Gazze'den kaçtılar. Şimdi başka bir yerde kapana kısıldılar

Filistinliler için yerinden edilme sınırda bitmiyor. Devam ediyor. Uyum sağlıyor. Yeni yasal biçimlerde, yeni ekonomik baskılarda, yeni toplumsal bölünmelerde yeniden ortaya çıkıyor.

Dr. Oroub El-Abed / Middle East Monitor

Dünya basını İsrail ile İran arasında tırmanan gerginliğe odaklanırken, başka bir hikâye sessizce gözden kayboluyor. Göz ardı edilen sadece Gazze’deki yıkım değil; oradan ayrılmayı başaranların kaderi de öyle. Bombalardan kaçtılar, ancak yerinden edilme kaderinden kurtulamadılar.

Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri ve ötesinde, binlerce Gazze sakini şu anda ne sığınak ne de geri dönüş olan bir durumda yaşıyor. Onlar ölüler arasında sayılmıyor, yaşayanlar arasında da tam olarak tanınmıyorlar. Varlıkları geçici, yasal durumları belirsiz, gelecekleri askıda. İnsani yardım politikasının nadiren kabul ettiği bir alanda var oluyorlar: yerleşim yeri olmadan hayatta kalmak.

Gazze’nin yıkımı hakkında çok şey söylendi. Yıkılmış binaların, aşırı kalabalık çadırların ve açlık çeken ailelerin görüntüleri küresel medyada yaygın olarak dolaşıyor. Tıbbi tahliyeler hakkında da sınırlı haberler var: yurtdışına nakledilen yaralı çocuklar, acil bakım gören hastalar. Ancak bu parçacıkların ötesinde çarpıcı bir sessizlik var. Ayrılanlar hakkında ne biliyoruz?

2023 yılının sonlarından bu yana, binlerce Filistinli olağanüstü koşullar altında Gazze’den ayrıldı; kimileri tıbbi tedavi için, kimileri ise aracılar, bağlantılar ya da salt şans sayesinde sağlanan çaresiz çözümler yoluyla. Ayrılmak nadiren bir tercih meselesi oldu. Bu, çoğu zaman ateş altında, hayatlarını kurtarma umuduyla gerçekleştirilen acil bir eylemdi. Ancak tüm aile üyelerini kapsamayan bu ayrılışın bir bedeli vardı: maddi, sosyal, ailevi ve varoluşsal.

Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri ve ötesinde, binlerce Gazze sakini şu anda ne sığınma ne de geri dönüş sayılabilecek bir durumda yaşıyor. Onlar ölüler arasında sayılmıyor, yaşayanlar arasında da tam olarak tanınmıyorlar.

Birçoğu için Mısır'a geçmek, kişi başına birkaç bin dolara varan ödemeler gerektiriyordu. Aileler altınlarını sattı, büyük miktarda borç aldı ve nesiller boyunca biriktirdikleri tasarruflarını tüketti. Aslında hayatta kalmak bir meta haline gelmişti. Hareketlilik, felaketin eşiğinde satın alınan bir ayrıcalık haline geldi. Ödeyebilenler gitti; ödeyemeyenler kaldı. Ancak çıkmayı başaranlar için bile varış, güvenliğe dönüşmedi, aksine belirsizlik olarak görüldü.

Çoğu kişi, istisnai veya geçici şartlarla, bazen de tıbbi vize, kısa süreli izinler ya da uzun vadeli istikrar sağlamayı amaçlamayan gayri resmi düzenlemeler yoluyla ev sahibi ülkelere giriş yaptı. Aylar yıllara dönüştükçe, birçoğu kendilerini düzensiz statüye kayarken buldu. Belgelerinin süresi doldu. İdari açıdan varlıkları görünmez hale geldi. Ne yerleşik ne de ziyaretçiler!

Bu hukuki belirsizlik, ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Tanınmış bir ikamet statüsü olmadan temel hizmetlere erişim ciddi şekilde kısıtlanmaktadır. Çocuklar okula kaydolmakta zorluk çekmektedir. Aileler sağlık hizmetlerine güvenilir bir şekilde erişememektedir. Resmi istihdam büyük ölçüde ulaşılamaz durumdadır ve bu da birçok kişiyi güvencesiz kayıt dışı işlere itmektedir. Seyahat etmek imkânsız hale gelmektedir. Bir ev kiralamak veya banka hesabı açmak gibi işlemler bile bürokratik bir engele dönüşebilmektedir.

Acil müdahaleye dayalı insani yardım sistemi, bu uzun süren duruma büyük ölçüde uyum sağlayamamıştır. Tıbbi tahliye edilenler tedavi görebilir, ancak onlara eşlik eden aile üyeleri genellikle bakım kapsamı dışında kalır. Bir çocuk ameliyat edilebilir; bir ebeveyn ise herhangi bir resmi destekten mahrum kalabilir. Bireysel vaka ele alınır, ancak aile birimi parçalanır. Politika açısından tahliye, bir son nokta olarak ele alınmıştır. Gerçekte ise bu, başka bir tür yerinden edilmenin sadece başlangıcıdır.

Birçok kişi için Mısır'a geçmek, kişi başına birkaç bin dolara varan ödemeler gerektiriyordu. Aileler altınlarını sattı, büyük miktarda borç aldı ve nesiller boyunca biriktirdikleri tasarruflarını tüketti. Aslında, hayatta kalmak bir meta haline geldi. Hareketlilik, felaketin eşiğinde satın alınan bir ayrıcalık haline geldi.

Gazze halkı için bu kopuş özellikle ağırdır; zira kaybedilen sadece toprak değil, aynı zamanda iç içe geçmiş yakın ilişkilerden oluşan köklü bir sosyal dünyadır. Gazze, yıllarca süren kuşatma ve yoksunluğa rağmen, akrabalık, karşılıklı yardımlaşma ve toplumsal destekten oluşan yoğun ağları sürdürmüştür. Mesafeler kısaydı; ilişkiler samimiydi; hayatta kalma çabası kolektifti.

Bu tür bağlamlarda, o yerde güven, karşılıklılık ve ortak normlar yoluyla oluşturulan sosyal sermaye, gayri resmi bir refah sistemi işlevi görür. Bu, gelirin tek başına sağlayamayacağı şekillerde kırılganlığı azaltmıştı. İnsanlar Gazze'den ayrıldıklarında, sadece bir evlerini kaybetmezler. Hayatı, ne kadar kısıtlı olursa olsun, yaşanabilir kılan sosyal altyapıyı da kaybetmiş olurlar.

Bunun yerine, yakın zamanda kanserden vefat eden bir Gazzeli gazetecinin tasvir ettiği gibi, “Gazze akvaryumunun dışında” karşılaştıkları şey, yabancı kuralların hüküm sürdüğü büyük kapitalist, parçalanmış kentsel ortamlardır. Tanıdıklığın yerini anonimliğin aldığı, hayatta kalmanın ise hiç hazırlıklı olmadıkları bürokratik sistemler, işgücü piyasaları ve mali baskılarla başa çıkmaya bağlı olduğu şehirler. Bu geçiş genellikle “uyum” olarak tanımlanır. Oysa bu, uyumdan çok uzaktır.

Yurtdışındaki Gazzeliler, acımasız bir ekonomik ortamda hayatta kalmayı hızla öğrenmek zorundadır: kira, ulaşım masrafları, vize düzenlemeleri, vize süresini aşma, eğitim sistemleri ve dalgalanan para birimlerini anlamak gibi. Kısıtlı işgücü piyasalarında gelir kaynağı ararken, hızla eriyen birikimlerini idare etmeleri gerekmektedir. Travma, keder ve belirsizlikle boğuşurken dayanıklılık sergilemeleri gerekmektedir. Hâlâ krizin ortasında olmalarına rağmen yeniden inşa etmeleri beklenmektedir.

İşte bu noktada, baskın anlatılar yanıltıcı hale geliyor. İnsani yardım söylemlerinde sıklıkla başvurulan dayanıklılık kavramı, yapısal kısıtlamaları gizleyerek sorumluluğu bireylere yükleme riski taşıyor. Bu kavram, uyum sağlamanın haklara erişimden ziyade çaba meselesi olduğunu ima ediyor. Ancak yasal tanınma olmadan dayanıklılık da olamaz. İstikrar olmadan yeniden inşa da olamaz.

Daha büyük tehlike ise, bu uzun süreli geçicilik durumunun normalleşmesidir. Gazzeliler hayatta tutuluyor, ancak bir yere ait olmalarına izin verilmiyor. Barındırılıyorlar, ancak durumları yasallaştırılmıyor. İnsani yardım vakaları olarak görünürler, ancak hak sahibi bireyler olarak tanınmıyorlar. Ve evlerine dönmek için beklemeleri gerekiyor, ama onları geri kabul edecek bir ev var mı?

Bu, Filistinlilerin yaşadıkları bağlamda yeni bir durum değildir. Bu durum, kısmi dâhil edilme ve kalıcı belirsizlikle tanımlanan uzun bir yerinden edilme tarihini yansıtmaktadır; vatandaşlıksız hareketlilik, korumasız sığınma, haklardan yoksun varlık. Yeni olan ise, bu durumun bugün yeniden üretilme biçiminin ölçeği ve aciliyetidir.

Uluslararası toplum, ihtiyaç sahiplerinin Gazze'den çıkışını kolaylaştırmaya, tıbbi koridorlar için müzakere etmeye, tahliyeleri koordine etmeye ve bireysel başarı öykülerini öne çıkarmaya odaklanmıştır. Ancak, insanların sınırı geçtikten sonra ne olacağına çok daha az dikkat edilmiştir. Ya da hastanelerde tıbbi tedavileri sona erdikten sonra ne olacağına.

Yasal statülerinin sistematik olarak takip edilmesi çok azdır. Acil bakımın ötesinde eğitim veya sağlık hizmetlerine erişimi sağlamak için çok az koordinasyon vardır. Ayrılmalarının beraberinde getirdiği maddi yoksulluğa da pek dikkat edilmiyor. Ve durumlarının düzeltilmesi, ailelerin bir araya getirilmesi veya ileriye dönük hareketlilik için yollar yaratma konusunda da çok az çaba gösteriliyor. Bunun yerine, yurtdışındaki Gazzeliler, genellikle bilgi, destek veya koruma olmadan, karmaşık sistemlerde kendi başlarına yolunu bulmaya çalışmak zorunda kalıyor. Bu da dağınık bir nüfus, parçalanmış aileler, ekonomik sıkıntılar, hukuki belirsizlik ve sosyal kayıp yaratıyor.

Gazze halkı için bu kopuş özellikle ağırdır; zira kaybedilen sadece toprak değil, aynı zamanda iç içe geçmiş yakın ilişkilerden oluşan köklü bir sosyal dünyadır. Gazze, yıllarca süren kuşatma ve yoksunluğa rağmen, akrabalık, karşılıklı yardımlaşma ve toplumsal destekten oluşan yoğun ağları sürdürmüştür.

Öte yandan, kamusal söylemde ayrılma genellikle bir kaçış olarak çerçevelenir; sanki Gazze’den ayrılmak bir fırsatmış gibi. Bu, derin bir yanlış yorumlamadır. Çoğu kişi için ayrılmak stratejik bir karar değil, yakın bir tehlikeye karşı zorunlu bir tepkiydi. Bu, yeni bir hayata giden bir yol açmadı. “Her zaman ziyaret etmeyi hayal ettiğim bu geniş alanda olmama rağmen kendimi sakat hissediyorum, Gazze’de olmayı tercih ederim,” dedi, ev sahibi ülkelerden birindeki bir hastanede üç ay geçiren ve bugün kiralık bir daire bulup geçimini sağlamak için mücadele eden yaralı bir Gazze’li fotoğrafçı. Onun tıbbi yolculuğu, yeni bir tür yerinden edilme sürecini başlattı. Öyleyse asıl soru, kaç Gazze sakininin ayrılmayı başardığı değil. Onların şu anda hangi koşullarda yaşadıkları ve bu durumun ne kadar süreceği.

Çocukları okula gidebiliyor mu? Aileler acil durum tedavisi dışında sağlık hizmetlerine erişebiliyor mu? Yasal olarak çalışabiliyorlar mı? İkamet statülerini yenileyebiliyor, seyahat edebiliyor ya da akrabalarıyla bir araya gelebiliyorlar mı? Yoksa sonsuza dek idari bir belirsizlik içinde kalmaya mahkûm mu? Bu sorular, sadece ev sahibi ülkelerden değil, tahliyeyi insani bir başarı olarak sunan uluslararası aktörlerden de acil olarak ele alınmayı gerektiriyor. Zira yasal yollar ve sürdürülebilir destek olmadan tahliye, bambaşka bir şeye dönüşme riski taşıyor: Gazze krizinin dışa yansıtılması. Acı çözülmez; sınırların ötesine yeniden dağıtılır. Ve belki de bu yüzden bu Gazzeliler hakkında çok az şey söyleniyor. Onlar egemen anlatıya uymuyorlar. Ne Gazze'nin içindeler ne de sonuçlarının tamamen dışında. Siyasi açıdan sakıncalı ve analitik açıdan rahatsız edici bir ara alanda bulunuyorlar.

Filistinliler için yerinden edilme sınırda bitmiyor. Devam ediyor. Uyum sağlıyor. Yeni yasal biçimlerde, yeni ekonomik baskılarda, yeni toplumsal bölünmelerde yeniden ortaya çıkıyor. Gazze'den ayrılanlar, yerinden edilme durumunu geride bırakmadılar. Onu yanlarında taşıdılar.

* Dr. Oroub El-Abed, Filistin’deki Birzeit Üniversitesi’nin uluslararası göç ve mülteciler programında doçent olarak görev yapmaktadır.

Filistin Haberleri

Dışişleri'nden İsrail'in idam kararına tepki
Gazzelilerden İsrail'in idam yasasına karşı "Filistinli esirleri yalnız bırakmayın" çağrısı
Siyonist polis, idam cezasını protesto eden göstericilere müdahale etti
Siyonist İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan "idam yasasına" uluslararası alanda tepkiler yükseldi
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi, Gazze ve Batı Şeria ile dayanışma için Paskalya kutlamalarını sınırlandırdı