Eşyanın esiri değil emiri olmak: Teknoloji ve denge

Osman Nuri Topbaş, felaha eren müminlerin boş ve faydasız işlerden yüz çevirdiğini hatırlatarak, günümüzün en büyük imtihanı olan dijital ekranlara karşı denge uyarısında bulunuyor.

Osman Nuri Topbaş / İslam ve İhsan

Zamanımızı Yutan Ekranlara Karşı Bir Mü’min Ne Yapmalı?

Rabbimiz Mü’minûn Sûresi’nde felâh bulan yani ebedî kurtuluşa eren mü’minlerin vasıflarını zikrederken evvelâ onların namazlarını huşû içinde kıldıklarını haber veriyor bizlere.[1] Hemen akabinde de şöyle buyuruyor:

“Onlar ki boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde:

“Lüzumsuz şeyleri terk etmesi, kişinin iyi bir müslüman oluşundandır.” buyuruyorlar. (Tirmizî, Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12)

Tabi bu ifadelerden, elektronik cihazların faydasız, gereksiz, hattâ zararlı olduğu mânâsı aslâ çıkarılmamalıdır. Zira şu an bir telefon vesîlesiyle, dünyanın neresinde olursa olsun dost ve akrabalarını arayıp hâl-hatır sorarak gönül alabiliyor insanlar. Yine dînî bilgi noksanlıklarını bu hususlarda çekilmiş videoları izlemek, kitapları taramak sûretiyle giderebiliyorlar. İslâmî konularda yapılan paylaşımlar da bir nevî tebliğ ve irşad hizmetine vesîle olabiliyor. Gündelik hayattaki faydalarını da göz önünde bulundurunca elektronik cihazların ne büyük bir nîmet olduğu âşikâr.

SINIR YOKSA SORUN VAR

Diğer taraftan bir genç, muhatap olduğunda ekrana bağımlı bir hâle gelip kendisine bir sınır koyamıyorsa, Allâh’ı ve âhireti unutacak derecede câzibesine kapılıp meselâ namazlarını ihmâl veya terk ediyorsa, vazife ve mesʼûliyetlerini unutuyorsa, kalbin iffet perdesine zarar verecek mecrâlara dalıyorsa, ki kalp kaydığı zaman onunla beraber bütün uzuvların da iffeti bozuluyor, işte o zaman büyük bir fitne ve hüsran sebebine dönüşüyor bu cihazlar.

Meselâ bir ilacın hastaya şifa olabilmesi için evvelâ dozajının çok iyi ayarlanmış olması gerekir. İlacın terkibinde bulunması gereken maddeler gereğinden fazla veya eksik olursa, yahut ilaç hastaya haddinden fazla veya eksik verilirse, o kişiye şifa olacağı yerde ya faydasız ya da zararlı olur. Yani bir ilaç bile şifa olacakken zehre dönüşebiliyor.

Dolayısıyla bir mü’min, teknolojik cihazlar başta olmak üzere, bütün eşya ile münâsebetinde dengeyi iyi ayarlamalıdır. Eşyanın esiri değil emiri olmalıdır. Sahibi olduğunu zannettiği varlıklara bağımlı hâle gelmekten kendini korumalıdır.

MÜ'MİNİN KENDİ GÜNDEMİ OLMALI

Ayrıca mü’minin, Allâh’ın rızâsını kazanmak maksadıyla dâimâ kendi gündemleri olmalı. Fakat ekrana hipnoz olmuşçasına dalıp giden biri, farkında olmadan gönül dünyası katranlaşmış insanların gündemlerinde kaybolabilir. Bir müddet sonra da onlarla zihnen ve fikren beraberlik içine girer. Bu menfî hâl de onun gönül dünyasına âdeta zehir saçar.

Âyet-i kerîmede:

“Göğü (Allah) yükseltti ve mîzânı (dengeyi, ölçüyü) koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (er-Rahmân, 7-8) buyruluyor. Bir mü’min de kâinattaki bu ilâhî nizâma kalben iştirak edip bir denge insanı olacak. Bu denge, hayatının tamamını tanzim edecek.

Diğer taraftan, bir müslümanın boş vakti de olmayacak. Müslüman, ömrünün her ânını hayır-hasenatla doldurmaya çalışacak. Böylece;

“Zamana yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir.” (el-Asr, 1-2) fermânıyla dile getirilen ziyandan kurtulmaya gayret edecek. Bir hayrı bitirip diğer bir hayra koşacak. Rabbimiz, bir müslümanın hayatında faydasız bir boşluğun bulunmasını istemiyor;

(Hayırlı) bir işi bitirdiğin zaman hemen diğerine koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8) buyuruyor. Yani ibadet, tâat ve sâlih amellerin biri bittiğinde hemen diğerine koşmak, herhangi bir zamanın ibadetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek îcâb ediyor.

Nitekim Muaz bin Cebel -radıyallâhu anh- oğluna şu nasihatte bulunmuştur:

“Oğlum! Müʼmin olan bir kimsenin iki hayırlı iş arasında ölmesi lâzımdır. Yani müʼmin, bir hayırlı işi yaptığı zaman, ikinci hayırlı işi yapmak niyetinde ve kararında olmalı, araya kötü bir amel karıştırmamalıdır.”

Bugün her şeyden daha fazla günümüz gençliğini vahiyle buluşturabilmeye, dünyevî tahsillerini uhrevî tahsil ile mezcedebilmelerine gayret göstermemiz gerekiyor. Zira bunu başarabildiğimiz ölçüde, hangi meslekle iştigal ederlerse etsinler, hem dünyada selâmet bulurlar, hem de âhiretleri mâmur olur.

Mâneviyatla dolu bir gençlik yetiştirebilirsek, onlar fazîlet tevzî ettikçe bizler için sadaka-i câriye olurlar. Şayet onları mânevî dünyadan mahrum bırakırsak, bizler için kıyâmet günü büyük bir hüsran sebebi olurlar.

Hayat, bize uhrevî saâdeti kazanmak için bir defaya mahsus verilmiş eşsiz bir nîmet. Bu sebeple mü’min, zamanını onun değerine en lâyık amellere sarf etmeli. Çünkü hayatta her an yapılabilecek birden fazla iş var. Fakat bunların o an için en ehemmiyetli olanlarını öne almak ve diğerlerini de ehemmiyet derecelerine göre sıraya koymak, zamanı gereği gibi kullanabilmek için dikkat edilmesi gereken çok mühim bir düstur.

Zira hiçbir beşerin kaçamayacağı bir hakikat var, o da ölüm. Kimse onun geliş ânını bilmiyor. Meselâ bir tüccar, borcunu ödemek için hazırlık yapmak üzere alacaklıya bir senet verir. Bundaki vâde, o zaman zarfında ödenecek miktarı hazırlamak içindir. Dünya hayatı da bize âhireti kazanmak ve ilâhî rızâya nâil olmak için verilen bir mühletten ibâret.

ÖMRÜN HESABI SORULACAK

Nasıl ki bir tüccar, ödeyeceği senedin vâdesini ciddiye almaz, kendisine tanınmış olan müddet zarfında hazırlıkta bulunmaz ve neticede ödeme günü büyük bir sıkıntıya düşerse, insanoğlu da Allâh’ın lûtfettiği ömür mühletini iyi kullanmadığı takdirde hüsrâna uğramaktan kurtulamaz. Çünkü her insan, doğduğu andan itibâren, tahakkuk müddeti meçhul bir ölüm hükmü ile mahkûmdur. Bu hükmün gerçekleşme zamanı ise Azrâil -aleyhisselâm- ile karşılaşacağı andır. Üstelik senette ödeme tarihi belli olduğu hâlde, insan ömrünün mutlak nihâyeti olan ecelin vakti meçhul kılınmıştır. Bu da hesap vermeye her an hazır olmayı gerektiren, mühim bir hakikattir.

Rabbimiz, lûtfettiği maddî-mânevî bütün nîmetlerden âhirette biz kullarını hesâba çekeceğini birçok âyet-i kerîme ile beyan buyuruyor. İslâm âlimleri de, ilâhî hesâba mevzu olan en mühim nîmetlerin neler olduğu hususunda farklı îzahlarda bulunmuşlardır ki İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- bunların, “emniyet, sıhhat ve boş vakit” olduğunu söylemiş, Muâviye bin Kurre -rahmetullâhi aleyh- de; “Kıyâmet günü en şiddetli hesap, boş vaktin hesâbıdır.” buyurmuştur. (Bursevî, X, 504)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir hadîslerinde insanların çoğunun “sıhhat ve boş vakit” nîmetlerini kullanmakta aldandıklarını beyan buyurmaktadır. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 1)

Bugün de -esefle- ifade etmeliyiz ki gençler ömürlerinin en verimli çağlarını kafelerde ziyan etmektedir. Hâlbuki şu âyet-i kerîme, hepimizin üzerinde çokça düşünmesi gereken bir hususa dikkat çekiyor:

“Onlar Cehennemʼde;

«–Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, sâlih ameller işleyelim.» diye bağrışırlar.

(Onlara şöyle denilir:)

«–Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size bir îkaz edici de gelmişti. Öyle ise tadın azâbı!..»” (Fâtır, 37)

Şunu da düşünmek îcâb eder ki bugün, insanoğluna ihsan edilen az bir ilimle teknolojinin geldiği noktada bir tuşa basınca insanın aradığı her şey bilgisayarda önüne bir liste hâlinde sunuluyor. İlâhî hesap gününde ise kendisine şöyle hitap edileceği bildiriliyor:

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14)

Yani o dehşetli günde, kişinin lehinde ve aleyhinde en büyük şahidi, yine kendisi olacak. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir.” (Fussilet, 20)

Velhâsıl mü’min, elektronik cihazları da ebedî saâdetine fayda verecek şekilde kullanmalıdır.

“…Onlar, boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla (oradan) geçip giderler.” (el-Furkân, 72) âyet-i kerîmesi muktezâsınca, dijital dünyada âhiretini zarara uğratacak her türlü nefsânî ve şeytânî vitrinlerden gözünü ve gönlünü korumalıdır.

Rabbimiz cümlemizi zamâne fitnelerinden muhafaza buyursun.

Âmîn!..

Dipnot:

Bkz. el-Mü’minûn, 1-2.

Yorum Analiz Haberleri

Biyolojik olarak ailenin evladı olan çocuk, zihnen başkalarının mülkü haline gelmişse
Netanyahu ve İsrail Sağı ‘Büyük İsrail’den bahsederken aslında neyi kast ediyorlar?
“Gazze'deki kuşatma ve bombardıman ahlaki ve teolojik bir haklılaştırma ile desteklenmektedir”
ABD/İsrail-İran Savaşı, Rusya-Ukrayna cephesini nasıl etkiledi?
Konuşmanın hafifliği, şiddetin ağırlığı