Haber kaynağının güvenirliliği meselesi

Serdar Demirel

 

Modern dönemde medyada çalışan muhabirler, sosyal paylaşım siteleri veya kendi sitelerini kurmuş profesyonel ve amatör haberciler, blogcular vs. bize farklı olaylarla ilgili çok sayıda haber naklederler.

Bunlardan bir kısmı etnik ve dinî kimlikler arasında nefret temelli bir algı oluşturmayı ve kitleleri birbirine karşı kışkırtmayı amaçlar. Peki, bu tuzağa düşmemek için bize haber nakleden modern dönem nakilcilerde hangi vasıfları aramalıyız? İslâm ilim geleneği bu konuya ışık tutabilir mi?

İnsanoğlunun hayatında vasıtalar değişse de temel değerler değişmez, adâlet gibi. İslâm ilim geleneği bu hususta standart kâideler koymuştur ve tabiatıyla bunlar günümüze de ışık tutacak mahiyettedir.

Hadis tenkit geleneğinde râvî (haber nakilcisi) tenkidi son derece titiz kriterlerle yapılır. Bunların başında da haber nakleden kişinin “âdil” sıfatına haiz olması gerekmektedir. Çoğu kişinin anlamını bildiğini sandığı adâlet vasfı geniş kesimlerce genel anlamda kısmî olarak bilinmektedir. Yukarıda sorduğumuz sorulara bir cevap teşkil edebilmesi için kısaca hadis geleneğinde “Kime âdil denir?” konusunu ele alalım.

Bir kişinin âdil kategorisinde olması için haber vermeye ehil olması gerekir. Bundan kastedilen şey; iyi ve kötüyü seçecek çağa erişmiş, aklî dengesi yerinde kadın ve erkek mükellef kişidir. Küçük yaştaki çocuklarla deliler mükellef olmadığından haber naklinde ehil kabul edilmezler.

Eğer bir haberin nakilcileri sayısal olarak tevâtür derecesine ulaşmıyorsa, literatürde âhad kategorisine giriyordur. Ahad haber nakilcisinde ise öncelikle müslüman olması şartı aranır. Tevâtür haberde yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk içinde Müslüman olmayanların varlığı tevâtür haberin sıhhatini etkilemez iken ahad haberlerde ise doğrudan etkiler. Bu yüzden eğer haberin kaynağı birkaç kişiyse ve bunlar da Müslüman değillerse o habere değişik yollardan isbatlanmadıkça inanılmaz, hukukî olarak da delil kabul edilmez.

Haberi nakleden kişi habere şâhit olduğu dönemde Müslüman olmayabilir ancak nakil zamanında âdil olması, yani İslâm’ı kabul etmiş olması gerekir. Yukarıda saydıklarımıza ek olarak adâlet, asgari şartlarda; Müslüman kişinin büyük günahlar işlememesi ve küçük günahlardan da kaçınmasını gerektirir. Eğer küçük günahlara düşerse, bunda ısrar etmemesi, tövbe etmesi şartı aranır.

Bu objektif kriterlerin yanında subjektif kriterler de vardır. Meselâ haber nakilcisi ait olduğu toplumun edep dışı kabul ettiği davranışlardan uzak durması gerekir. Kur’an ve Sünnet’de olmadığı gibi bunlara aykırı da değilse, örfe göre bir şey ayıp kabul ediliyorsa, bu kuralı çiğneyen kişinin adaleti o toplum içinde sorgulanabilir.

Habercinin ismi bilinse de yukarıdaki anlamda âdil olup olmadığı bilinmiyorsa hâli meçhuldür ve hâli belli olana kadar haberi yalanlanamayacağı gibi kabul da edilmez. Hâli bilinmeyen kişinin haberi kabul edilmiyorsa, kendisi ve hâli meçhul olan bir kişinin haberinin kabul edilmemesi evladır.

Kişiler toplumun önünde hayat tarzlarıyla âdil olup olmadıklarını ortaya korlar. Zaman, toplumun tanıklığında insanları zor sınavlardan geçirir, böylece insanlar ya güvenirilir ya da güvenilmez olarak şöhret kazanırlar. Toplumun güvenilir dediği kişiler güvenilir kabul edilir. Bununla beraber âdil olan kişilerin bir kişi hakkında âdil olduğuna dair verecekleri tezkiye de onların âdil olarak kabul edilmesini sağlar.

Yukarıdaki açıklamalar hadis ilimlerinde râvide aranan ilk şart olan “adâlet” sıfatına taalluk eder. Her haberci bir râvi olduğundan çağdaş habercilerde de bu şartlar aranırsa haber yapan insan sayısı hemen azalır, haber yapmak en zor mesleklerden biri hâline gelir. Böylece yalan haberciliğin de önemli ölçüde önüne geçilmiş olur.

YENİ AKİT