AHMET CAN KARAHASANOĞLU / YENİ AKİT
Kalabalığın cazibesinin insanlık için en büyük tehditlerden biri olduğunu ispatlayan güzel bir deney vardır. Bahse konu deneyde gerçeği bildiğimiz halde çoğunluğun etkisiyle nasıl şüpheye düştüğümüz ispatlanıyor. İlk başta şüphe, sonra gözümüze değil kalabalığa inanmaya dönüşen bir paradoks... Sosyal psikolojinin meşhur uyma deneylerinden biri olan Solomon Asch’ın çalışması, modern insanın bu kadim zaafını çarpıcı biçimde gösteriyor.
Deney son derece basit. Bir grup insana birbirinden farklı uzunluklarda çizgiler gösterilir ve hangilerinin eşit olduğu sorulur. Sorunun cevabı o kadar açıktır ki hata yapmak neredeyse imkânsızdır. Fakat gruptaki insanların büyük bölümü önceden anlaşmış şekilde yanlış cevabı vermeye başlayınca, gerçek denek de bir ikilemin içine sürüklenir. Gözleri başka bir şey söylemektedir, kalabalık başka.
Burada en önemli nokta, insanlar kendi gözleriyle gördüklerini inkâr ederek çoğunluğun yanlışına katılıyorlar. Kendi gerçeğini yok etmek pahasına kalabalığa teslim oluyorlar. Yaşanan durumu özetleyen kelime, yanılsama. Dolayısıyla bu deney aslında insanlık tarihinin de özeti.
Birçok kafa bir araya gelmekle yanlışlar doğru olmaz. Neydi o hikmetli söz? “Hakikat, oylamayla belirmez.” Ama insan topluluğa katılma uğruna hakikati çarpıtır.
Sosyologlar “normatif sosyal etki” diye bir olgudan bahseder. İnsanın dışlanmama uğruna kalabalığa uymasıdır kısaca. Yalnız kalmaktansa yanlışı savunmak beynin konfor alanına daha uygundur. Bunun da ötesinde ilk başlarda insan, sadece yanlışı bilerek savunurken bir süre sonra yanlışın artık doğru olduğuna kendisi de inanır. Deneyin en umut verici sonucu şöyle ortaya çıkar: Araştırmacılar, grupta yalnızca bir kişinin bile doğru cevabı vermesinin uyma oranını ciddi biçimde düşürdüğünü görmüş. Demek ki hakikatin yanında duran tek bir ses bile sandığımızdan daha büyük bir etkiye sahip.
Sayıklama günlüğünden…
Uzun bir süredir üzerine çalıştığım şimdilik adını “sayıklama günlüğü” olarak düşündüğüm kitabımdan bu köşenin okurlarına özel bir fragman…
Karanlığın sancılı hırıltılarını duymaya başladıysanız ölü bir ıstakozun gözündeki donukluğu keşfetmişsinizdir. Bu keşif büyük bir yalnızlıktır. Gündüzden kalma sıcak, betona vurmuştur. O sıcaklık gün boyunca hiçbir anlam taşımamış olayların tanığı gibidir. İnsan seslerini dinlersin. Aynı sözleri nakarat gibi tekrarlamaya başlarlar: dışarı çıkmalı, kendini aşmalı, hayatı yakalamalı. İşte her şeyin yapmacık olduğunu o an anlarsın. Bu cümleler mezarlıkta dolaşan ağıtçının ölüleri diriltmeye çağırmasına benzer. Ölüler zaten ölmüştür sağ kalanlar ise en az onlar kadar ölmüştür. Herkes aynı düdüğün peşinden koşuyorsa bu yaşarken ölmek anlamına gelmez mi? Nereye vardığını bilmeyen kalabalıklar ordusu ve nereye koştuğunu bilmeyen acelecilerin uğultusuna kulak verin. Hepsi aynı sesi çıkarıyor. Bozuk bir kaval ya da kötü bir eşek anırması gibi. İşte o eşeğin anırmasında dünyanın tüm lezzetlerinden, maceralarından daha derin bir anlam yakalarsın. Birbirine çarpan iki yalnızın trajik bir dışavurumudur metropol. Herkes görünmez bir vazifenin mahkumu gibidir. Yeni meşguliyetler icat edebilmek katlanabilmektir. Can sıkıntısını bile kahramanlık gibi sunan şebekler ordusuna dönmüştür kent. Dağların zirvesinde kimse bunları düşünmez. Dağ insanının sessizliğinde büyük bir dinginlik vardır. Şehir insanı ise ispat peşindedir. Yaşadığını ispat etmek için aptalca gösteriler yapar. İspat edeceğin hiçbir şeyi kalmayan insanları seviyorum. İşte o insanların sessizliğinde kocaman bir huzur saklı.