Gerçeklere “Veda”…

SÜLEYMAN CERAN

Zülfü Livaneli’nin, kendisiyle yapılan röportajlarda “Sanki bu filmi yapmak için dünyaya gelmişim hissini yaşıyorum” dediği, senaryosunu yazıp yönettiği “Veda”, sonunda gösterime girdi. Buna mukabil, yapımcıların yatırımlarına ve oyuncuların gayretlerine rağmen tatmin edici ürünlerin ortaya çıkmadığı da herkesin malumu. Türkiye kendi yakın/uzak tarihiyle yüzleşmeyi beceremiyor bir türlü. Sinemanın imkânları da bu algının değişmesine, en azından şimdilik müsaade etmiyor anlaşılan.

Daha en başta faulle başlayan bir film “Veda”. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaveri Salih Bozok (Serhat Mustafa Kılıç), büyük vakurla silahını çıkarır, ağır ağır gırtlağına dayar, tam tetiği çekip intihar edecekken kapı tıklar, oğlu gelmiştir. Bozok, silahı çekmeceye koyar, oğluyla konuşur, Mustafa Kemal’in ölmesi durumunda kendisinin de hayatta kalmak istemediğini söyler, öper, sever ve onu okuluna gönderir. Yaver, çocuğunun arkasından uzun uzun el salladıktan sonra Atatürk’ün yatak odasına gider, komada yatmakta olan paşaya dayanmasını, tekrar ayağa kalkacağına inandığını söyler ve odasına döner. Sonrasında derin bir soluk alan Bozok, masasının başına geçip az evvel uğurladığı oğluna mektup yazmaya başlar. Bir nevi hatırat. Film, Bozok’un anılarıyla birlikte ivme kazanarak akar. Yalnız daha filmin başında Salih Bozok’un intihar etmeye kalkışma görüntüsü havada kalır. Salih Bozok oğluyla helalleşmeden, daha mektup bile yazmamışken ve Atatürk’ün öleceğine kesinkes inanmadığı halde senarist tarafından intihara kalkıştırılır. Zira “intihar” dediğimiz fiilin bu aşamaların sonucunda niyete dönüşmesi ve ardından fiile geçmesi gerekirken, estetik ve vurucu bir girişle başlama ihtiyacı, büyük bir mantık hatası ile sonuçlanmıştır.

Mustafa Kemal’in çocukluk sahneleri de pek çok hata ve abartıyla dolu. Eleştirmenlerin de üzerinde durduğu; hocaların kullandığı sarığın küçük Mustafa’ya (Kaan Olcay) da taktırılması, arkadaşlarını korumak için perde arkasında “yobaz” mahalle mektebi hocasından falaka yemesi, ilerleyen yıllarda askeri okula başladığında birdirbir oynamayı kabul edip eğilmeyi reddedecek vakara sahip olması, tek parti döneminin ders kitaplarından fırlayan sahneler sanki. Ya Atatürk ile babasının aynı kişi tarafından canlandırılmasına ne demeli? Kemal Sunal’ın baba ile oğlunu canlandırdığı “Şaban oğlu Şaban” filmleri gibi, komik, gereksiz. Mustafa Kemal’le Ali Rıza Efendi’yi aynı oyuncunun, Sinan Tuzcu’nun oynaması fikri hangi dâhinin acaba? Yok mu Ali Rıza Efendi’yi canlandıracak oyuncu. Ondan geçtik, babasına benzeme algısı yaratacaksanız, sık sık geçmişe dönük baba-oğul diyalogları vermeniz gerekir ki, o da yok. Düzeysiz bir cast seçiminin yapıldığı da aşikâr. Kâzım Karabekir’i Sunay Akın’ın canlandırması, hatta zaferden sonra Mustafa Kemal’in hayal ettiklerini arkadaşlarıyla paylaştığı iddia edilen (bir çok ciddi tarihçi bu toplantının uydurma olduğunu yazar) günlerle alakalı sahnede, İbrahim Süreyya Bey’in yer alması gerekirken Kazım Karabekir’e yer verilmesi, Sunay Akın’ın azıcık daha görünme isteğinden olabilir mi? Küçük bir rolde de -dikkat dağıtıcı bir şekilde- Nebil Özgentürk’ün rol alması da “beni de oynatmazsan küserim bak!” şeklinde verilmiş roller olduğu söylenebilir, bir nevi ahbap-çavuş ilişkisi.

“Molla Zübeyde” olarak adlandırıldığı iddia edilen Zübeyde Hanım’ın geri kafalı, hilafet yanlısı bir insan olarak lanse edilip Ali Rıza Efendi’nin de oğlunu camiye götüren, dua ettiren, sorduğu sorulara ilgi ve şefkatle cevap veren aynı zamanda da askerî okula gitmesini isteyecek kadar ileri görüşlü “ideal baba” profilinin izleyicilere sunulması enteresan. Enteresan çünkü annesine uzak olması gereken Mustafa, ona o kadar düşkün ki! Buna karşılık Mustafa Kemal’in tek bir flash back’de dahi babasını hatırlamaması, o geçmişe telmih yapılmayıp annesi ile ilişkisine dramatik mizansenler kullanılarak artırılması da senaryonun hazırlanış zafiyetlerini ortaya koyuyor. Zübeyde Hanım’ın ikinci evliliğinin aktarılması ve sürgün sonrası yokluk içinde bir camiye sığındığının gösterilmesi, “bakın nasıl tarafsızca doğruları beyazperdeye yansıtıyoruz” intibaı bırakmak için yapılmış sahneler havada kalıyor çünkü başka tespit yer almıyor filmde.

Çanakkale Savaşı’nın geçtiği sahnelerde Mustafa Kemal’in tabancasıyla en önde, sağına soluna bakmadan tam bir cesaretle fırlayıp ordunun ona yetişmeye çalıştığı sahneler de tanrı Atatürk’ün işaretleri. Oysa pek çok tarihçinin de belirttiği gibi, 10 Ağustos 1915’te Conkbayırı’nda Mustafa Kemal, ön saflarda değil, meydanın doğusunda Kördere tarafında korunaklı bir siperden savaşı yönlendirmekte olduğu ve raporlarda sadece saldırı işaretini verdiğinin yazılı olduğunu da buraya not düşmek lazım.

Sonraki sahnelerde yeğeni Fikriye’nin başının Mustafa Kemal tarafından açtırılması ne olacak! Yalnızca çarşafa karşı olduğu izlenimi uyandıran liderin, evde yarım yamalak bile olsa başörtüye tahammül edemeyişinin gösterilmesi de oldukça sembolik. İlerleyen yıllarda çarşaflı Latife Hanım’la evlenecek olan Mustafa Kemal’in bu çıkışı bazı yerlere mesaj gönderme derdinden başka bir şey değil. Baş açma sahnesinin sembolik bir mesaj olduğunu kendisiyle yapılan röportajda söylüyor Zülfü Livaneli. Filme göre doğuyu temsil eden Fikriye’nin çıkarttığı başörtüsü neyi sembolize ediyor? O zaman sormazlar mı batıyı temsil ettiği vurgusu yapılan Latife Hanım’ın Atatürk’ten ayrılması neyi temsil ediyor diye? Doğuda intihar, batıda ayrılık mı verilen mesaj?  Arada kalmışlık hissi mi veriliyor, anlayan beri gelsin. Bu film için de 3 yıldır çok yoğun bir Atatürk okuma dönemi yaptım. Yunan, İngiliz kaynakları gibi birçok değişik kaynaklardan okudum. Karşıt kitapları da okudum ve yanılmadığımı gördüm. Gerçekten de dünya tarihinin en ilginç, karizmatik, büyük liderlerinden biriyle karşı karşıyayız. Öğrendiğim her şey ona olan hayranlığımı biraz daha artırdı.” diyor ya Livaneli, şaşmamak elde değil. Senaryosu, oyuncu seçimi her şekilde dökülen bir filme bu kadar içten övgü, ilginç olsa gerek.

Atatürk için hijyenik ve sessiz bir ölüm tahayyül etmiş Livaneli. Çığlık yok, acı yok, çaresizlik, koşturmaca, karmaşa yok. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” diyen Atatürk’ün defalarca Fransız Doktor Fissenger tarafından karnından aldırdığı sular ve çektiği ızdırap yok. Halk da ortalarda yok, İsmet İnönü de, silah arkadaşları da. Yalnızca Mustafa Kemal var. Tek Adam. Gerçeklerden öte Zülfü Livaneli’nin hayal dünyasını izliyorsunuz; bir çocuk gibi, nasıl görmek istiyorsa öyle işte.

“Mustafa” filmi için 13-16 yaş sınırı getirilmesini isteyenler “Veda” için 7 yaşa kadar sınırın indirilmesinden memnun görünüyorlar. Baştan sonra bir intihar girişimi üzerine kurgulanmış bir film bu kadar küçük çocuklara nasıl izlettirilir? Bu nedenle olsa gerek filmi muazzam bir duygu yoğunluğu içinde izlediğimi itiraf etmeliyim. Çoğunluğu çocuklardan oluşan seyirci kitlesinin üzerini yoğun bir yağ ve mısır kokusu sarmıştı; popcorn. Ya o kola içerken yapılan höpürdetmelere ve fısıltılara ne demeli. Filmin bitmesini dört gözle bekleyen çocuklar annelerinin yanlarında rahat durmuyor kimseye de dirlik vermiyorlardı.

Pek çok eleştiriye muhatap olan Zülfü Livaneli, Vatan Gazetesi’ne verdiği röportajda şu şekilde cevap veriyor olan bitene: “Yani “Atatürk’ün insan yönünü anlatacağız” diye illa bir kusur bulup, ona birtakım zaaflar yamamak zorunda değiliz. Şunu unutmayalım: Bahsettiğimiz kişi, tüm dünyanın hatta düşmanlarının bile saygısını kazanmış, saygıyla anılan biri. Böyle bir insanı anlatırken de olağanüstü özelliklerinin ortaya konması zorunludur. Yoksa dürüst olmazsınız. Nitekim Atatürk’ün ordusunu yendiği Venizelos (Yunanistan eski Başbakanı) bile 1934’te onu Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir. Nazım Hikmet, en övücü şiirini onun için yazmıştır.” Konuşmada geçen “illa bir kusur bulmak”, “zaaflar yamamak” sözcükleri önemli, çünkü bir tabunun resmi. Kendisi Atatürk’ün tabulaştırılmasına karşı olduğunu söylese de yaptığı düpedüz bu. Mustafa Kemal Atatürk’le Türkiye ne kadar tanışıyor/tanıştırılıyor. Eleştirilemeyen, şakaya getirilemeyen -siz Atatürk imajını bir komedi filminde görebilir misiniz? Çarparlar- kusursuzluklara bezenmeye çalışıldıkça halktan uzaklaşan bir fon. Halkla arasındaki mesafe arttıkça başkalarına yaklaştırılan ve kullanılan bir sembol.    

Yönetmenlerde yapımcılarda bir telaş var sanki. Türkiye’de yaşanan açılım ve Ergenekon süreçlerine paralel olarak dayatmacı Kemalist algının zayıflayacağı endişesi birilerini panikle bu yapılmalara itiyor olmalı. Bir hesaplaşma sancısı var sanki. “Dersimiz Atatürk” de “Veda”dan farklı değil. “Masmavi” delici gözlerle bakmak Atatürk için yeterli bulunmamış, Veda’da kahverengi gözlü olan Zübeyde Hanım, “Dersimiz: Atatürk”te mavi lenslerle, filmin orta yerinde bir tanrıça olarak belirmeye çalışmış.

Veda, Zülfü Livaneli’nin hayallerinin filmidir. Yer yer üst düzey oyunculukların sergilendiği, kostümlerin, özgün müziğin, dekorun ve görüntü algısının oldukça başarılı verildiği film, tüm bunlara karşın, ayakları yere basmayan, gerçeklerden uzak, klişe/tanrı Atatürk profili ile baş başa bırakıyor bizi. Belgesel havadan kurtulamayan, ara ara tiyatro havası oluşan film akıcılıktan da oldukça uzak, kurguda kesintiler ve kopukluklar oldukça fazla. Tim Burton’un efsanevi “Büyük Balık” filmindeki kahramanı, Edward Bloom’un anlattıklarına benziyor “Veda”; gerçekle hikâye birbirine karışır ya, filmi izledikten sonra yakın tarih daha bir sise bürünüyor sanki. Artık gerçeklerle hayal iç içe geçiyor. Hiç doğrularla buluşamayacakmışız gibi olumsuz bir hava kalıyor perde kapandıktan sonra. Veda, bu anlamda, kördüğüme dönen Türkiye’nin yakın tarihinden bir ilmek dahi çözmekten uzak, sorunları dondurucuda bırakan bir hayal/kurmaca olarak kalıyor, hepsi bu.