Hasan El Benna ve Seyyid Kutup Varislerini Tanır mı?

KENAN ALPAY

Çok değil bundan tam bir sene önce Fadime Özkan’a verdiği röportajda modern Türkiye’nin yetiştirdiği müstesna İslamcılık uzmanlarından İsmail Kara şunu söylüyordu: “Müslüman Kardeşler Mısır’da, Tunus’ta iktidara geliyormuş, Suriye’de de gelecekmiş diyorlar. Hangi Müslüman Kardeşler? Seyyid Kutup bunları görse tanır mı dersiniz?” (12 Ağustos 2012, Star) Mışlı, mişli cümlelerin arkasına özenle yerleştirilen bu soruyu ve sahibini sakın hafife almayın. Çünkü bu anlatım tarzı da böyle bir soru şekli de kanaatimce içerdiği tehlike çok da fark edilmemiş özel bir duruş ve orijinal bir misyonla yüklüdür.

Az çok hepimiz şunları biliyoruz: Gerek Batı’da gerekse İslam coğrafyasında İslamcılık mevzusu en çok da İslamcılık muhalifleri tarafından tartışma konusu yapıldı. Ancak temenniler bir kaç örnek üzerinden genel tespit maskesiyle psikolojik bir savaşa dönüştürüldü. Bu amaçla vesvesecilik entelektüel faaliyet kisvesinde salınıp durdu ortalıkta. Güya “yüce İslam’ı öfke ve nefretle dolup taşan İslamcı cahillerin elinden kurtarma gayesi” olarak takdim edilen liberal-demokrat terbiye metotları devreye sokuldu. Ama bu çözüm arayışlarının yanında Müslüman halkların üzerinde despotik iktidarların demir yumruğu da emperyalist işgal siyasetleri de hiç eksik olmadı.

İslami Mücadele Biter mi?

İslamcı çizgi üzerine hem modernist hem de gelenekçi aydınlar tarafından negatif manada çok keskin teşhisler koymak bir teamül oldu. Konfor merakı, yenilenememe zaafı, beceriksizlik olarak tezahür eden siyasi gelenek, sosyal ve iktisadi yoksunluk gibi ölümcül tespitler eşliğinde konulan kati teşhis şuydu: “Siyasal İslam iflas etmiştir. İslamcılığın bu dünya ve çağa vereceği hiçbir cevap yoktur. Ümmet kardeşliği boş bir rüyadır. Cihat ise kör bir şiddet sarmalından başka bir anlam taşımaz.

Bir taraftan bu türden ithamlarla kuşatılan zihinler diğer taraftan da içeriden pompalanan komplo teorileriyle iyiden iyiye esir alındı. Müslüman toplumlar için zillet ve esaret, korku ve sinmişlik, aldatılma ve kullanılma gibi bütün olumsuzluklar değiştirilemez bir kader olarak sunanlar kadar bu çirkin isnadı benimseyenler de oldu maalesef. Ancak Allah’a ve Resulüne iman edenler için böylesi çirkin bir zillet ve esaret değil tersine izzet ve şeref vaat edilmişti. İzzet ve şerefi üzerimize yazan Âlemlerin Rabbi Allah, bu mücadelenin hattını çizen de Resulü Muhammed Mustafa’ydı.

Ölüm kendilerine gelinceye kadar iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymakla mükellef olan mümin fert ve toplumları dinamize eden temel ilke hakkı ve sabrı tavsiye oldu hep. İşte bu sebeple Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Afganistan, Yemen, Filistin gibi İslam coğrafyasının hemen her beldesinde yaşanan çatışma, darbe, işgal ve savaşların öncelikli sebebi bu ilkenin hayata geçirilmesine mani olmak isteyen despotik iktidarlar ve sömürgeci devletlerin müsebbibi olduğu belalar hiç eksik olmadı.

Mısır’daki askeri darbe ve takiben canlı yayınlarla bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden seri katliamlar adeta tek bir hedefe yönelmiş: “Siyasal İslam’ı çökertmek/iflas ettirmek”. Mısır’daki darbe ve katliamların iç dinamikleri kadar ABD-AB ve Rusya’nın yanı sıra Suudi Arabistan, BAE ve İran’ın aldığı pozisyon projenin kapsam ve mahiyetini de gözler önüne sermektedir. Müslüman toplumlar Esed ve Sisi gibi katil despotların tahakkümüne mahkûm edilmek istenmektedir.

Askeri cuntanın kanlı ve katliamcı şefi Sisi’nin asker, polis ve baltacılar üzerinden yürüttüğü sistematik katliama karşı hakkı müdafaa edenler vurulmayı, hapsedilmeyi, işkence görmeyi, evinin yakılmasını, işyerinin talan edilmesini olduğu kadar hem kendisinin hem de eş ve çocuklarının katledilmesini de göze alıyorlar. Müslüman Kardeşler’in öncülüğünde darbeye karşı meşru mücadeleyi yükselten bütün öncü kadroların tam manada ve ailecek sahada bu direniş sürdürmeleri üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor.

Mübarek ve Muazzez Bir Mektep

Hasan el Benna'nın torunu Halid Fernas el Benna, 64 yıl sonra dedesinin şehit edildiği noktada kurşunlarla vurularak can vermesi İslami sorumluluk bilinci açısından ne anlama geliyor?

Müslüman Kardeşler Genel Mürşidi Muhammed Bedii'nin oğlu Ammar'ın Fetih Camisi önünde başından vurularak katledilmesi cihadı bir aile terbiyesi olarak görenler açısından hiç de tesadüf sayılmamalı. İlaveten Bedii'nin Benu Süveyf’teki evinin de cuntacılar tarafından yakıldığını hatırlatalım.

Müslüman Kardeşler'in üst düzey yöneticisi Hayrat Şatır'ın kızı ve damadının da Rabiatül Adeviyye meydanında şehit olduğunu, Muhammed Biltaci’nin 17 yaşındaki kızı Esma Biltaci’nin, Mursi'nin Danışmanı Ahmed Abdulaziz'in kızı Habibe de güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu şehit olduğunu ve 2 çocuğunun da yaralandığı ekleyelim buraya. Askeri cunta İslami mücadelenin öncü kadrolarını eş ve çocuklarıyla birlikte hedef alıyor ama kimse de kendisini ayrıcalıklı bir yere oturtup şöyle demiyor: “Biz şehit olursak mücadeleyi kim sürdürür? Bunun için siz şehit olun, biz de hareketin liderliğine devam edelim!”

Tekrar hatırlatalım: İslami hareket bütüncül manada ibadi, ahlaki ve siyasi bir harekettir. Allah’ın rahmetinden hiçbir şart ve koşulda ümidini kesmez. Zulme, küfre, fıska ve ifsada karşı mücadele etmek imani ve ibadi bir sorumluluk olup ne ertelenebilir ne de başkalarına devredilebilir. Mısır’ın birçok farklı şehrinde Rabiatul Adeviyye gibi meydanlarında Sisi cuntasına karşı sabır ve metanetle sergilenen mücadeleyi kimse yanlış yorumlamasın. Gizli, saklı değil ki Mısır halkının Hasan el Benna ve Seyyid Kutup gibi İslami mücadelede yolunda şehit olmuş öncü şahsiyetlerin yolundan gittiği.

Fransız oryantalist Olivier Roy’un “Siyasal İslam’ın İflası” kitabından mülhem tezlerle bazıları Hasan el Benna ve Seyyid Kutup’un modasının geçtiğini iddia ettiler. İslamcılığı Marksist enternasyonelciliğe öykünen modernist bir soğuk savaş ideolojisi olarak takdim edip de ona alternatif olarak yerli-yerel ve de uyumlu İslamcılık tezleri üretme telaşesine düşenler İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir tarafında gerçekleştirilen eylem ve etkinliklere iyi bakmalı. Bu çizgi ve söylem ilk elde“Müslümanlar Kardeştir” ilahi buyruğunun fıtratlardan silinemeyeceğini daha sonrasında da ulusal sınırların hiçbir anlam ifade etmediğini ispat etmektedir. Zorluklar, sıkıntılar hatta mağlubiyetler olabilir ama hakikate sadakat noktasında Müslümanların kulluk şuuru kıyamete dek değişmez.

Darbe, Kimin İflas Ettiğinin Göstergesidir

Şimdi sorumuz şu: Sizce Seyyid Kutup ve Hasan el Benna yaşadığımız dönemde Mısır, Filistin, Suriye, Tunus hatta Türkiye’de zulme karşı adaleti temsil eden, küfre karşı iman mücadelesi veren Müslümanları görse; onları tanır mı, tanımaz mı?

Aynaya bakmayı hiç düşünemeyen, çokbilmiş ve istihzayı kişilik edinmiş “uzmanları” ve onları yetiştirdikleri nesilleri bilemeyiz ama sadece şehit Hasan el Benna ve Seyyid Kutup değil şehit Hamza bin Abdulmuttalip de Mus’ab bin Umeyr de kesinlikle tanırdı Mısır’da, Suriye’de, Filistin ve Irak’ta Allah yolunda şehit düşenleri. Hatta öyle ki; Allah Resulü Muhammed Mustafa (a) övünç duyar bu mübarek insanların şehadetleriyle.

Ama küçük bir sorun var sanırım: Sürekli olarak İslami hareket ve cemaatleri korku ya da menfaat ekseninde dönüşüp başkalaşmakla suçlayan sizleri Hasan el Benna ve Seyyid Kutup zaten tanımazdı da Hamza bin Abdulmuttalip ya da Mus’ab bin Umeyr gibi büyük şehitlerimiz tanır mıydı acaba? Allah Resulü Muhammed Mustafa (a) sizi nasıl tanır, hangi amellerinizden ötürü ahiret gününde övünç duyardı sizinle?

Şimdi, İsmail Kara’nın yazının başında aktardığımız sorusuna yeniden dönelim: “Müslüman Kardeşler Mısır’da, Tunus’ta iktidara geliyormuş, Suriye’de de gelecekmiş diyorlar. Hangi Müslüman Kardeşler? Seyyid Kutup bunları görse tanır mı dersiniz?” Tepeden tırnağa istihza ile donanmış bu perspektifin sahibi nasıl bir hak ve özgürlük mücadelesi içindedir ki uzun dönemler süren ve ağır bedeller ödeyerek elde edilen kazanımları böylesine ucuz kıyaslarla harcamaya kalkışabilmektedir. Neredeyse son yirmi yıldır İBB Kültür AŞ ve ilçe belediyelerinde “kadrolu aydın” statüsünde bedeli tanımlanmış ve konforlu entelektüel faaliyetlere tahsis edilmiş hayat tarzının böylesi bir sor(g)uyu sorabilmesi hakikaten çok manidardır.

Ne 28 Şubat sürecinde ne 27 Nisan muhtıra sürecinde herhangi bir biçimde renk vermeyenlerin bu dönemlerde Suriye ve Mısır’daki katliamlar karşısında da renksiz-kokusuz bir duruş sergilemesinde şaşılacak fazla bir şey gözükmüyor.

İslami mücadeleyi ve bu yolda yürüyenleri itibarsızlaştırmayı meslek edinenler için Mısır’da ete kemiğe büründürülen izzet ve şerefle mücehhez örneklik bir tevbe vesilesi olursa ne ala! Yoksa yaşadıkları beldelere haysiyetli bir hayatı hâkim kılmaya çalışan müminlere karşı sürekli bir tecessüs ve tekebbür duygusuyla yaklaşarak, istihza ve kinayeyle örülü cümleler kurarak ne bu dünyada ne de ahirette selamet mümkündür.