İngiliz gazeteci ve yazar Simon Kuper, 1990'ların başında 22 farklı ülkeyi gezerek futbol üzerine yaptığı araştırmayı Futbol asla sadece futbol değildir isimli kitapta yayımladı.
Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere futbolun bir sportif müsabaka olmasının ötesinde; siyaset, milliyetçilik, ekonomi gibi olgularla nasıl iç içe geçtiği anlatılmaktadır.
Futbol müsabakalarının futbolu aşan bu “fazlalık” boyutuna yönelik saptamalar yeni değildir.
Diktatör Franko’ya atfedilen “Stadyum büyük bir beşiktir; kitleleri orada uyuturum.” Sözü meşhurdur. Gerçekten de Franko dönemi İspanya’sında futbol, kitleleri depolitize eden önemli bir araç olarak işlev gördü.
Aynı şekilde Portekiz’i 1932-1968 yılları arasında yöneten diktatör Salazar ile özdeşleşen 3F (Futebol / Fado / Fatima) formülü; otoriter bir rejimin toplumu kontrol altında tutmak için kitle kültürünü nasıl kullandığının en çarpıcı örneklerinden biridir.
Sol ideolojilerde futbol; Marx’ın “afyon” metaforu çerçevesinde, Gramsci ve Althuser gibi Marksist hegemonya teorisyenlerinden mülhem bir anlayışla; modern iktidarların kültür, eğitim, spor, medya gibi kurumları toplumsal rıza üretmek amacıyla kullandıkları bir hegemonya aracı ve ideolojik aygıt olarak değerlendirilmiştir.
İslam anlayışında ise bir spor olarak futbolun kendisi (bizatihi) haram ya da sakıncalı görülmez. Spor; bedeni güçlendirmesi, disiplin kazandırması ve sosyalleşmeye katkı sunması bakımından teşvik edilir. Ancak bahis, kumar, şike, haksız kazanç, fanatizm, asabiyet, küfür, şiddet ve taşkınlık gibi dolaylı (ligayrihi) sebeplerle meşruiyetine halel gelmektedir.
Futbol, kimlik ve kültür
Siyasi boyutuna ilave olarak futbolun kültür ve kimlik üzerindeki etkisi yadsınamaz. Modern dünyada ideolojilerin etkisinin azalması ve ulus, cemaat, akrabalık hatta aile gibi bağların zayıflamasına mukabil futbol, hala bir kolektif kimlik üretim alanı olma vasfını korumaya devam etmektedir. Dolayısıyla bu anlamda futbol kulüpleri insanın aidiyet ihtiyacını karşılayan modern birer cemaat işlevi görmektedir.
Futbolun aynı zamanda etnik, dini, mezhepsel veya sınıfsal sebeplerle toplumların sinir uçlarına temas eden duygusal bir aidiyet boyutu vardır. Bazı takımlar; bir spor kulübü olmanın ötesinde bastırılmış duyguların, sindirilmiş kimliklerin veya siyasal temsiliyetin simgesidirler.
Barcelona’nın Katalan kimliğini temsil algısına mukabil, Real Madrid’in merkezi İspanyol devletini temsil eden tarihsel algısı, İskoçya’da Celtic ile Rangers arasındaki mücadelelerin Katolik-Protestan rekabetinin bir devamı olması, Arjantin’de Boca Junior – River Plate rekabetinin sınıfsal bir karşıtlık üzerinden taraftar bulması, futbolun kültür ve kimlik üzerindeki etkisine dair çarpıcı örneklerdir.
Türkiye’de Amedspor etrafında yaşanan gerilim ve tartışmalar da bu bağlamda okunmalıdır. Amedspor’un süper lige yükselmeyi garantilemesiyle birlikte Diyarbakır’da yaşanan coşku ve sevinç; herhangi bir sportif başarıdan çok daha öteydi.Karşıt tepkiler de aynı şekilde ölçüsüzdü.
Evet, spor müsabakalarında holiganizm ve şiddet hareketleri alışık olmadığımız şeyler değil. Aynı şekilde Fenerbahçe – Galatasaray örneğinde olduğu gibi rekabet ve taraftarlık işin doğasında vardır.
Ancak, hayatında hiç futbol maçı izlememiş 70 yaşındaki yaşlı bir teyzenin elinde Amedspor bayrağıyla meydanda sevinç gösterisinde bulunmasının altında yatan sosyal ve psikolojik motivasyonun kaynağı çok farklıdır. Zira bir rekabetin etnik, sınıfsal, dini veya mezhebi bir zeminden beslenmesi işin rengini büsbütün değiştirmektedir.
Amedspor tartışması: Kimlik, hafıza ve refleks
Amedspor’un Süper Lig’e yükselişinin, bir sportif başarıdan daha fazlasını tetiklediğine kuşku yoktur.
Bir taraf için Amedspor, Kürt kimliğinin görünür olduğu bir temsil alanıdır. Karşı taraf için ise Amedspor; bölücü ve yıkıcı bir tehdit olarak algılanmaktadır. “Beyaz Toros” ve “Yeşil” posterlerinin tribünlerde dolaşıma sokulması, bu tehdit değerlendirmesinin en provakatif örneğidir.
Birilerinin Amedspor üzerinden yeni faylar ve gerilimler üretmek isteyeceğine şüphe yok. Özellikle sosyal medyada Amedspor karşıtlığı veya taraftarlığı üzerinden yapılan kimi paylaşımlara dikkatle bakıldığında bu zeminin çift taraflı olarak istismar edilmek istendiği açıktır.
İmparatorluk bakiyesi bu topraklarda Kürtlük vurgusunun bölücü ve ayrıştırıcı; Türklük vurgusunun ise birleştirici ve bütünleştirici olduğu iddiası büyük bir yanılgıdır.Türkçülük ve Kürtçülük hamaseti; birbirlerinin değirmenine su taşıyan iki kötülük odağı olarak işlev görmektedir.
Dahası, Amedspor’u öteki olarak kodlayan bir zihin yapısı, “tehlike” olarak dikkat çekmek istediği tüm risklerin toplamından daha fazla hasar oluşturma potansiyeli barındırmaktadır.
Dolaşıma sokulan bütün spekülasyonlara rağmen Amedspor Süper Lig’e yükseldi ve sınavın birinci etabı başarıyla geçildi ancak asıl sınav henüz bitmedi. Bu sınav, süreci yönetme becerisi çerçevesinde hassas bir çizgi üzerinden ilerlemeye devam edecek. Bir diğer ifadeyle; bu mesele Türkiye’nin sinir uçlarından biri olmaya devam edecek.
Kolluk güçlerinin kendi ülkesinin (Senegal) bayrağını taşıyan Amedspor futbolcusu Mbaye Diagne ile girdiği diyalog, bunun en tipik göstergesidir.
Sorun yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Modern dünya, farklılıkları taşıyabilecek ahlaki ve siyasal bir zemin üretmekte giderek daha fazla zorlanıyor. Çünkü modern ulus-devlet aklı, çoğu zaman çeşitliliği bir zenginlikten çok kontrol edilmesi ve biçimlendirilmesi gereken bir aykırılık olarak gördü. Oysa bu coğrafyanın kadim kültürü; farklı aidiyetlerin adalet, sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşayabildiği toplumsal formlar üretmişti.
Geçmişte bu ülke, farklılıkları bastırarak birlik oluşturmaya çalıştı; dini, etnik ve mezhepsel kimlikleri sindirerek ve asimile ederek toplumsal bütünlüğü koruyabileceğini düşündü. Ancak bu baskı ortamından geriye kırgınlıklar, travmalar ve birbirine yabancılaşmış hafızalar kaldı.
Oysa toplumlar, farklılıkları taşıyabilecek bir hukuk, ahlak ve adalet fikri geliştirebildikleri oranda güçlenirler.
Aynı kıbleye bakan, aynı değerlere sahip ve aynı tarihin içinden geçen insanların birbirini hâlâ bir “öteki” olarak görmesi, belki de bu ülkenin hâlâ çözülememiş en derin sancısıdır.