Hakan Fidan’ın istifası, sürecin yeni evresi

Fadime Özkan

Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığından 7 Şubat’ta istifa etmesi tesadüf değil elbette. 

Üç yıl önce kendisini tutuklamaya, kendisi üzerinden dönemin Başbakanı Erdoğan’a operasyon çekmeye cüret eden paralel yapının içine oturacak cinsten sağlam bir nanik kanaatimce.

Türkiye’nin en etkili, en güçlü ve popüler bürokratı olsa da, kamuoyunun henüz sesini bile duymadığı Fidan’ın siyasi potansiyeline dair epey güçlü bir işaret. Şık bir siyasi cevap.

Sesini bile duymadan

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “benim sır küpüm, Türkiye’nin ve geleceğinin sır küpü” dediği, Başbakan Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı döneminde çok yakın ve verimli çalıştığı Fidan, tam bir görev adamı. Eski ABD Ankara büyükelçilerinden James Jeffrey’in tanımıyla “iş bitirici” biri.

Paralel devletin ve güneyde pek sevdikleri ülkenin onu hedef seçmesinin nedeni bir değil o yüzden, birçok.  

İlk neden, MİT’i millileştirmesi. Güçlü ve işleyen bir kurumsal yapı bırakıyor arkasında. Hayata geçirdiği Stratejik Analiz Merkezi sayesinde MİT sadece istihbarat toplayan değil bilgiyi değerlendiren ve nitelikli veriye dönüştürerek politika yapıcılara sunan bir kurum artık. MİT Yasası’ndaki değişiklikle operasyon gücüne de sahip.

Yakın zamana dek güvenlik birimleri arasında itiş kakışa sebebiyet veren istihbarat dağınıklığına‘koordinasyon kurulu’ marifetiyle çeki düzen vermesi de bir neden.

Made in Turkey

Bir diğeri, 1958’de CIA ve MOSSAD’ın desteğiyle kurulan GES’in (Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı) 1 Ocak 2012’de MİT’e devrini sağlaması. Ki 34 kardeşimizi kaybettiğimiz Uluderefaciasının GES’in devrinden sadece üç gün önce yaşandığı hatırlandığında, hele de faciaya yanlış istihbaratın mı yoksa pis bir tuzağın mı yol açtığı henüz kimseyi tatmin edecek şekilde açıklanamıyorken, Türkiye’nin nasıl bir mücadele içinde olduğu daha iyi anlaşılır. 

Ama asıl sebep malum, çözüm süreci. Türkiye son 30 yıldır olduğu gibi, evlatlarını yutan kan çukurunda debelenmeye itiraz etmeseydi, kandan beslenenler için her şey güllük gülistanlık olmayı sürdürecekti. 

Ne ülkenin ünlü kapitalistleri “bitli sosyalistleri” beslemek zorunda kalacaktı, ne de “eşkıya Kürtler”e yalvarmak. Küçük burjuvaların kapı cam kırıp araba yakmayı tecrübe etmesine de gerek kalmayacaktı, 90 yıldır ayağına taş değmemiş Kemalist teyzelerin, Gezi’yi 17-25 Aralık’a bağlayan darbe girişiminde gönül eğip “badem bıyıklılarla” işbirliğine gitmesine de. 

Ama işte toplum değişim istiyor, Türkiye değişiyor ve değişen MİT sivil iradenin başarılı yönetimiyle PKK’yı barış masasına oturtmayı başarıyordu.

Emre Taner döneminde Oslo’da başlayan görüşmeleri Hakan Fidan’ın devralması ve tamamen “made in Turkey” bir süreç inşa etmesiyle tarihi dönemeç de aşılmış oldu.

Masadan sahaya

Süreçte mutabakat ve müzakere aşamaları aşılmış görünüyor. 

Yasası da çıktı. 6551 Sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” AK Parti, CHP ve HDP’nin desteğiyle TBMM’den geçti. Böylece Bakanlar Kurulu’nun görevleri arasına girdi, Meclis sorumluğu Hükümetle paylaştı.

Öcalan’ın Nevroz’da yapacağı çağrıyla birlikte müzakere edilen başlıkların hayata geçirilmesi safhası başlayacak. 

Süreç masadan sahaya inecek. Sahada çalışmak içinse bürokratlardan çok Meclise, siyasete, sivil topluma ve hukukçulara iş düşecek. 

Hakan Fidan’ın siyasete geçişini özellikle bu açıdan değerlendirmek gerekir o yüzden.

Süreç siyasi-hukuki alana havale edilmişken müzakereleri bizzat gerçekleştiren ve meselenin tüm detaylarını iyi bilen bir kişinin bürokraside atıl kalması siyaseten israf olurdu asıl.

O yüzden verilen karar, en doğru karardır.

Fidan’ın başladığı işi bitirmesi için “ada”da değil “saha”da yani “meclis”te olması icap eder.

Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında cereyan eden ve birilerini pek heyecanlandıran karar farklılığı ise “7 Şubat tevafuk”undan az kalır bir siyasi nanik değil hani.

STAR