İnsanlık tarihi boyunca mülksüzleştirme, kılıç zoruyla ya da açık sömürgecilikle gerçekleştirilen cebri bir süreçti; yirmi birinci yüzyılda ise bu süreç, rıza üreten estetik bir illüzyonla, bir nevi "gönüllü kölelik" mekanizmasıyla yürütülmektedir. Bugün geniş kitlelerin mülkiyet hakkı ellerinden alınırken, bu trajik kayıp topluma bir "özgürleşme, hafifleme ve minimalizm" hikayesi olarak sunulmaktadır. Modern insanın önüne konulan "tiny house" fantezileri, "1+1" rasyonalizasyonu ve "hobi bahçesi" romantizmi, aslında derinleşen küresel bir mülksüzleştirme politikasının vitrin süsleridir. Sermayenin bu rafine stratejisi, kitlelerin çaresizliğini gönüllü bir yaşam tarzı seçimi olarak yeniden vaftiz etmektedir.
Modern kapitalizm, yapısal krizlerini aşmak ve sermaye birikimini sürdürmek için tarihinin en sinsi mülksüzleştirme dalgalarını devreye sokmaktadır. Orta ve alt sınıflar için konut ve arsa fiyatlarının erişilemez hale gelmesi, yapısal bir çaresizliği doğurmuş; küresel sermaye ise bu çaresizliği romantize ederek yeniden paketlemiştir.
Arka planda ise BlackRock ve Vanguard gibi devasa küresel yatırım fonları, tek başlarına birer devlet bütçesini aşan finansal güçleriyle küresel piyasayı domine etmektedir. Sadece bu iki aktörün yönettiği varlıkların toplamı 20 trilyon dolar sınırına dayanmıştır. Bu akıl almaz meblağ, Almanya ve Japonya gibi dev ekonomilerin yıllık toplam milli gelirlerinin birleşiminden bile büyüktür. Bu devasa finansal kaldıraç, Wall Street ve küresel sermaye ortaklığıyla doğrudan gayrimenkul ve tarım sektörüne akmaktadır. Kurumsal fonlar ve büyük özel sermaye şirketleri, özellikle gelişmiş ülkelerde satılan her 4 konuttan birini kurumsal yatırımcı olarak kapatmakta; kurumsal ev sahipliğinin yerel kiralık konut piyasasındaki payı belirli büyük metropollerde %25'e kadar ulaşmaktadır. Benzer şekilde, dünyanın en zengin figürleri ve bu kurumsal fonlar milyonlarca dönümlük birinci sınıf tarım arazisini sessizce portföylerine katmaktadır. Bireylere hobi bahçeleriyle sahte bir mülkiyet duygusu verilirken; barınma, gıda, temiz su ve tohum gibi hayatın idamesi için elzem olan stratejik alanlar küresel finans elitlerinin elinde "kenz" edilmekte, yani tekelleştirilerek yığılmaktadır.
Yanis Varoufakis’in "Tekno-Feodalizm" olarak adlandırdığı bu yeni düzende, her şeyin kiralandığı bir "abonelik ekonomisi" hakim kılınmaktadır. "Hiçbir şeye sahip olmayacaksın ve mutlu olacaksın" mottosuyla hareket eden sistem, bireyin aidiyet bağlarını ve fıtratını bozarak onu kalıcı bir evi veya toprağı olmayan küreselleşmiş birer "modern serfe" (topraksız köleye) dönüştürmektedir. Mülksüzleşen kitleler güvencesiz, geleceksiz ve sürekli borç sarmalıyla yaşayan yeni bir alt sınıf oluştururken, toplumsal adaletsizlik geriye dönüşü imkansız bir biçimde derinleşmektedir. Üstelik bu süreç sadece kentlerle sınırlı kalmayıp, "sürdürülebilirlik" kılıfı altında, tarihsel olarak sömürgeciliğe maruz kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri kapsayan Küresel Güney’in tarım alanlarına el konulmasıyla küresel bir gıda ve beka krizini tetiklemektedir.
Bu küresel finansal kuşatma karşısında, ulusal hükümetlerin koruyucu ve düzenleyici kamusal politikaları hayati bir ahlaki ve hukuki bariyer oluşturmak zorundadır. Devletler, barınmayı ve toprağı sadece birer yatırım aracı veya serbest piyasa metası olarak görmekten vazgeçmeli, bu alanları insani birer hak olarak yeniden tanımlamalıdır. İlk adım olarak, BlackRock benzeri devasa fonların ve yabancı kurumsal yatırımcıların konut piyasasına girmesini engelleyen ya da sınırlandıran katı yasal düzenlemeler yürürlüğe konulmalıdır. Çok fazla sayıda konuta sahip olan tekellere yönelik kademeli vergilendirme sistemleri getirilmeli ve kira artışları üzerinde katı tavan fiyat uygulamaları devreye sokulmalıdır.
Aynı kamusal korumacılık, beka meselesi haline gelen tarım arazileri için de acilen uygulanmalıdır. Hükümetler, birinci sınıf tarım topraklarının hobi bahçesi adı altında bölünerek vasıfsızlaştırılmasına veya küresel sermayenin eline geçmesine izin veren yasal boşlukları derhal kapatmalıdır. Yerel çiftçiyi küresel şirketlerin ve tohum tekellerinin insafına bırakmayan doğrudan destekler artırılmalı, tarım arazilerinin yerli ya da yabancı holdinglere satışı tamamen yasaklanmalıdır. Toprağın mülkiyetini ve denetimini halkın elinde tutacak yapısal reformlar yapılmalı, gıda egemenliği ulusal egemenliğin bir parçası olarak güvence altına alınmalıdır.
Tüm bu yapısal önlemler alınırken, mülkiyet hakkının özü zedelenmemeli; elinde kendi arazisi, tarlası olan yerel halka, bu alanlarda insanca yaşayabileceği yasal barınak ve ev yapma imkanı kolaylaştırılarak sunulmalıdır. Kentlerde kutu kutu apartmanların içinde bir nevi hapis hayatı yaşamak istemeyen, toprağına dönmek isteyen sade vatandaşın tarlasına kendi evini yapabilme hakkı, sermayenin "hobi bahçesi aldatmacası" ile karıştırılmamalıdır. Devletin buradaki görevi, küçük toprak sahibinin doğal barınma hakkını engellemek değil, aksine vatandaşı beton hapishanelerden kurtarırken tarım arazilerinin kurumsal şirketler ve kooperatif kılıflı emlak spekülatörleri tarafından talan edilmesini önlemektir.
Küresel kapitalizmin bu acımasız mülksüzleştirme politikalarına karşı, İslam düşünce dünyasının geliştirdiği köklü ahlaki-iktisadi esaslar en güçlü direnç hattını ve çıkış yolunu sunmaktadır. İslam iktisadının temeli olan "Mülkün mutlak sahibi Allah’tır ve servet içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç haline gelmemelidir" (Haşr, 7) ilkesi, bugünün finansal tekelleşmesine karşı duran en büyük adalet manifestosudur. Sezai Karakoç’un, kapitalizmin mülkü putlaştırarak holdinglerin eline teslim ettiği ve kitleleri güvencesiz bıraktığı yönündeki tespiti; Prof. Dr. Sabri Orman’ın piyasaların başıboş bırakılmasının kaçınılmaz olarak servet asimetrisi ve ahlaki çöküş yaratacağına dair teorik uyarıları ve Ali Şeriati’nin insanın kalıcı mülklerinden koparılarak sistemin geçici kiralamalarına bağımlı, nesneleşmiş bir tüketiciye dönüştürülmesini "modern kölelik" olarak tanımlayan sosyolojik eleştirisi tam da bu noktada birleşir. İslam fıkhında su, mera ve ateş gibi hayati kaynakların (müştereklerin) özelleştirilerek tekelleştirilmesinin yasaklanması, mülkiyetin şirketlere devredildiği çağdaş feodalizme karşı, toprağın ve barınmanın bir rant aracı değil, insani birer "emanet" olduğunu hatırlatır.
Bu devasa ve organize kuşatmadan bireysel kaçış yolları aramak yerine, ahlaki ve kolektif bir duruş sergilemek şarttır. Çözüm, sermayenin sunduğu izole hobi bahçelerinde suni bir yalnızlığa çekilmek değil; üretici ve tüketiciyi doğrudan buluşturan adil gıda topluluklarında, helal kazanç odaklı kooperatiflerde ve kolektif mülkiyet modellerindedir. Küresel finans sisteminin faiz ve borç tuzaklarından uzak durmak, ata tohumuna ve fıtrata sahip çıkmak, yerel üretimi ve infak kültürünü desteklemek, abonelik ekonomisinin dayattığı tüketim çılgınlığını reddetmek, modern serfliğe karşı geliştirilebilecek en hayati savunma mekanizmalarıdır. İnsanlık, sistemin sunduğu sahte hafiflik illüzyonundan uyanıp mekanları, toprağı ve yaşamı ilahi adalet temelinde ortaklaşa savunmadığı sürece, kendi mülksüzleşmesinin gönüllü finansörü olmaya devam edecektir.
Nihayetinde, karşımızda duran tablo basit bir emlak krizi ya da geçici bir ekonomik daralma değildir; bu, insanlığın yeni feodal bir karanlığa, fıtrata aykırı bir kölelik düzenine doğru rızasıyla yürütülmesidir. Şirketlerin mülk edindiği, insanoğlunun ise sadece yaşadığı günün kirasını ödediği bir dünya, özgürlüğün değil, mutlak bağımlılığın dünyasıdır. Bu küresel kuşatmayı yarmak, kapitalizmin bize sunduğu mikro kaçış alanlarında saklanarak değil, yaşam alanlarını ve üretim araçlarını adalet, emanet ve hakkaniyet ekseninde yeniden savunmakla mümkündür. Eğer kitleler bu sahte "minimalizm" narkozundan uyanıp hakiki mülksüzleşmeyle yüzleşmezlerse; geleceğin dünyasında mülksüzler sadece evlerini değil, kendi kaderlerini tayin etme ve insanca yaşama hakkını da tamamen kaybetmiş olacaklardır.