Sibel Eraslan / Star
Eve dönemeyen çocukların coğrafyası…
Amerika'nın, Tahran'da küçük kızların gittiği ilkokulu iki kere vurduktan sonra, insanlık tarihine söyleyecek bir sözü kalmamıştır. Hele yan yana açılmış o 168 tane küçük kabri gördüğünüzde, insan hakları söylevinin boş bir tantana hatta İsrail'in haklarından ibaret olduğunu anlıyor insan. Gazze'deki soykırımdan itibaren o kadar çok çocuk öldü ki buralarda, evlerine geri dönemedi onlar, geride ne evleri, ne tarihleri kaldı!
Oysa evlerine dönemeyen çocukların da bir tarihi vardır. Biz onları Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da, Yemen'de, Gazze'de, Batı Şeria'da, Ramallah'ta gördük. Evleri, okulları yıkılmış, anne-babaları öldürülmüş, paramparça edilmiş çocuklardı onlar... Kimsenin sizi merak etmediği, kimsenin sizi özlemediği bir çocukluk düşünün, coğrafyamızdaki en ağır sonuçlar tek başına bırakılmış çocuklarındır, çünkü onların ne dönecek evleri, ne dönecek anneleri vardır... Onların tarihlerini kim yazacak?
Oysa sıradan insanların da bir tarihi vardır... Kâtiplerin çokça önemsemeyerek, hatta ikincil bile bulmadığı, kayda geçmemiş, belgelenmeye layık bulunmamış veya unutulmuş, bulutsu, bir başka tarihtir o... O bulutsuluğun içinde milyonarca çocuğun anlatılmamış ve kayda geçmemiş hayat hikayeleri var...
Her çocuk evine dönmek ister. Ev ise annedir her zaman. Kız kardeşimle birlikte musalla taşına yatırdığımız annemin saçlarını son kez yıkarken, o veda gününde, küçük birer kıza dönmüştük sanki... Annemizin son yüzünü hiç unutmamak için, sınavdan önce dersini bir kere ve bir kere daha ezberlemeye çalışan hafızlar gibiydik... Az evvel yağmurda ıslanmış buğday başaklarının üstünden neşeli çocuklar geçiyormuş gibiydi sanki her yanı sarmış o koku, annelerin son kokusu... O koku uçarsa şayet, yitip giderse, bir daha yolumuzu bulamayacağımızdan korkuyorduk üç kardeş... Çünkü anne, ev demekti...
Ne düşünüyorlar, Gazze'de enkazların altından çıkartıldıklarında tiril tiril titreyen çocuklar. Ne düşünüyorlar, yıkıntıların arasında nereye koştuklarını bile bilmeyen savaşın o küçük mağlupları. Anne yok, ev yok, bombardıman var, ateş var, kan var...
Annesini vurduğunuzda çocuğun, ayaklarını bastığı toprak çalkalanıyor, vatanı gidiyor elden. Kayboluyor çocuk... Boşluk annesizlik, boşluk yurtsuzluk, boşluk tarihsizlik gibi yıkılıyor başına çocuğun. Annesi öldürüldüğünde çocuk, bir daha eve dönemeyeceğini zannediyor.
Kendisine bir durak, bir başlangıç, bir tarih ararken, amaçsızca bakıyor dünyaya...
Oysa anne varoluş bilincidir çocuğun, tarihidir. Karanlık ve soğuk bir gecede, bacası tüten, penceresinden ışık sızan uzaktaki evdir tarih, çünkü o ışık ve sıcaklıktır anne... Yağan karın, yağmurun, ısıran ayazın altında çadırlara sığınmak değildir çocukluk... Çocukluk eve geri dönebilmek, içeri girebilmek, ısınmak, yatışmak, dâhil olmak, ait hissetmek, kavuşmaktır...
Sadece milletlerin şaşalı geçmişlerini kayda geçirmek için akmaz tarih... Küçüklerin de tarihi vardır. İsrail'in terörize ettiği coğrafyamızdaysa çocukların tarihi ne yazık ki yazılamıyor. Gazze'de, Ramallah'ta, Batı Şeria'da, Lübnan'da, İran'da onların hayat hikayelerinin tüm renkleri solduruluyor. İsrail, çocukları öldürürken, insanlığın geleceğini de tehdit ediyor.
Gecenin solgun, kırılgan, fersiz fenerleri eşliğinde yan yana kazılan 168 küçük mezar, 168 kız çocuğunun sessiz kabri, tarihsizliğimizi de yüzümüze vuruyor aslında.
Karşımızda çocuk karşıtı bir kötülük duruyor.
Kapkaranlık...