“Genç Cumhuriyet hiç borç almadı, kendi yağında kavruldu“ yalanı…

Tek parti hükûmetleri, üzerinde hiç harb tehdidi olmadığı hâlde, Osmanlı borçlarının çok üzerinde miktarda borç almış, üstelik bunlar randımanlı kullanılamamıştır.

Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci / Türkiye Gazetesi

Tek parti devri, muvaffakiyet, ilerleme ve modernleşme üzerinden takdis edilir (kutsanır). Bu kutsallık, ekonomi gibi teknik bir sahada bile sorgulamayı zorlaştırmıştır.

Türkiye, tek parti devrinde ekonomik manada “kendine yeten ama zenginleşemeyen” bir ülke görüntüsü veriyordu. Müesseseler inşa edildi, ama piyasa inşa edilemedi. Temeller atıldı, ama bina tamamlanamadı. Cumhuriyetin ilk otuz yılı, idealler ile imkânsızlıkların çatıştığı, çetin bir ekonomik imtihandır.

Demokrasinin gelişi ve halkın tek partiden yüz çevirişinin ardında da bu hastalıklı ekonomi ve buna bağlı yolsuzluklarla sefaletler yatar. 1930’da Serbest Fırka’nın kurulması, bu ekonomik manzaranın perdelenmesi maksadıyladır. Nitekim fırka, hükûmete en ağır tenkitlerini ekonomi üzerinden yapmıştır.

Çıplak ayaklı çocuklar

Buna mukabil yeni rejim, Osmanlı’dan enkaz devraldığını her fırsatta dile getirmiştir. Çıplak ayaklı çocuklar, resmî ideolojinin sembolik bir sloganıdır. Hâlbuki Osmanlılar zamanında çarık giyen çocuklar, tek parti zamanında çıplak ayakla gezmiş, ancak 1950’de ayağına lastik ayakkabı bulabilmiştir.

Halkın hayat şartları hep zayıf olmuştur. Evet, zaman icabı bazı iyileşmeler gözükmektedir. Bazı köylere mektep, dispanser, karakol yapılmıştır. Fakat bu “modernleşme” büyük nispette şehir merkezleriyle sınırlı kalmıştır. Köylerin büyük kısmında cumhuriyetin ilk 30 yılında hâlâ altyapı yoktur, elektrik yoktur, yol yoktur, telefon yoktur, hatta su yoktur.

1940'ların sonunda Türkiye'nin %80’i köylerde yaşamaktadır. Hâl böyleyken “çıplak ayaklı çocuklar ayakkabı giydi” gibi ifadeler, sosyal realiteyi yumuşatma ve zafer hikâyesi imal etme gayretlerinden başka bir şey değildir.

Aksaray Gazipaşa Mektebi - 1930

Borç yiğidin kamçısı

İmparatorluk borç aldı da cumhuriyet borç almadı mı? Almaz olur mu? “Genç Cumhuriyet hiç borç almadı, kendi yağında kavruldu” ifadesi hakikat dışıdır. Türkiye her devirde dışarıdan ve içeriden borç almıştır.

Tek parti hükûmetleri, üzerinde hiç harb tehdidi olmadığı hâlde, Osmanlı borçlarının çok üzerinde miktarda borç almış, üstelik bunlar randımanlı kullanılamamıştır. Mamafih Atatürk, bütçe müzakerelerinde bunun, memleketin malî itibarına gösterilen ciddi emniyetin ve haricî siyasetindeki dürüst hareketin tecellisi olduğunu söylemiştir.

1930'da 25 senelik kibrit ve çakmak tekeli mukabilinde bir Amerikan şirketinden %6,5 faizle 21 milyon lira (10 milyon altın dolar) borç alındı. 1931'de Türkiye maliye vekili Şükrü Saracoğlu riyasetindeki bir heyet 50-100 milyon lira arasında bir kredi bulmak üzere Amerika'ya gitti, ama muvaffak olamadı.

1934’te Sovyet Rusya’dan 8 milyon dolar; 1938'de İngiltere'den 16 milyon sterlin; aynı yıl Almanya’dan ise 150 milyon mark borç alındı. Atatürk öldüğünde, dış borç 200 milyon lira civarındaydı. Bu miktar takriben bütçenin %58'ine ve 156 milyon dolara karşılık gelir ki, ABD enflasyon (tüketici fiyat endeksi) baz alındığında, günümüzde yaklaşık 3,5 milyar ila 4 milyar dolar arasındadır.

İmparatorluk borç aldı da cumhuriyet borç almadı mı? Almaz olur mu? “Genç Cumhuriyet hiç borç almadı, kendi yağında kavruldu” ifadesi hakikat dışıdır

Atsan atamazsın...

Azınlıklar, bankacılık, dış ticaret, sanayi, perakende ticaret gibi sahalarda tesirli idiler. Ekseriyetle tahsilli ve tecrübeli bir sınıftı. Bunların tasfiyesi aynı zamanda sosyoekonomik cihetten büyük bir kayıp teşkil etti. Bunlar, hususi sektörün omurgasıydı ve dışlandılar.

Devletçilik ve devletleştirme ağır bir finans yükü getirir. Devletçilik modelinde devlet hem yatırımcı hem işletmecidir. Bu hâl, devamlı bütçe açığına sebep olabilir. Amme kaynaklarının tesirli kullanılmaması hâlinde buhran doğar.

Yatırımların politik tercihlere göre yapılması, ekonomik rasyonaliteyi gölgede bırakır. Mesela zarar eden kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT’ler) uzun vadede devlet bütçesine yük olur. Atsan atamazsın, satsan satamazsın!

1930’larda devlet eliyle kurulan fabrikalar, ilk devirlerde birer efsane gibi görünse de 1940’lara gelindiğinde bu modelin sürdürülebilirliği sorgulanmaya başlanmıştır. Devletin her şeye karıştığı bir ekonomi modeli uzun vadede yatırım vasatını da boğar. Türkiye’de 1930-1950 arasında hususi sektörün gelişememesinin bir sebebi de budur. Devletçilik, bir ideoloji olmaktan öte, zamanla dokunulmaz bir dogma hâline gelmiştir.

O hâlde neden tek parti devri ekonomik sistemi hep bir başarı hikâyesi gibi anlatılmaktadır? Çünkü bu devir, resmî ideolojinin temelini oluşturan “kurucu mitos”u (efsanesi) barındırır. Bu devir ilerleme ve modernleşme üzerinden takdis edilir (kutsanır). Türkiye’nin 1920-1950 devri ekonomi politikalarının sorgulanamaz bir kutsallıkla ele alınması, teknik bir saha olmasına rağmen, gerçeği perdelemektedir.

Cumhuriyetçi ekonomi politikaları yetersiz kaynaklar, az gelişmiş altyapı, global krizler gibi faktörlerle baş etmeye çalışmıştır. Evet, bazı muvaffakiyetler vardır. Ama bunlar sosyal refahı artırmaya yetmemiştir. Reformlar halkın geniş kesimini değil, daha çok modernleşme vitrinini beslemiştir. Bu sistem, tek parti idaresi yıkıldıktan sonra bile, ekonominin yakasını bırakmamıştır.

30 yıllık tek parti devrinde çoğu devlete ait 54 adet fabrika yapılmış veya temeli atılmıştır.

Fabrikalaşma: Bir Osmanlı politikası

İmparatorluğun sanayi mirasına dudak bükenler, cumhuriyetin ilk 15 senesinde 43 tane fabrika kurulduğunu iddia eder. Ekonomisi dışa kapalı, sıkı devletçi, baskıcı, halkın perişan yaşadığı, hürriyet ve demokrasinin bulunmadığı, bütün kaynakların tek parti ve ekibinin elinde olduğu, sadece onları zenginleştirdiği bir zeminde 43 fabrika olsa, ne ifade eder?

Kurulan fabrikaların çoğu halka/hususi sektöre ait olmadığı için, otoriter rejimi güçlendirmekten başka bir işe yaramamış; ancak sebep olduğu buhran, demokrasiye geçiş safahatını hızlandırmıştır. Bu 43 fabrikanın büyük bir kısmı imparatorluktan kalma olup revizyona tabi tutulmuştur. Bir kısmı depo, tersane, baraj, askerî tamirat atölyesi, maden cinsindendir. Çoğunda da sadece temel atılmıştır. 1938-1950 arası 11 fabrika kurulmuştur.

Fabrika yapmak marifet değildir. Bunu eline üç beş kuruş geçen sıradan biri de yapabilir. İş, fabrikayı rantabl bir şekilde devam ettirmektedir. Ham madde pahalı ve imalat masraflı ise, tayyare fabrikası da yapsanız, kapatmaya mecbursunuz. Sonra, “tayyare yaptık, ama bırakmadılar” diye hayıflanmak boştur. Ekonomik faaliyetlere kimse mâni olamaz. Ancak işler, kaidelere göre yürür. Rekabet edemeyen, yenilir.

Kayseri Tayyare Fabrikası

Fabrikalaşma Osmanlı ülkesinde XIX. asırda kesif bir şekilde yürütülen politikaydı. Sanayi istatistiklerine göre 1915 senesinde İstanbul’da 149, İzmir’de 61 ve diğer şehirlerde 73 olmak üzere 283 fabrika vardır. Bunların beşte biri devlete aittir. Şahıslara ait olanların da beşte biri Müslümanlara aittir. Küçük imalathane ve atölyeler bu rakama dâhil değildir. Bu fabrikalarda grev hakkına sahip 15 bin işçi çalışmaktadır.

Yüzlerce fabrika ve ekonomik müessese yeni rejime intikal etmişti. İmparatorluk devam etseydi şüphesiz bunlara yeni fabrikalar eklenecekti. 30 yıllık tek parti devrinde ise, çoğu devlete ait 54 adet fabrika yapılmış veya temeli atılmıştır.

***

1-Ankara fişek fabrikası (1924), 2-Gölcük tersanesi (1924), 3-Şakir Zümre fabrikası (1925), 4-Eskişehir hava tamirhanesi (1925), 5-Alpullu şeker fabrikası (1926), 6-Uşak Şeker Fabrikası (1926), 7-Kırıkkale mühimmat fabrikası (1926), 8-Bünyan dokuma fabrikası (1927), 9-Eskişehir kiremit fabrikası (1927), 10-Kırıkkale elektrik santrali ve çelik fabrikası (1928), 11-Ankara çimento fabrikası (1928), 12. Ankara havagazı fabrikası (1929), 13-İstanbul otomobil montaj fabrikası (1929), 14-Kayaş kapsül fabrikası (1930), 15-Nuri Killigil tabanca, havan ve mühimmat fabrikası (1930), 16-Kırıkkale elektrik santrali ve çelik fabrikası (1931), 17-Eskişehir şeker fabrikası (1934), 18-Turhal şeker fabrikaları (1934), 19-Konya Ereğli bez fabrikası (1934), 20-Bakırköy bez fabrikası (1934), 21-Bursa süt fabrikası (1934), 22-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934-temel), 23-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934-temel), 24- Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934), 25-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934), 26-Isparta Gül Yağı Fabrikası (1934), 27-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Siloları (1934), 28-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935), 29-Kayseri Bez Fabrikası (1934-temel), 30-Nazilli Basma Fabrikası (1935-temel), 31-Bursa Merinos Fabrikası (1935-temel), 32-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935-temel), 33-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935), 34-Ankara Çubuk Barajı (1936), 35-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936), 36-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936), 37-Malatya Sigara Fabrikası (1936), 38-Bitlis Sigara Fabrikası (1936), 39-Malatya Bez Fabrikası (1937-temel), 40-İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası (1934-temel), 41-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937-temel), 42-İzmir Klor Fabrikası (1938-temel), 43-Sivas Çimento Fabrikası (1938-temel) 44-Sivas demiryolu fabrikası (1939), 45-Malatya iplik fabrikası (1939), 46-Tekirdağ şarap fabrikası (1939), 47-Sivas çimento fabrikası (1943), 48-İzmit klor alkali fabrikası (1944), 49-İzmit selüloz ve kâğıt fabrikası (1944), 50-Adapazarı zirai alet fabrikası (1944), 51-Etimesgut uçak fabrikası (1945-temel), 52-Elâzığ Tekel şarap fabrikası (1945), 53-Rize çay fabrikası (1947), 54-Filyos Sümerbank tuğla fabrikası (1949).

Yorum Analiz Haberleri

Osmanlı'da Ermeni milliyetçiliğinin yükselişi
Savaş, din ve siyaset: Papa-Trump gerilimi
Narin davası ve yargıya güven
AB’nin destek vermesi gereken esas inanç araştırması…
İsrail'in Türk Mimarları: Jön Türkler Sultan Hamid'i devirdi, Filistin'i Yahudilere verdi!