyor. Satın alma davranışını kışkırtmak amacıyla reklamların ana fikrine ilham veriyor.

Model hem etnik merkezci, hem de kişiyi tepeye ulaşarak “kendini gerçekleştirme” aşamasına teşvik ettiği için benmerkezcidir. Maslow’un teorisi sınırlı kişisel gözlemlerine dayanıyor. Kendisinin de ifade ettiği gibi yalnızca rol modeller dikkate alınmış. Yani teori, 1950’li yıllardaki ABD toplumunun yalnızca bir kesimini temsil etmekte ve “Batılı” bireyciliğe dayanmaktadır. Dolayısıyla modelin tüm dünyada geçerli evrensel bir değer olduğu söylemi, ideolojik bir söylemdir ve diğer toplumlara egemenlik kurma amacını taşır.

Bununla birlikte Maslow teorisinin bu şekilde kullanılmasından birebir sorumlu değildir. Hatta bu durumdan rahatsız olduğu için hiyerarşisine, “kendini aşmak” ilkesini ilave eder. İlave ettiği bu ilke teoriye bir eleştiridir aynı zamanda. Ancak Maslow değişikliği duyurmak için egemenlere muhtaçtır. Oysa kapitalist sistem için bireycilik çok önemlidir ve “kendini aşan” insan artık kendini değil ötekini düşünmeye başlayacaktır. Bu bakış açısının benimsenmesi, kapitalizmin özüne aykırıdır.

Maslow: “ABD ailesinde çok az sevgi var. Bu, geniş aile yerine giderek küçülmüş çekirdek aile yapısından mı kaynaklanıyor? Aidiyet hüsranı mı? Bir zümrenin? Bu berbat dünyadaki cennetin? Şimdiye kadar nadiren mutlu bir evlilik ve mutlu bir aile gördüm. Bunun çocuklara etkisi ne oldu? Tüm umutlar tükendi. Yalnızca sosyal kurumlar değil, aynı zamanda nihai olarak: varlığın kendisi de... Bir araba ya da ev için can atmak, fakat sonra hala sefil olmak… Materyalizmin yetersizliğine karşı mücadele etmek… Materyalizm müthiş bir felsefedir ve çok da güzel işler. Devrimleri ateşlemiştir ve insanlar bu uğurda isteyerek ölmüşlerdir. Zenginlik ve refahı elde edinceye ve aynı derecede, hatta daha da fazla, sefil oluncaya dek…” (Maslow, 1982, s. 221) sözleriyle “Amerikan rüyasını” eleştirir.

Model iş disiplinlerinde kullanılmakta ve pazarlamaya giriş kurslarında temel bir kuram olarak öğretilmektedir. Öğrencilere, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl motive oldukları, daha düşük düzeydeki ihtiyaçlar karşılanmadan ilerlenemediği söylenmektedir. Mevcut durumları ile idealleri arasında bir boşluk olduğunu fark ettiğinde insanlar, hayatlarını yeniden dengeye getirmek için teoriye yönlendirilmektedir.   

Pazarlama 1960'larda ABD’deki işletme fakültelerinde geliştirilen ekonominin bir sonucu olan organik, bir disiplindir. Bu nedenle, pazarlama; Batılı, bireyci, seküler kapitalizmin bir ürünüdür ve salt maksimum kâr hedefine dayanmaktadır.

Bu hedefe odaklanan işletmeler, yalnızca para kazanmak için var olurlar ve etik kaygılar taşımadıkları söylenebilir. Kapitalizmin kendisi, asil yaradılışta olan insanoğlunun sahip olduğu özelliklere meydan okur. Sistemde bireyin rolü, “Daha fazla tüketerek daha iyi bir yaşam standardına sahip olmaktır.”

Dolayısıyla pazarlama, gerçeklerden ziyade algılarla ilgilenir. Bu nedenle, pazarlama; “ihtiyaçlardan arzulara” yapılan ani bir sıçramadır. İhtiyaçların arzuları da kapsayacak şekilde genişletilmesi, satın alma davranışını artırdığı için işletmeler açısından çok faydalıdır. Pazarlamanın amacı, bir müşterinin ömür boyu yapacağı satın alma alışkanlığını en üst düzeye çıkarmak için, herkese pazarlanan ürünleri kişiye özgü niteliklere sahip bir şekilde sunmak, özel olduğu hissi ile arzularına yön vermektir. “Bir insanın ihtiyaçlarının doyumsuz görünebileceğini” belirten iktisatçı Keynes arzuların yön verdiği ihtiyaçları, “Başkalarına kıyasla ne durumda olduğunuzu gösteren göreceli İhtiyaçlar” olarak tarif ediyor.

Kapitalist bir ekonomide işgücü, “iyi vatandaşlara” ihtiyaç duyar. Maslow’un modeli, bunun için gereken eğitime kaynak teşkil etmektedir. Modern dünyadaki diğer pek çok model gibi bu model de, insan hayatındaki manevi tarafı dışarıda bıraktığı için özünde yanlıştır. Kapitalist sistemin insanların tüketim hızını ve oranını artırmak amacıyla reva gördüğü bu tek boyutlu bakış açısı, sömürüye sebep olmaktadır. Oysa insanoğlu “tüketici bireylerden” daha fazlasıdır.

Hümanist anlayış model özelinde şu yaklaşıma sahiptir: “İnsanların büyüme ve kendini geliştirme konusunda sınırsız kapasitesi vardır; özetle, insan kendisinin tanrısıdır.”

Hümanistler, “insanın ne olduğunu” anlamaktan çok, “neler yapabileceğini” odaklanırlar. Hümanizm, kişinin kendini tamamen kendine adamasını ister. Bunun sonucu Tanrı'nın reddedilmesidir. Bu insan tipi, sanayileşmiş ülke ekonomilerinin tüketiciye ihtiyaç duymaya başlamasıyla beraber artmıştır.

“Beşeri Bilimlerin İslamileştirilmesi” yaklaşımı ile bilinen İbrahim Ragab, 1997 tarihli bir makalesinde, Maslow'u: “maneviyatın”, türlerin biyolojik doğasında bulunan ortak bir özellik olduğu, insanda olan maneviyatın da daha yüksek bir “hayvansallıktan” başka bir şey ifade etmediğini iddia ettiği için eleştirir. Ragab: “Maslow, doğaüstü nitelikteki herhangi bir şeyi reddeden kendi yersiz ve dayanaksız inkârını, okuyucuya dayatmaktadır. Bize bu konuda hiçbir kanıt sunmadan, yalnızca birtakım iddialar vermektedir” der. Burada onun eleştirdiği şey, Maslow’un “insanı evrimleşmiş bir hayvan” olarak gören yaklaşımıdır.

Alias ve Samsudin (2005), Peygamber ve sahabelerinin fizyolojik ihtiyaçlarını (yaşam) hiçe sayarak, kendilerini gerçekleştirme (cihat) ihtiyaçlarını yerine getirme örnekliğine sahip olmalarını delil göstererek, ihtiyaçlar hiyerarşisini eleştirirler. Onlar: “İtikat, ibadet ve ahlak eğitimleriyle tutarlı olarak Sahabe-i Kiram, dinlerini yaşamlarının önüne almışlardı ki Müslümanlar için doğru olan ihtiyaçlar hiyerarşisi de budur” derler.

Şeriatın yüksek amaçları, İslam hukuku kurallarının bütün olarak uygulanıp izlenmesi sonucu varılan neticeler ve dünyevi değerler olarak tanımlanır. Bir Müslüman için herhangi bir eylemde bulunmanın gayesi; adı geçen amaçların karşılanıp karşılanmadığına bakmaksızın, Yaratıcısının emirlerine uyarak, O’nun rızasını kazanmaktır.

Bir yaşam biçimi olan İslam, ibadetin yanında hayatta kalma ve neslini sürdürme gibi insani ihtiyaçları da kabul eder. İhtiyaçlar konusunda denge ve rızayı gözetir. İnsana İslami prensiplere riayet etmek suretiyle, kendi dünyevi ve uhrevi çıkarları ile toplum yararı doğrultusunda çalışmayı öğretir. İslami hayat tarzı, bu ihtiyaçların herhangi birinin diğerinin zararına bastırılmasını istememekte ve hatta buna izin vermemektedir.

Örneğin, namaz ve oruç gibi halis ibadetleri yerine getirmek, insanın kapasitesini aşmamakta ve onu araştırma yapmaktan, ticaretten, evlenmekten alıkoymamaktadır. Bu nedenle Peygamber Efendimiz, “Bütün gece namaz kılacağım”, “Her gün oruç tutacağım, iftar yapmayacağım”, “Kadınlardan uzak duracağım ve asla evlenmeyeceğim” diyen sahabelerine: “Siz, böyle mi söylediniz? Ben Allah'a yemin ederim ki, aranızdaki en alçakgönüllü ve Allah'tan en çok korkan kişiyim ama oruç tutuyorum, sonra orucumu bozuyorum, namaz kılıyorum, uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir” buyuruyor.

Her insan İslam fıtratı üzerine doğar. Dolayısıyla insan doğası her yerde aynıdır ve tatmin etmeye uğraştığı güçlü bir manevi ihtiyacı vardır. Bu manevi ihtiyacın ihmal edilmesi ya da tamamen ortadan kaldırılması veya dünya ile ahiretten birinin tek odak noktası olarak kabul edilmesi, dengesizliklere yol açmaktadır.

Buradan hareketle İslamiyet ticarete, profesyonel hayata ve ekonomik faaliyetlere izin verir ve teşvik eder. Bu ölçüyü düzenlemek için açık kurallar koyar. Rızık elde etmek için uğraşıp çalışmak, hayattaki nihai amaç değil, bilakis amaca yönelik bir araçtır. Dünya malı söz konusu olduğunda, asla doyuma ulaşılamaması insan doğasının bir parçasıdır. Yerine getirilmesi imkânsız olan bu ihtiyaç, yaşamın temel amacı haline getirilmemelidir.

Kapitalizm, insanların bu doğuştan gelen eğilimini istismar ediyor. Bunu, insanları maddi varlık ve zevklere sahip olduklarında mutluluğa ulaşacaklarına inandırıp, arzularını ebedileştirerek yapıyor. Nihayet insanları bitmeyen bir mutsuzluk/umutsuzluk uçurumuna sürüklüyor.

İnsan hayatındaki manevi yön, temel ihtiyaçlarını doyurmuş olanlara mahsus değildir. Önemli olan temel ihtiyaçlarını giderirken de Allah’ın rızasını kazanabilmektir. Bu ancak kişinin Yaratıcısına bağlı kalması ile mümkündür. Müslüman herhangi bir işe başlarken Allah'ın ismini anar. Hayatının her anında Yaradan ile bağ kurar. “Temel ihtiyaçlarını” gideremediği zaman isyan etmez, rızkı bollaştığı zaman şükretmesini ve paylaşmasını bilir. İşte asıl kendini gerçekleştirmek budur. Bu durumlar ruhsal ve entelektüel olarak gelişimin aşamalarıdır. Oruçlu insanın iftar sofrasındaki mutluluğudur “kendini gerçekleştirmek.”

Allah'a kulluk etmek, rızkı Allah'tan beklemek ve ona güvenmek; Müslüman birey ve toplumun tüm yaşantı, eylem ve karar alma süreçlerine nüfuz etmelidir. Böylece kendini gerçekleştirme durumu, insanoğlunun her varlık düzeyi için mümkün olacaktır.

Mutluluğu servet biriktirmekte ve her türden fiziksel zevkte arayan insanın kendini aşma yolculuğu ise hüsranla sonlanacaktır. Yaratıcısını unutan insan, doğası gereği asla tatmin olup mutluluğa ulaşamayacak; yaşadığı ruhsal, zihinsel ve fiziksel dengesizlik yüzünden bitmeyen bir tüketim girdabına mahkûm olacak; depresyon, akıl hastalıkları, şiddet ve umutsuzluk içinde nihayet kendini tüketecektir.

İnsan varlığının her halinde; doygunluk ve ihtiyaç, istikrar ve değişim, sağlık ve hastalık, mutluluk ve sıkıntı anlarında yani maddi ve manevi tüm ihtiyaçlar arasında denge kurmak, İslami yaklaşımın temel çizgisidir. Bu nedenle, Müslümanların Maslow’un hiyerarşisi gibi modern modellere ihtiyacı yoktur.