Hayati Bir Mesele Üzerine Bir Fıkra

RECEP ARDOĞAN

İslam'ın mekâsıdı, insanın mesâlihidir.

 

İslam'ın ilke ve hükümlerine aykırı bir siyaset izleyen, insanların haklarını ihlal eden, zulmeden yönetime karşı, onu alaşağı etmek için harekete geçmek gerekir mi? Müslümanların bu konuda bir yükümlülüğü ya da en azından bir hakkı var mıdır? Ya da böyle bir yönetimi kabullenmeleri, onunla yola devam etmeleri mi daha doğrudur? Varlık nedeni olan hukuk ve adaleti çiğneyen yönetime karşı nasıl hareket edileceği konusunda, İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren tartışılagelmiş, farklı mezhepler farklı görüşler ileri sürmüştür. Dahası İslam içinde ilk ortaya çıkan itikadî mezhebe (fırka) verilen 'Haricîlik (Hariciyye)' ismi tam da bu tartışma konusuyla ilgilidir. Çünkü 'haricî' terimi, "meşru yönetime karşı çıkan, başkaldıran, ayaklanan' anlamına gelir.[1] Haricîler de Hz. Ali'ye karşı isyan ederek onun karşısına ayrı bir silahlı grup olarak çıkmış, kendilerinden olmayanları tekfir ederken onlara karşı hurucû (karşı çıkıp ayaklanmayı) vacip görmüşlerdir.

Bugün de bu mesele, gençlerin çokça sorguladıkları, ilmî bir merakla hakikatini öğrenmeye çalıştıkları bir konudur. Özellikle Arap baharı denen fırtınanın yol açtığı hayal kırıkları, özellikle de Suriye konusu bağlamında sık sık gündeme gelmektedir. Bu nedenle, konu üzerinde kısa bir değerlendirmede bulunacağız.

Ehl-i sünnet, haricîleri, "meşru yönetime başkaldıranlar" şeklinde tanımlarken onların bu sert ve şiddet yanlısı görüşüne reddeder. Onlar, hem İslam'ın makâsıdını hem de insanın mesâlihini göz önünde bulundurarak daha makul bir görüş ortaya koyarlar.

Ehl-i sünnetin bu genel görüşü, baştaki yönetici zalim, facir ve fasık biri de olsa ona karşı hemen başkaldırmanın doğru olmadığı şeklindedir. Onlar, tarihî tecrübelerinden hareketle bu konuda şöyle der:

Müslümanların önünde iki seçenek vardır:

Ya baştaki yöneticiye başkaldırırlar ve bundan dolayı ülkede iç savaş çıkar. iç savaş ortamında artık ne bir devlet düzeni kalır ne de hukuk. insanların canları, malları ve ırzları payimal olur. Önceden belli bir düzen varken toplum büsbütün kaos içine düşer.

Ya da baştaki yöneticiyi kabul ederler, belli bir düzen, yarı uygulanan hukukla hayatlarını sürdürür ve dinî yükümlülüklerini yerine getirirler. İslam'a aykırı politikaları, bazen şiddet-dışı yolarla düzeltmek, bazen eleştirmek bazen de en azından kalb ile bugz etmekle yetinirler. Ama toplumu iç savaşa atacak bir girişimde bulunmazlar.

Ehl-i Sünnet her iki seçeneğin de şerr/kötü olduğunu kabul eder ama ikincisi daha hafiftir. Bu nedenle birinciye karşı ikinci seçenekte karar kılınması gerektiğini düşünürler.

Burada ehven-i şerr ilkesine dayanılmaktadır. Bu ilke, aklın da kabul ettiği naklin de kabul ettiği bir ilkedir. Çünkü, her akıl sahibi iki zarardan biri kaçınılmaz ise daha hafifine katlanarak büyük zarardan kaçınmak ister. Ehl-i Sünnet'in genel görüşünün dayandığı mantık budur.

Nitekim, İmam Malik başta olmak üzere fıkıhçıların çoğuna göre, zalim hükümdarlara karşı fitne yaratacak şekilde ayaklanmak doğru değildir. Fakat, böyle bir hükümdarı değiştirmek için çalışmak gerekir.[2]

Hanefilerde görülen ‘gerçek hilafet (hilafet-i hakikiyye)’ ve ‘şeklî hilafet (hilafet-i sûriyye)’ ya da ‘gerçek (sahih) hilafet’ ve ‘kusurlu (nakıs) hilafet’ ayrımı[3] imkân koşuluyla ilgili bir ayrım olarak karşımıza çıkar. Hanefilere göre, adaletten uzaklaşan kimsenin hilafeti mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Halife, azledilmesi fitneye yol açmadığında azledilebilir. Bunun dışında iyiliğe çağrılır, ancak ihtilal ve şiddet yoluyla yönetimi değiştirmeye çalışılmaz.[4] Kusurlu düzenin ikamesi de her hangi bir İslâmî yönetimin tamamen yokluğunun getireceği mahzur ve zararlardan daha hafiftir ve İki zarardan daha hafif olanı temsil ettiği sürece caizdir.[5] İbn Hanbel de ‘hükümetin meşruluğu’ ile ‘ümmetin birliği’nin sağlanması aynı anda gerçekleşemeyeceği durumlarda, ‘hükümetin meşruluğu’na karşı ‘toplumun birliği’ni tercih suretiyle bir teamül oluşturmuştur.[6]

Elbette onların, tarihteki tecrübelerden hareketle dayandıkları daha farklı argümanlar da vardır. Örneğin, meşruiyetini kaybetmiş yönetime karşı silahlı güçle harekete geçen isimler ya başarılı olamamışlar ya da başarılı olmakla birlikte vaat ettikleri adil yönetimi tesis etmemişlerdir. adil bir yönetim kurmak için yola çıkan çok sayıda muhteris kime, Müslümanların inanç ve adalet arzusunu istismar etmiştir, kendi ihtiraslarına kurban etmiştir.

Bu tecrübeler ve ehven-i şerr ilkesi doğrultusunda bazıları, Müslümanların artık başlarındaki yöneticiyi alaşağı etmek için harekete geçmemeleri gerektiğini söylemişlerdir.

Örneğin, İbn Hanbel'i izleyen İbn Teymiyye'nin (728/1328) de

- “Sultan Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir.” rivayetini kritik etmeden zikrettiği,

- Davut, Süleyman ve Yusuf Peygamber örneğiyle saltanatın caiz olduğunu göstermeye çalıştığı görülür.[7] Ancak bunlar, maksadını aşmaktadır ve açık biçimde yanlıştır. Burada vurgulayalım ki,

- mevcut şartlarda İslam'ın ideallerinin ve makâsıdü'ş-şerî'a'nın nasıl gerçekleşeceği konusunda içtihat etmek başkadır,

- mevcut şartları meşrulaştırmaya çalışmak başkadır.

Ehl-i sünnet içinde zalim ve fasık yöneticiyi güce başvurarak alaşağı etmeyi hiçbir şekilde caiz görmeyenler de vardır. Örneğin, İbn Kuteybe (276/889), “Her iyi ve günahkâr imamın arkasında namaz kılın; iyi ya da günahkâr bir imamın olması kaçınılmazdır.” rivayetiyle ‘sultan’ın kastedildiğini, günahkâr da olsa ona karşı Müslümanların isyan etmemesi ve cemaatten ayrılmaması gerektiğini belirtir.[8]

Maturîdî âlim Pezdevî (493/1199) de sahabenin Emevîlerin, tabiûnun da Abbasîlerin imametini kabul etmelerini örnek vererek, fesada yol açacağı için günahkar imamın azledilemeyeceğini söyler.[9] Buna göre sultan, baskı ve zulüm yolunu seçtiğinde, ona silahla ayaklanmak, kan akıtmaya ve malların telefine sebep olacağı için caiz değildir.[10] Taftazanî, selef ve raşid halifelerden sonra fısk ve zulmün yaygınlık kazandığından, imamın fısk ve zulüm sebebiyle azledilemeyeceğini söyler.[11]

Bu görüş, bir Nasreddin Hoca fıkrasını akla getirmektedir.

Nasreddin Hoca, bir kış günü yolculuğa çıkmıştır. Akşam yaklaştığında, bir köye misafir olmak ister. Girişte, köyün köpekleri onu karşılar. hep bir ağızdan havlamaktalar. Hoca, kendini savunabilmek için yerden taş almak ister. fakat kış günü, yerler buz tutmuştur. Eline alabileceği bir taş bulamaz ve:

– Bu nasıl bir köy, köpekleri salmış, taşları ise bağlamış!?

Kanaatimizce, yukarıdaki görüş, ilelebed Müslümanların elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü mutlak bir kural getirmektedir. Âdeta bir elbise kalıbı, ahşaptan yapılma ayakkabı kalıbı gibi katı ve dar bir şablon teşkil eden bir kural saptamaktadır. Oysa çok farklı değişkenleri olan sosyal ve siyasal meselelerde bu şekilde bir kural koymak doğru değildir. Hâlbuki bu içtihatta, yüzyıllar öncesinde yaşamış ilim adamlarının, tarihin farklı dönemlerinde, farklı şartlar altında yaşayan Müslümanlar için böyle katı bir kural tayin etmeleri söz konusudur.

Yukarıda açıklanan mantık ve ehven-i şerr ilkesi doğru olmakla birlikte, Müslümanların zalim yöneticiler karşısında elini kolunu bağlayan bir kural ortaya koymak, yanlıştır. Müslümanların her koşulda başlarındaki idareciye itaat etmeleri gerektiği, onu değiştirmek için güç kullanmalarının asla doğru olmadığı şeklinde bir görüş, zalimleri fütursuzca hareket etmeye sevk edecektir. Çünkü onlar da bilmektedir ki, Müslümanları harekete geçmekten alıkoyan fetvalar var.

Dolayısıyla bu konuda kuralcı ve şabloncu değil ilkesel düşünmek gerekir. Öyle ki, tarihsel bir kesite ait içtihat, "makâsıdü'-şerîa"nın yani şeriatın maksatlarının (İslamî hükümlerin temel gayelerinin) önüne geçmemelidir. Çağımızda Müslümanlar, bu içtihadı kesin bir dille bir hüküm olarak ifade eden âlimlerin yaşadığı sancıyı anlamaya çalışmalı, ama kendi geleceklerine ilişkin kararı kendilerinin vermeleri gerektiğini bilmelidir. Ortaçağ'ın şartlarına göre verilen içtihadı, bir sabite olarak almak yerine içinde bulundukları toplumsal ve siyasi şartları (iç politik şartlar ve uluslararası şartlar) iyi anlamalı ve değerlendirmelidir. Bugünün sorumluluğu, bugünün Müslümanlarına aittir. Bugünkü değerlendirme ve kararlarımıza yön vermesi gereken, eski dönemlere ait içtihatlar değil, onların da dayandığı şer'î maksatlar ve ilkelerdir. Bu konuda ilkesel olarak düşünmek gerekir. Bu ilkesel akıl yürütme, risk faktörünü göz önünde bulundurmak, harekete geçildikten sonra neler olacağını hesaplayarak karara ulaşmak durumundadır.

Örnek olarak bugünün değişen şartları arasında aşağıdakiler sıralanabilir:

Bugün, manevî bir cihad olarak eğitim ve irşad, yeni imkânlara sunmaktadır.

Bugün, medya, özellikle de sosyal medya kamuoyu oluşturma işleviyle yeni bir güç olarak kullanılabilmektedir.

Bugün, demokrasiler, hukuksuzluk ve zulme kaşı çıkmakta yeni araçlar sunabilmektedir. Demokratik gösteri, yürüyüş ve miting; sivil itaatsizlik bunlardandır.

Diğer yandan, Batılı ülkeler, Rusya, Çin vs., gizli servisleriyle her ülkenin içindedir. Müslüman ülkelerde her hareketliliği kendi emelleri için suiistimal etmektedirler. Özellikle de kategorik olarak gayr-i memnun toplulukları, aşırı grupları ve terör örgütlerini çok kolay yönlendirebilmekte ve kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmektedir. Bu durumda, başta Amerika, Almanya, İngiltere olmak üzere tüm Batılı ülkeler, Rusya ve Çin gibi Aysa ülkeleri, dahası İran, İslam dünyası için daima büyük risk faktörleridir. Artık, hiç bir Müslüman ülkede, bu risk faktörleri hesap edilmeden karar verilemez. Ancak, tüm bu tehdit oluşturan faktörlere rağmen, Allah'ın kâdir-i Mutlak olduğunu, O'ndan başka kadir-i mutlak bulunmadığını bilmek, buna göre konumlanmak gerekmektedir. Tevhid inancı, tüm olumsuz şartlara rağmen Müslümana ümit aşılamalıdır. Müslüman, yeni bir medeniyet inşa etmek ülküsüyle kendinden başlayarak dünyayı değiştirmeye çalışmalıdır. Çünkü, Yüce Allah, âlemi yarattıktan sonra köşesine çekilmiş değildir. O, varlığa da tarihe de hakimdir. Ancak, O (c.c.), insanlık tarihine yine insan eliyle müdahale eder. İşte Müslüman, yeryüzünün yeni varisleri olan ve tarihe yeni bir yön veren adil toplum olmak için çalışmalıdır.

Özetle, eski âlimlerin, zalim ve fasık da olsa Müslümanların başlarındaki yöneticiye karşı başkaldırmamaları gerektiği yolundaki içtihat, kendi şartları içinde, doğru bir temele dayanmaktadır. Ancak, bu içtihadın genel bir kural olarak ortaya konması, bir şablon gibi her çağda ve her şartta uygulanması gerektiğinin düşünülmesi yanlıştır.

Asıl olan, bu içtihadın dayandığı temeldir. O da iki şerden illaki biri kaçınılmaz olduğunda, hafif olanı (ehven-i şer) seçmek ve daha büyük kötülükten kaçınmaktadır. Dolayısıyla, iç savaşın patlak vermesi, hukukun tamamen askıya alınması, masum çocukların, kadınların, yaşlıların can, mal ve ırzlarının heder edilme riski, adil bir yönetimi tesis etme ihtimalinden daha büyükse, harekete geçmek doğru değildir. Çünkü böyle bir girişim, durumu çok daha kötü hâle getirmek demektir. Kendini ve toplumu, akıbeti bilinmez karanlık bir macera içine atmak demektir. Ama durumun böyle olup olmadığını, her toplum kendisi belirlemeli, hareket tarzını ve risk faktörünü kendisi hesaplamalıdır.

 

[1] Aslında meşru yönetime karşı başkaldırı, İslam hukukunda 'bağy' terimiyle ifade edilir.

[2] Ebu Zehra, Muhammed, İslâm’da Fıkhî Mezhepler Tarihi, trc. Abdulkadir Şener, 2. Bsk., İst. ts., 282.

[3] Seyyid Bey, “Hilafetin Şer’î Mahiyeti”, 268. Gerek bu ayrımın arkasında, bazı toplumsal ibadetler, Cuma namazı ve hacc için imamın şart koşulması ve zalim imama uyarak ifa edilen bu tür ibadetlerin makbul olup olmayacağı sorusuna arana yanıt vardır. Burada dinî öncülükten soyutlanmış siyasal iktidara ilişkin bir teori kurulabilirdi. Ancak, temel ilginin fiilen varolan yöneticinin adaletsizliği üzerinde yoğunlaşmış olması, problem teşkil etmiştir.

[4] İbn Humam, Kemâleddin, el-Musâyere, Çağrı Yay., İst. 1979, 277; krş. Seyyid Bey, “Hilafetin Şer’î Mahiyeti”, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, I, nşr. İsmail Kara, 3. Bsk., İst. 1997, 270.

[5] es-Senhûrî, Abdurrezzâk Ahmed, Fıkhu’l-Hılâfe ve Tatavuruhâ, Arapçaya trc. Nâdiye Abdurrezzak Es-Senhûrî, Kahire 1989, 249-250, 258. Bkz. Musa, Muhammed Yusuf, Nizâmu’l-Hukm fi’l-İslâm, thk. Huseyn Yusuf Musa, Kahire ts. (Daru’l-Fikri’l-Arabî), 235.

[6] Ayubi, Nazih, Political Islam -Religion And Politics in The Arab World-, New York 1994, s. 14. Ebu Süleyman, A. Ahmed, İslâm’ın Uluslararası İlişkiler Kuramı, trc. F. Koru, İst. 1985, 65.

[7] İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetevâ, nşr. Abdurrahman b. Mu­ham­med, Mekke XXXV, 45-46, 24-25, 27.

[8] İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, nşr. Abdulkâdir A. Atâ, 1408/1988, 108.

[9] Pezdevî, Ebu Yusr, Ehl-i Sünnet Akaidi (Usulü’d-Din), çev. Şerafeddin Gölcük, 2. bs. İst. 1988, 274-275. Malatî de, sultanın sancağı altında ondan gelen her şeye sabretmeyi, zulmetseler bile ayaklanmamayı savunur. Malatî, a.g.e., 15 vd.

[10] Semerkandî, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber, Haydarabad, 1321, 13.

[11] Taftazanî, Şerhu’l-Akâid ('Haşiyetü Kestelî Alâ Şerhi’l-Akâid' içinde), İstanbul ts. (Dersaadet Yay.), 185.