Esas Gayemiz Ahiretimizi Kurtarmak Olmalı, Dünyayı Değil

MUSTAFA SİEL

İman Etmenin Gerçek Anlamı

İmanımızın esasını oluşturan Allah’a ve ahiret gününe iman etmenin kaçınılmaz gereği ve neticesi, dünya hayatını ahiret günü için hazırlık yer ve zamanı olarak görmek ve son nefesimize kadar buna göre yaşamaktır. Bunun mutlak bir yansıması olarak ta temel ve gerçek derdimiz, gayemiz ve çabamız dünyayı kurtarmak değil, ahiretimizi kurtarmak olmalıdır.

Kur’anda açık (mubin) olarak ortaya konmuş olan bu yalın gerçeğe rağmen Müslüman halk kesimlerinin çoğunluğunun ahireti sırtının arkasına atıp, hırsla dünya hayatının peşinde hayatlarını boşa harcamakta oldukları da acı bir vakıadır.

İslam’ın İdeolojileştirilmesi Sapması

Bu açık gerçeğe vakıf olup gereğini yerine getirmeye çalışanların bir kısmı bu sıratı müstakim kulvarında sabır ve sebatla devam etmekte iseler de, önemli bir kısmı da zamanla bu kulvardan sapabilmektedirler.

Bu sapma da iki şekilde cereyan etmektedir. Bir kısmı bir müddet sonra tekrar halkın çoğunluğu gibi dünya hayatının peşine düşerek mücahitlikten müteahhitliğe dönüş yaparken; bir kısmı ise ahiret kurtuluşu için bir araç olan dünyayı ıslah çabalarını hayatının amacı haline getirerek İslamı ideolojileştirmektedirler.

Bazı gruplarda ise (İslam gerçeğiyle hatalı tanışması nedeniyle) İslamcılaştığı ilk andan itibaren bir sapma olarak başlayan ve günümüzde bilhassa IŞİD’le mücessemleşen İslamı ideolojileştirme süreci üzerinde önemle durulmalıdır.

Ahiret Kurtuluşumuz İçin Tek Sermayemiz Salih Amel – Islahçı Olmak

1.Fatiha Suresi ile 103.Asr Suresi ve sayısız ayette ifade edildiği üzere, İmanımızın ikinci temel unsuru olan Ahirette kurtuluşumuz soyut değil somut bir yoldan, sıratı mustakimden geçmekte ki, o yolunda temeli sahih (doğru) tevhidi iman ve salih amele (doğru imanın gereği düzgün yaşamaya) dayanmakta.

Salih amel deyince sadece bireysel ameller anlaşılmamalı, Kur’an’ın bütünlüğü ile peygamberimizin hayatından anlaşılacağı üzere, önce kendi hayatımızdan başlamak ve aile, akraba, toplum, devlet ve küresel baza değin ulaşabildiğimiz her alanda, şeytan ve dostlarının gerçekleştirdikleri bozulmaları (ifsat) yaratılış fıtratına uygun olarak düzeltme (ıslah) çabası anlaşılmalıdır.

Lakin bu ıslah çabası kendi ahiret kurtuluşumuz için bir vesile olup, kendimizi unutup başkalarını kurtarmaya çalışmak, dünyevi ideolojilere mensup olanlar gibi, bir ideolojiye mensup olmakla kendini kurtulmuş sayıp mutlak kurtarıcı pozisyonlarına girmemek, İsrailoğullarının düştüğü sapmanın çağdaş versiyonları olan kendilerini seçilmiş kurtarıcılar olarak görenler gibi olmamak gerekir.

Peşinen Kurtulmuş Kurtarıcılar Değil, Kurtulanlardan Olmaya Çalışan Muslihinden Olmak

Dünyevi ideolojilerin ve ideolojilemiş dini akımların temel hastalığıdır, bir ideoloji yada dini gruba mensubiyetle, peşinen kendisini ve grubunu kurtulmuş sayıp, hırsla başkalarını kurtarmaya, dünyaya nizamat vermeye koyulma şeytani saplantısı.

Oysa insan yardıma muhtaç aciz bir kul, kendisi himmete muhtaç dede, kime nasıl himmet ede demişler eskiler. Ahiret kurtuluşu için salih amel işlemekle, kendisini kurtarıcı olarak vehmedip, kendisini doktor başkalarını hep hasta sayarak var gücüyle insanları kurtarmaya koyulma arasında dağlar kadar fark olduğu çok açık.

Dünya Hiç Kimseden Çekmedi Kurtarıcılardan Çektiği Kadar

Yüce Allah 2.Bakara Suresi 204’ten 206’ya kadar olan ayetlerde, Allah adına ıslah edeceğim diye meydana çıkıp ta ifsat edenlerin durumunu bildirmekte. Allah adına yola çıkanlar böyle ise, Allah’a karşı yola çıkarak ıslah edeceğiz diyenlerden vay halimize.

Maalesef her iki kesimden de kurtarıcılarca tarih boyunca ve bilhassa son 100 yıldır gerek batı dünyası ve gerekse İslam dünyası bayağı kurtarıldı, kurtarıla kurtarıla, sizin doktorluğunuz buysa kalsın, kurtulmayayım, yatağımda huzur içinde ölelim diyesi geldi insanların ve toplumların.

Allah’ı ve Ahireti Unutursak, Bizde Islah Edelim Derken İfsat Edenlerden Oluruz

Yüce Allah 2.Bakara Suresi 204’ten 206’ya kadar olan ayetlerde, Allah adına ıslah edeceğim diye meydana çıkıp ta ifsat edenlerin kendilerine Allah’tan (uhrevi azabından) sakının (ittiga) diyerek bu ifsatlarına son vermeleri istenince, iktidar kurdukları insanlar üzerinde nasıl günahkarca bir üstünlük (izzet) içine düşüp bu sözleri kaale almadıklarını ortaya koyuyor.

207. ayette ise, insanlardan bazılarının da Allah’ın rızasına erişmek için nefislerini sattıklarını bildiriyor. Bu ayetler, Allah adına ifsat edenle ıslah eden arasındaki temel farkın niyette olduğunu, Allah ve ahireti unutanların (üstelik Allah adına) ıslah etmek adına ifsat edeceklerini, ancak her daim Allah ve ahiret bilinç ve hedefiyle yaşayanların, kendilerini feda etme pahasına ıslah için tüm gayretlerini göstereceklerini ifade ediyor.

Seferle Sorumluyuz, Zaferle Değil

Hepimiz aciz insanlarız ve elimizden gelenler sınırlıdır. Her şeye muktedir olan sadece Allah olup, bizler için ancak halis niyet ve samimi çabalarımızın karşılığı söz konusudur.

Yani bizler halis bir niyetle yapmamız gerekenleri yaptığımız takdirde, netice ne olursa olsun Allah’ın rızasını kazanmış ve kurtuluşumuz için gerekli ahiret rızığını temin etmiş oluruz.

Tam aksine, niyetimiz halis değil ve/veya meşru olmayan şekilde hareket edersek, netice bizim istediğimiz gibi bile olsa, ahireti daha bu dünyada kaybetmişizdir.

Çaba Elimizde, Netice Değil

Uhud Savaşı, İslam ordusu savaşı kazanmışken, okçuların çoğunluğunun dünyevi hırslarla mevzilerini terk etmeleri nedeniyle kaybedildi. Kıssadan hisse, bizler ne kadar halis niyetle, ne kadar görevlerimizi doğru yaparsak yapalım (ki mutlaka eksiklerimiz ve fazlalıklarımız olacaktır), bizim dışımızdaki etmenler neticeye ulaşmamıza engel olabilir.

Hedefe Değil Neticeye Odaklanmak, Niyeti ve Metodu Bozar

Neticeye götüren her yol mubahtır kaidesi, Allah ve ahirete iman eden değil, inkar edenlerin temel ilkesidir. Çünkü onlar için Allah yoktur her şey bu dünyadadır ve ancak dünyevi başarıların kıymeti vardır.

Bizler ise, 110.Nasr Suresinde bildirildiği üzere, değil bozuk niyetler ve gayri meşru metotlar, halis niyet ve meşru metotlar neticesi bile olsa, dünyevi başarıların bile başlı başına bir fitne – tehlike olabileceğini; asıl – gerçek - büyük başarının (fevzul azım) ahiret kurtuluşu olduğunu biliyoruz.

Lakin, bu Kur’ani gerçeği unutarak, hedefe değil neticelere odaklanırsak, kaçınılmaz olarak niyet bulanıklığı ve metot sapması gerçekleşecektir. Nitekim, bu hususta peygamberimiz bile uyarılmış olup, bu uyarılar tehlikenin bizler açısından boyutunu gözlerimizin önüne sermektedir.

Gayemiz İnsanların Değil Allah’ın Rızası Olmalı

Yüce Allah 2.Bakara Suresi 207.ayette, gerçek ıslahçıların ancak Allah’ın rızasını arayanlar ve ahiret akıbetinden korkanlar olacağını beyan ettiği gibi, 98.Beyyine 7 ve 8. ayetlerde ise, Rabbinden korkarak iman ve salih amelle yaşayanlardan Rablerinin razı olarak cennete koyduğunu ve neticede onlarında Rablerinden razı olduğunu bildiriyor.

Pek çok ayette açıklandığı gibi, kurtuluşumuz sadece Allah’ın rızasını aramak ve kazanmakla mümkün olup, Yüce Allah ise sadece dünyada kendisini razı edenleri ahirette razı edecektir.

Bu nedenle insanların rızasını aramak hem gerçekleşmesi imkansız bir arayış, hem de (farzı muhal) gerçekleşse bile ahirete ne faydası var.

Yeryüzü Cenneti İdeali Şeytanın Adem ve Eşine Vesvesesinin Çağdaş Yansıması

20.Taha Suresi 120’den 127’ye kadar olan ayetlerde açıklandığı üzere, İblis Adem ve eşini, sonsuz yaşam ve cennete sahip olma vesvesesi ile kandırdığı gibi, Ademoğullarını da aynı vaatle kandırmaktadır. Günümüzde de (velev ki İslam adına bile olsa) insanlara yeryüzü cenneti vaat edenler, şeytanın askeri yada oyuncağı olmuşlardır.

Zira dünya cennet değildir, ama cennetin kazanılması için tek imkanımızdır. Bu imkanı dünyayı bir tarla olarak son nefese kadar sıkıntı ve emek yeri olarak görüp buna göre yaşayarak emekliliği ancak ve sadece ahirette arayanlar doğru kullanabilirler.

Dünyevi ideolojiler yada İslam adına yeryüzü cenneti vaat edenler ise, sadece ahiret nimetinden mahrum olmakla kalmaz, dünyanın cehenneme dönüşmesine sebep olurlar.

Zira dünya ahiret için tarla olduğundan, eğer bu niyetle doğru işlenirse, en dengeli – ıslah edilmiş ürünleri verir. Dünyayı İslam dışı ideolojiler yada İslam adına yeryüzü cenneti kılmak isteyenler ise, tıpkı hormonlu ve GDO’lu gıdalar gibi, yeryüzünü ifsat edip, dengeyi bozarak işleri içinden çıkılmaz hale getirirler.

İdeolojiler Hevanın Putlarıdır

İdeoloji, şeytanın sağdan (iyiniyet kartını kullanarak) yanaşmasının gayrimeşru ürünleridirler. İslam da bir ideoloji haline getirilirse aynı akıbetle malul olur. Nitekim, İslam’ı kavimlerinin üstünlük ideolojisi haline getiren Yahudilerin bu durumu Kur’an’da başta 2.Bakara Suresi olmak üzere pek çok sure ve ayette ayrıntılı olarak açıklanıp, mahkum ve telin edilmiştir.

İslam tarihinde Hariciler ile günümüzde IŞİD’çiler dinin ideolojileştirilmesinin en bariz misalleridir kanaatimce. Günümüzdeki İslamcılarda bu tehlikeden çok uzak değiller. İslamcıların bir kısmı Allah yolunda hakkınca cihad ile, İslam’ın hükümlerinin tavizsiz uygulanması suretiyle yeryüzü cenneti oluşacağı ütopyası şeklinde tezahür eden İslam’ın ideolojileştirilmesi arasında gidip gelmektedirler gözlemlerime göre.

Cihad Amaç Değil Vesile

Oysa pek çok ayet bir yana, 5.Maide Suresi 35. ayette çok net olarak açıklandığı üzere bizim esas derdimiz, davamız dünyayı ve insanları kurtarmak değil, ahiretimizi kurtarmak için, Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacak şekilde Allah yolunda cihad etmek olmalıdır.

Bu anlamda iman ve İslamı, hayat iman ve cihattır diye tarif etmek bile mümkündür. Lakin ahiret hayatı için cihatla geçirilmesi gereken bir hayattan bahsediyoruz, İslam adına da olsa yeryüzü cenneti kurma saplantısıyla heder edilen bir hayatta değil.

Ne zamanki Allah rızasını ve cenneti kazanmanın vesileleri olan insanları kurtarmak, adaleti sağlamak, zulmü önlemek, İslam’ı tebliğ ve hakim kılmak adına uğraşılarımız (cihad); Allah ve ahiret unutularak, bizatihi amaç haline gelirse, işte o zaman İslam ideoloji haline gelmiş olur.

Bozulmamak İçin Allah’ı ve Ahireti Sık Sık Hatırlamalıyız

Kur’an bize öncelikle tevhit ve ahiret gerçeği ile, bu gerçeğe göre nasıl yaşamamız gerektiğini hatırlatan bir hatırlatıcı (zikirdir). Lakin bunu öğretmekle kalmaz, son nefese kadar hatırlatmaya devam eder.

Zira insan unutan bir varlık olup, öğrendiği gerçekleri eğer sık sık hatırlamazsa zamanla unutmaya meyyaldir. Bu nedenle ancak sık sık bu gerçekleri hatırlarsak, bu hatırlama – zikir sayesinde niyetimizin halisliği ve metodumuzun sahihliğini muhafaza edip, yeryüzünde ıslahçı amellerde bulunmaya devam edebiliriz.

Allah’ı ve ahireti yeterince hatırlayamadığımız takdirde ise, niyetimizin bulanıklaşması ve metodumuzun sahihliğinin kaybolması, neticede fasit amellere bulaşmamız kaçınılmazdır.

Nitekim 59.Haşr Suresi 18’den 24’e kadar olan ayetlerde bu hususlara vurgu yapılmış olup, sık sık Allah’ı ve ahireti hatırlamaya Yüce Allah’ın değil, bizlerin ihtiyacı vardır.

En önemli hatırlama vesileleri olan 5 vakit namazı hakkını vererek ikame ile devamlı anlayarak Kur’an okuma, bizler için olmazsa olmaz manevi rızıkların en önemlileridir.

Hatırlama İçin Kur’an’ı Anlayarak ve Kendimizi Vererek Düzenli Okuma

Allah’ı ve ahireti hatırlamanın 5 vakit namazdan sonraki en önemli ve vazgeçilmez vasıtası, Kur’an’ı daimi ve düzenli, mümkünse her gün ve sabah namazından sonraları ile gece namazına kalkıldığında, Arapça metnini okuduktan sonra, mealler ve düzgün tefsirler aracılığıyla anlamak suretiyle senede bir iki hatim yapacak şekilde okumaktır.

Bu şekilde Kur’an okumayı aksatmak yada terk etmekle, 5 vakit namazı terk aksatmak yada terk etmek arasında netice olarak çok fark olmayacak, namazı ve/veya Kur’an okumayı aksatan yada terk edenler zamanla (önceden çok iyi idrak etmiş olsalar bile) Allah ve ahiret gerçeğini unutacaklardır. Bu unutma neticesi ya sıradan halk gibi dünyevilecekler (mücahitlikten müteahhitliğe) yada IŞİD’çiler gibi İslamı bir ideolojik saplantı haline getireceklerdir.

Kur’anı Sadece Lafzen Yada Düşünsel Olarak Okumak Yetmez, Duygularımızda Kur’an Okumalı

Burada dikkat edilmesi gereken bir hususta şudur. Kur’an’dan sadece düşünsel değil, duygusal gıdada almalıyız. Yani okuyup idrak ettiğimiz ayetler iç dünyamızda duygusal titreşimler  (haşyet, huşu, tevazu, havf, şükür, sevgi vs.) oluşturmalıdır ki, duygusal besinlerimizi alalım. 59.Haşr Suresi 21. ayette bilhassa bu hususa vurgu yapılmaktadır.

Bu duygular oluşmadığı sürece, sadece bir bilgisayar gibi Kur’ani doğruların anlaşılıp tekrarlanması kesinlikle yeterli olmayacak, duygusal boşluk süreç içinde kalp katılığına sebep olacaktır.

Afaki ve Enfusi Ayetlerde Allah’ı ve Ahireti Hatırlamanın En Önemli ve Vazgeçilmez Vasıtalarındandır

Kur’an mesajlarından duygusal gıda alabilmemiz için, mutlak surette afaki ayetler olan, etrafımızda çıplak gözle şahit olduğumuz tabiat varlıkları üzerinde gözlem ve tefekkür gereklidir. Bu ayetler, Kur’an ayetlerinin düşünsel rehberliğinde duygusal beslenmemize vesile olurlar.

Duygusal beslenmenin önemli ikinci alanı ise, enfüsi ayetler dediğimiz, bizzat kendimiz / kendi varlığımız üzerinde derin tefekkür edebilmemizden geçer. İnsanın okuduğu Kur’an ayetleri rehberliğinde, bizzat kendi varlığı, biyolojik ve psikolojik yapısı, düşünce ve duygu dünyası, diğer insanlarla olan ilişkisi, geçmişi ve yaşamakta olduğu anlar, ve geleceğini düşünmesi, Allah ve ahireti hakkınca idrak ve hatırlamamın olmazsa olmazlarındandır.

Yazılı Ayetleri Okumak Yetmez, Mutlaka Afaki ve Enfusi Ayetlerde Okunmalı

Afaki ve enfusi ayetleri gereğince ve yeterince okuyamıyorsak, yazılı ayetleri okumak yetmez, zaten okumuş da olmayız aslında. Mesela Kur’an pek çok ayette afaki ayetlere nazar etmemiz (niçin var edildikleri üzerinde düşünmemiz) emrediliyor. Eğer bizler afaki ayetlere bu şekilde nazar edemiyorsa bu ayetleri gerçekten okumuş olur muyuz?

Bu emir yerine gelip, afaki ayetlere gereğince nazar edilerek (yani derin düşünce amaçlı bakılarak), afaki ayetlerden gerekli imani mesajlar - işaretler alınırsa, işte o zaman yazılı ayetlerin okunmasındaki amaç gerçekleşmiş olur. Aksi halde, reçete okuyupta ilacı kullanmayan hastanın durumuna düşmüş oluruz.

Bu durumda da Kur’anı velev ki anlayarak okusak bile, bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur çıkmazına düşmüş oluruz. Zira Kur’an okumaktan asıl mana kişinin hakkı idrak etmesi ve bu idrakin hayatını yönlendirmesine vesile olması olup, hakkı idrake vesile olmayan Kur’an okumaları kuru bir emek olarak zayi olmaya mahkumdur.