Hanedanların düellosu: Suud-BAE rekabetinde ümmetin kaybolan maslahatı

“Körfez’de bir 'ittifaktan' ziyade, bölgenin geleceğini kimin şekillendireceğine dair örtülü ama sert bir 'düellodan' bahsetmek daha doğru."

Körfez’in Yeni 'Soğuk Savaşı' mı? İttifaktan Bölgesel Düelloya: Suudi Arabistan - BAE Rekabeti

Yusuf Bahadır Keskin / Kritik


Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın (MbS) iktidarını pekiştirmesi ve bu süreçte Muhammed bin Zayed'in (MbZ) peşine takılan agresif dış politikadan bölgesel ve küresel gelişmelere daha uyumlu bir “stratejik akılcılık” çizgisine evrilmesi, birçok denklem üzerinde önemli etkiler doğuruyor. Körfez düzeninin “ikiz sütunları” olarak görülen ve ideolojik olarak çoğunlukla İslamcılık karşıtlığında birleşen Riyad-Abu Dabi hattındaki ayrışma da her geçen gün derinleşmekte. İki Arap gücü arasındaki stratejik ittifak, çok geçmeden yerini bölgesel bir rekabete bıraktı. MbS'nin Suudi Arabistan'ı “bölge lideri” olarak konumlandırma arayışları ile BAE'nin “hayalperest” dış politik hedeflerinin çatışması, bu yapısal kırılmanın en önemli sebebi. Yeni dönemde Riyad ve Abu Dabi; artık birbirlerini kendi ulusal güvenlikleri ve liderlik arayışları için birer tehdit olarak algılıyor.

Ağabeylikten Husumete: MbS ve MbZ Ayrışması

MbS'nin siyasi kariyerinin ilk yıllarında MbZ ile olan yakın ilişkisi oldukça dikkat çekiciydi. O dönemde Abu Dabi Veliaht Prensi, Suudi mevkidaşı için bir “mentor” ya da “ağabey” rolündeyken; Suudi Arabistan bölgesel hiyerarşide BAE'nin gölgesinde kalmakla eleştiriliyordu. 2015'te Yemen'e yönelik başlatılan “Kararlılık Fırtınası” operasyonu, 2017'deki Katar Krizi, Arap Baharı ve İran dosyalarında büyük ölçüde ortak hareket eden iki Körfez ülkesi; günün sonunda Suriye, İran, Filistin ve Libya gibi birçok başlıkta ayrışıyor. Hatta bu gerilim, Yemen, Sudan ve Libya gibi sahalarda tarafların vekillerini doğrudan hedef alan bir noktaya evrilmiş durumda. Şu bir gerçek ki; MbS ile MbZ arasındaki gerilim artık geçici bir kriz olmanın ötesine geçerek “yönetilebilir bir rekabet” halini almış; her iki tarafın birbirini karşılıklı olarak zayıflatmaya çalıştığı kişisel ve jeopolitik bir husumete evirilmiştir. Stratejik uyumsuzluğun kalıcı bir hal alması, kendisini ideolojiden ziyade somut çıkarlar üzerinden bir rekabet olarak göstermektedir. Bölgenin “yeni normali” haline gelen bu düzen; altın madenleri, limanlar, deniz yolları ve jeostratejik alanların kontrolü konularında yoğun bir mücadele şeklinde karşılık bulmaktadır. Körfez İşbirliği Konseyi'ni (KİK) de fiilen zayıflatan bu ayrışma, bölgeyi dış aktörlerin nüfuzuna daha açık hale getirdiği gibi, iki ülkenin Washington'daki lobi faaliyetleri başta olmak üzere ekonomik ve siyasi anlamda birbirlerini törpüledikleri bir yıpratma savaşına dönüşmüştür.

Kırmızı Çizgilerin Ötesi ve Müttefiklerin Ayrışması

BAE'nin, kendi stratejik hedefleri doğrultusunda Suudi Arabistan'ın nüfuzunu ve kapasitesini kullanma üzerine inşa ettiği denge; MbS'nin benimsediği yeni stratejik vizyonla birlikte sarsılıyor. 2019'daki Aramco saldırıları sonrasında ABD'nin güvenlik şemsiyesine dair şüphelerin derinleşmesi, yüksek maliyetine rağmen agresif dış politikanın Riyad'a somut kazanımlar sağlamaması ve Yemen sahasında BAE'nin Suudileri yalnız bırakması; mevcut rekabetin temel jeopolitik kodlarını oluşturuyor. Ayrıca MbS'nin kraliyet mekanizmasında ipleri tamamen eline alması, basit taktiksel ayrışmaların çok ötesine geçen bu sürecin; doğrudan bir nüfuz mücadelesine ve kalıcı bir stratejik uyumsuzluk haline dönüşmesinin önünü açıyor. Bu derin kırılmayı daha iyi anlamak için öne çıkan temel ayrışma konularına ve kriz sahalarına yakından bakmak gerekmektedir.

Kaynaklar ve Stratejik Koridorların Paylaşımı

BAE – Suudi Arabistan ayrışmasının temelinde bilhassa Yemen, Sudan ve Libya özelinde net şekilde görülen “limanlar, altın ve jeostratejik alan” paylaşımı sorunu yatmaktadır. Abu Dabi yönetimi Aden, Sokotra, Mayun ve Mukalla gibi stratejik noktaları kontrol ederek Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Bab-ul Mendeb üzerinde hakimiyet kurmayı hedeflemektedir. BAE'nin “devletler değil, düğüm noktaları ve erişim” odaklı stratejisinin bir parçası olan bu arayış, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki hedefleri ve ulusal güvenlik kaygılarına taban tabana zıttır. Sudan'daki rekabet ise sadece siyasi nüfuz boyutuyla değil, altın madenlerine erişim ve lojistik koridorların kontrolüyle alakalıdır. Öyle ki MbS'nin Kasım 2025'teki Washington ziyaretinde, Trump'tan Sudan'daki yıkıcı eylemlerini durdurması konusunda BAE'ye baskı yapması talebinde bulunulduğu iddiaları dillendirilmişti.

Ayrışmanın bir diğer ayağında ise Riyad, BAE'nin Libya'yı Sudan'daki savaşı besleyen bir lojistik ve siyasi arka bahçe olarak kullanmasını, bölgesel istikrarı doğrudan hedef alan bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirmektedir. Bu kapsamda Suudiler, Mısır'ı yanına çekerek Hafter üzerindeki nüfuzunu artırmış ve BAE bağlantılı konvoyların Libya'dan Sudan'a geçişini -gerektiğinde hava saldırıları icra ederek- engelleme yoluna gitmiştir. Daha genel düzlemde Riyad, BAE'nin Libya'yı parçalı ve işlevsiz bir yapıya sürüklemeyi amaçlayan “ayrılıkçı” stratejisini reddetmektedir.

Yemen'de Çatışan Nihai Hedefler

On yılı aşan Yemen savaşı, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışmanın en sert biçimde görünür olduğu ve doğrudan askeri restleşmeye evrildiği cephesi haline gelmiştir. Riyad açısından “stratejik bir bataklığa” dönüşen Yemen'de Abu Dabi, Güney Geçiş Konseyi (GGK) üzerinden ayrılıkçı bir hat inşa ederek Husi karşıtı koalisyonun ortak hedeflerinden fiilen sapmış ve kendi deniz ticareti merkezli güvenlik mimarisini öne çıkarmıştır. Suudi Arabistan, sınır güvenliğini sağlamak ve İran etkisini sınırlamak adına -zayıf dahi olsa- birleşik ve yönetilebilir bir Yemen devletini savunurken; BAE'nin güneydeki limanlar, adalar ve Babü'l Mendeb hattını kontrol etmeyi amaçlayan ayrılıkçı stratejisini doğrudan bir tehdit olarak okumaktadır. BAE destekli GGK unsurlarının Hadramut ve Mahara'ya ilerlemesi, Riyad'ın kırmızı çizgilerinin aşılması olarak görülmüş ve Suudilerin Mukalla'daki sevkiyatlara yönelik hava saldırısı açık bir askeri karşı koyuş anlamına dönüşmüştür. Nihayetinde BAE'nin sahadaki varlığını geri çekmek zorunda kalması ve Suudi destekli güçlerin güneyde kontrolü tahkim etmesi, Yemen dosyasında iki ülke arasındaki ilişkinin müttefiklikten yapısal rekabete ve hatta “sisli bir düşmanlığa” evrildiğini ortaya koymaktadır.

İsrail ile İlişkiler ve “Truva Atı” Suçlamaları

İsrail ile ilişkilerin seyri ve bilhassa 7 Ekim sonrası Gazze'deki soykırım, Suudi Arabistan-BAE ayrışmasının ideolojik ve stratejik boyutunu derinleştiren temel kırılma alanlarından biridir. Riyad yönetimi; BAE'nin İsrail ile -Filistin meselesinden bağımsız biçimde- sürdürdüğü güvenlik ve istihbarat iş birliğini hem Arap dünyasının çıkarlarına aykırı hem de kendi bölgesel liderliğini zayıflatmaya yönelik bir hamle olarak değerlendirmektedir. Hatta Suudi Arabistan'da Kral Suud Üniversitesi'nin eski dekanı ve Şura Konseyi'nin eski üyesi olan önde gelen akademisyen Ahmed bin Osman et-Tuveyciri, El-Cezire'de kaleme aldığı yazısında Birleşik Arap Emirlikleri'ni, İsrail'le kurduğu derin iş birliği üzerinden Arap dünyasında “İsrail'in Truva atı” olmakla suçlamıştır.

Riyad, İsrail ile normalleşmeyi açık biçimde Filistin devleti şartına bağlayan geleneksel pozisyonunu korurken BAE, İsrail'le ilişkilerini derinleştirerek Gazze sonrası düzenin kilit Arap ortağı olma iddiasında. Bu derin ayrışma İsrail'in Somaliland'ı tanıması ve BAE'nin Afrika Boynuzu, Yemen limanları ve Babü'l Mendeb hattındaki askeri-lojistik varlığıyla birlikte okunduğunda, Riyad tarafından “Kızıldeniz girişini hedef alan bir kuşatma stratejisinin parçası” olarak görülmektedir. Suudi Arabistan ise bu hamleye karşılık Mısır ve Somali merkezli, devlet egemenliğini esas alan karşı bir güvenlik bloğu inşa etmeye yönelmektedir.

Sonuç ve Öngörüler

Veliaht Prens Muhammed bin Selman döneminde Suudi Arabistan'ın dış politika yönelimi; geri döndürülemez biçimde stratejik otonomi, liderlik iddiası ve çıkar temelli rekabet-iş birliği eksenine oturmuş durumda. Bu çerçevede Riyad–Abu Dabi hattındaki tablo, açık bir krizden ziyade kalıcı bir “stratejik mesafe” ve istikrarlı bir rekabet üretiyor. KİK içinde düşük profilli bir uyum görülse de ilişkiler dosya bazlı iş birliği ile genel rekabetin eş zamanlı yürütüldüğü bir “yeni normale” evrilmiştir. En olası senaryo; ekonomi, limanlar ve nüfuz alanlarındaki rekabetin kontrollü şekilde sürmesi, güvenlik başlıklarında ise sınırlı ve pragmatik koordinasyonun devam etmesidir. Rekabetin sertleştiği senaryoda ise bilhassa Yemen, Kızıldeniz ve Afrika dosyalarında karşıt pozisyonların daha görünür hâle gelmesi muhtemeldir. Şunu da eklemek gerekir; ABD'nin İran'a yönelik kapsamlı bir saldırı başlatması ihtimali, iki başkent arasında zorunlu bir yakınlaşma zemini doğurabilir.

Bu gerilimin dışında kalan üçüncü ülkeler açısından en rasyonel seçenek; taraflardan birine angaje olmak yerine Riyad ve Abu Dabi arasında denge siyaseti izlemek, dosya bazlı esnek ortaklıklar kurmak ve rekabetten kaynaklanan kırılganlıkları minimize etmektir. Ancak gerek bölgesel liderlik rolü gerekse Suriye ve Gazze dosyalarındaki sorumluluk bilinci dolayısıyla Türkiye için durum farklıdır. Ankara açısından BAE'nin İsrail ile derinleşen güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bölgede yaratabileceği yıkıcı etkiler göz önüne alındığında, “denge siyaseti” her dosya için doğru seçenek olmayabilir. İran etkisinin sınırlandığı mevcut konjonktürde, Abu Dabi'nin İsrail'in bölgesel uzantısı veya “Truva atı” işlevini sürdürdüğü senaryoda, bu hattın stratejik maliyetlerini dengelemek elzemdir. Bu noktada Ankara'nın Riyad ile dosya bazlı bir eşgüdüm geliştirmesi, rasyonel bir politika tercihi olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu yaklaşım, blok siyasetine angaje olmaktan ziyade; Orta Doğu'da istikrar ve huzur üretecek bir iş birliği arayışı şeklinde okunmalıdır.

Yorum Analiz Haberleri

Zamanın ritmi: Hız çağında vaktin ahlâkı
Yüzyıl önceki trajedimiz ve şimdi
ABD'de ICE kaynaklı gerilimler: Göçmen politikası neyin habercisi?
Liberal illüzyonun çöküşü: Trump, küresel statükoyu nasıl sarsıyor?
Makyajsız modernitenin sureti: Trump ve Venezuela örneği