“Helalleşme”nin alanı!

HAMZA TÜRKMEN

Son dönemlerde reel siyasette taktik veya stratejik olarak bazı dini kavramların kullanılması veya onlardan yararlanılması vukuat-ı adiye haline geldi. Bunlardan birisi de “helalleşme”dir. Türkiye’de, Batıcı-Türkçü resmi ideolojinin koyduğu kaideler çerçevesinde siyaset yapanlar da; İslami kimliğinin özgünlüğünü yaşatmak isteyen ve bağımsız bir hat takip etmeye çalışan Müslümanlar da, mevcut Cumhuriyet rejimi içinde yaşamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak dikte edilen ve kutsanan kişi, son olarak Nüfus Kütüğü’ndeki aldığı ismiyle Kamal Atatürk, TBMM’ndeki son konuşmasında şöyle diyordu:

"Bizim prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."

TCK’nundaki 5816 sayılı yasa ile, kurucu kabul edilen kişiyle ilgili eleştiri yasağı getirildiği için, bu sözler reel siyaset alanında da kamuya açık İslamî konulu önemli toplantılarda da açıkça ele alınıp pek tartışılmıyor. Hatta müzakere bile edilemiyor. Vicdana ya da fıtrata ve İslam’ın özüne aykırı bu tespitleri Haber Türk’ün canlı yayınında değerlendiren Murat Bardakçı, bu sözlerin “din karşıtı bir ifade” olduğunu söyleyip, yapılan işin pozitivizmden öte materyalizm olduğunu anlatmıştı. Bu son derece nesnel bir tespit. 19. Yüzyılda İslam’ı, moderniteye yani Batılı paradigmaya uydurmaya çalışan yorumlara da Cemalettin Afgani yazdığı kitapla bilinen ilk eleştiriyi sunmuş ve çalışmasının adına “Natüralizme Reddiye” ya da “Maddeciliğe Reddiye” adını vermişti.

Resmi ideolojinin kurucusunu "Kabe Arap’ın olsun Çankaya bize yeter.." mısralarıyla kutsallaştıran veya onu yüceltmeyi doktrin haline getiren ya da kesin inanç haline getirilen bu müfsid gelenekten gelenlerin takipçileri, bugün Türkiye’de ana muhalefeti oluşturuyor.

Müslümanlara hem fiziki olarak hem inanç ve kültür alanında yapmadıkları zulmü bırakmayan, yasaklar oluşturan bu siyasi geleneğin taşıyıcılığını yapanlar; son günlerlerde 28 Şubat’ta sivil ve asker darbecilerle, laikçi bürokrasiyle, İslami yönelimini İslami kimlik netliğine ve şehidlik sürekliliğine getirememiş mağdur ettikleri insanlardan, resmi-sivil teologlardan ve başörtülü hanımlardan bazılarını değişik söylem, vaad ve tuzaklarla yanına çekip veya çekmek amaçlı “helalleşme” kampanyası başlatabiliyorlar.

Hatta 28 Şubat darbecilerinin sosyal tabanında ağır yaralar açmış dindar bir partinin başkanı da bu kampanyaya dahil oluyor. Ve 28 Şubat davasında ceza alan generallerle ilgili olarak bir televizyon kanalında şöyle diyor: “Ordunun bu kademesine gelmiş insanların bu şekilde cezalandırılmasını içime sindiremiyorum.” Ve sonra da “helalleşme”den bahsediyor.

Kemalist siyasetin post-modern bir kisveye girerek gündeme soktuğu özünde kimliksel uzlaşmayı zorlayan, şirk ile tevhidi, cinsel sapkınlıklarla takvayı, mahrem ile namahremi, cahili egemen örf ile maruf örfü bağdaştırmaya çalışan bu “helalleşme” gündemi camii cemaatinin saflarına kadar ulaşmış durumda.

Bu konu artık Müslümanlar arasında da birçok diyalogda ve sohbette gündeme getirilebiliyor ve soruluyor. Böyle olunca hükmü açık olan bir konu üzerinden tekrar geçmek tekrar durmak gerekiyor.

Siret-i Resul tarihinde kaydedildiğine göre Mekkeli müşrik ululardan bir heyet Allah’ın Elçisi Muhammed (a)’a malve mevkii vermek ya da yönetimi paylaşmak veya iki tarafın da ilahlarına dönüşümlü olarak ibadet etmek konusunda uzlaşma teklif etmişlerdi. Kâfirûn Sûresi nazil olunca Allah’ın Elçisi Mescid-i Haram’a gitti ve bu teklifi getiren müşriklerin yüzüne doğru vahyedilen Allah (cc)’un münzel ayetlerini okudu: “De ki: Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. / Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz. /Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.  / Siz de benim ibadet ettiğime, ibadet edecek değilsiniz. / Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (109/1-6)

Okunan bu sûrede son vurgu “Sizin dininiz size, benim dinim bana” idi.

“Kul: De ki” hitabı ile ilgili ayetleri Mekkeli müşriklere ileten Allah’ın Elçisi Muhammed (s)’in bu tavrı sözlü, fiili veya takriri uygulamayla vakileşen Sünnetinde ve Siretinde yer almıştır. Bu sûredeki anahtar kavram olan “kafirler”, sadece paganları, müşrikleri, dehrileri içine almaz, hakikatin veya vahyin üzerini örten şirk içeren bütün batıl ilah inançlarıyla ve batıl hayat tasavvurlarıyla ilgili, münzel vahyi inkâr eden hayat tasavvurlarını taşıyanları da içine alır. Batılı dünya görüşünü savunanlar da bu daire içindedir. Böylece iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, aralarında benzerlik olmadığı deklare edilmiş olur. Bu konu bugün de böyledir; Kıyamet Günü’ne kadar da böyle olacaktır.

Netice olarak Kâfirun Sûresi ve benzer ayetler, İslam inancı ile şirk eğilimleri arasında kesin bir çizgi çizmektedir. Maddeci ve ruhçu şirkten vazgeçilmediği sürece tevhid ve şirk inançları arasında bir uzlaşmaya, bir helalleşmeye gidilmesi mümkün değildir. İki farklı uç arasında uzlaşma sanılan bir durum olursa bu inhiraf “ötekileşme” yani küfrün istikâmetine savrulma halinden ibaret olur.

Tuğyan, istismar ve sömürge geleneği karşısında hak, adalet ve tevhidi özgürlük arayışı sürekli bir eylemliliği ifade etmektedir.

Kur’an’da ifade edildiği üzere “Niçin ‘Allah’ın dostları’ (10/62) ve ‘şeytanın dostları’ (4/76) kadim bir tasniftir? Niçin ‘ben’ ve ‘öteki’ vardır?” soruları kıyamete kadar devam edecek olan “hak” ile “batıl” arasındaki mücadelenin kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır. Çünkü hak ve adalet ile ifsad ve zulüm yönelimleri arasındaki çatışma veya zıtlığın devamlılığı yaratılıştan gelen imtihan alanımızla ilgili bir durumdur.

İhtiyar sahibi olarak yaratılmışız. Fıtratımızda da Allah’ı birlemenin, adaletin ve takvanın potansiyeli vardır; münzel vahiy ile de bize aydınlığın yolu gösterilmiştir. Nefsinin ve çevresinin kötülüklerinden sıyrılıp hakka hicret etme iradesini gösterenler için insan başı boş bırakılmamış, Resuller de bu konulardaki örnek yaşantılarıyla Rabbimizin yönlendirdiği istikametlerle model oluşturmuşlardır. Son Resül “usvetu’n hasene” (olan Muhammed Alayhisselam canlılara karşı “şefkatli ve merhametli” (3/159) idi; ama iradeli varlıklarla barışması ve helalleşmesi şirk kimliğini, hayatla ilgili her türlü azgınlığı ve zulmü terk etmelerine bağlıydı.

Occident denilen Modern Batı paradigması, kendi gaspçı, azgın ve ilahi değerlerden yoksun hayat tarzını kabul etmeyen ve kendilerini uyarıp ıslah etmeye niyetlenenleri Lut Halkı gibi “fazla temiz” görerek dışlayıp; değişik teknik kültürel, ekonomik ve askeri araçlarla sindirip; sahip oldukları imkânlardan sürgün etme eğilimi taşımaktadırlar. Araf Suresi’nde bahsedilmektedir. Onlar da

“Kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşan Lut kavmi” gibi, “…Kendilerini temiz görenleri memleketlerinden çıkartmayı” (7/81-82) tasarlamaktadırlar.

Ya da öteki gördükleriyle helalleşmek için, yani Müslümanlar için kendi değerleriyle barışacakları zemini oluşturmaya çalışmaktadırlar. 1945’lerden itibaren çok partili sisteme geçerken daha önceden ezdikleri, sürdükleri, katlettikleri dindar kitleleri ulusal sistemin işleyişi içine çekmek için demokratik katılım imkânının önünü açtılar. Müslüman kesim hiç değilse ibadi görevlerini özgürce yerine getirebilmek amacıyla çaresiz bir tarzda yeterince anlayarak veya anlamadan, demokratik katılım sürecine uyarak veya karşıtına sığınarak veya karşıtının kimliğini tevil ederek ulusal vatandaşlık bağının ucundan tuttu. Sağ Kemalizmin ve gelenekçi ya da modernist milli dindarlığın oluşum temelleri de o zaman atıldı.

Ama sistem içi mücadele süreçlerinde Müslümanlar ilkin itikadi ve ibadi kimliklerini korumaya çalışırken, daha sonraları mevcut Cumhuriyet sistemi içinde iktidar alanında yer açmak için taktik olarak kullanılan sağcılık, muhafazakârlık ve dindar ulusçuluk/milliyetçilik bu sefer sistemle barışacak tarzda yorumlanmaya ve içselleştirilmeye başlandı.

Örneğin mevcut iktidar partisinin Genelbaşkan Vekili, ana muhalefet partisinin helalleşme teklifini, geçmişten günümüze şirk ve zulümle dolu kimliğinden tövbe etmesi şartıyla değil, tek parti dönemini gündeme getirmeden 1946’dan bu yana mağdur ettikleri siyasilerden ve muhafazakâr tabandan özür dilemesi şartına bağlıyor.

Bazı Batılı siyaset kuramcıları da, kimlikleri yeterli arınmaya kavuşamamış eski İslamcı akademisyenler, cemaat ve hareket mensupları da Oliver Roy gibi islamcılığın bittiğini; demokrasi, liberalizm, Kur’an tarihselciliği ile bağdaşacak ve karşıtlarıyla barışacak Post-İslamcılığın inşa edilmesi gerekliliği üzerinde duruyorlar.

Aslında bu tür yaklaşımlar; yasaklar, baskılar ve yaşanan zayıflıklar nedeni ile düşmana yöneltilen kimliksel uzlaşma teklifi gibidir. Kemalist gelenekten gündeme getirilen “helalleşme” talebinin ilk muhatapları da bunlardır.

Helalleşme, teklif eden açısından ilk başta nasuh bir tövbe ile başlamalı, batıl ve haram anlayış ve kimlikler bırakılmalıdır. Yoksa helalleşme teklifi maalesef ki, ticari anlamda çarpık kapitalist sistem içinde imkânların bölüştürülmesi veya siyasi yetkinin paylaştırılması için bir pazarlık senaryosu olarak konuşulacak ve sonra da unutulacaktır. Zaten bu husus tevhidi tebliğ, eğitim ve mücadele süreçlerimizin dışında çıkar veya ifsad amaçlı bir hesaptır. Dolayısıyla asla şirk kimliği ile, Batılı paradigmaya dayanan vahiy karşıtı kimliklerle, Kemalizmle ve ulusçulukla barışmamız veya helalleşmemiz mümkün değildir.

Helalleşme, hayatla ilgili şeriatın ölçülerine dikkat eden ve Haşr Günü/Hesap günü kaybedenlerden olmamayı amaçlayan Müslümanlar arasında geçerlidir. Diğerleri ile sosyal veya ekonomik ilişkilerimizde gözetilmesi gereken adalettir. Batıcı veya seküler kimlikleri ile Müslümanlara ve İslami kimliğe saldırmayacaklarını bu konuda barışçıl davranacaklarını ilan edenler, helalleşmek isteyenler açısından nasıl davranacağımızla ilgili Rabbimizin ayeti açıktır: Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.” (60/8). Öteki kimliği ile İslami kimliğimize ve sosyolojimize düşmanlık yapanlar hakkında da Rabbimizin hükmü son derece açıktır: “Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.” (60/9)

Kur’an’daki iman-amel ilişkisinden çıkarttığımız “Tevhid, Adalet, Özgürlük” şiarımız da, kulların kullara ve şeytana karşı iki cihanda da felaha kavuşmasının adalet ve tevhid ile sağlanacağı gerçeğini pekiştirmektedir.

Rabbimiz, gaybi konularda da, sosyal, siyasi, ticari alanlarda da, Kitab-ı Kerim’in gösterdiği ve en güzel uygulamasını Resulullah’ın Sünnetleştirdiği tevhid ve adelet ilkesinden ve örnekliğinden bizleri uzaklaştırmasın.

Özeleştiri ve yanlışların kabulü ile helalleşme olacaksa eğer, bunun her türlü şirkten ve cahiliyeden arınmak için nasuh bir tövbe ile başlayacağı unutulmamalıdır.