Endülüs’te yürürken insan bazen zamanın lineer akmadığını fark ediyor.
Geçmiş, taşların arasından sızıyor; bugün ise o sızıntının içinde sessizce var oluyor. Málaga’dan başlayıp Granada, Córdoba ve Sevilla’ya uzanan yolculuğumuzda bunu sık sık hissettik. Ama asıl Endülüs’ü, kitapların anlatamadığı hâliyle, Córdoba ile Sevilla arasında küçük bir yerde tanıdık: Almodóvar del Río’da.
Uzaktan görünen kalesi, Endülüs’ün ihtişamını hâlâ ayakta tutan bir nöbetçi gibiydi. Taşları sert, bakışı vakurdu. Kaleyi gezdik. Tarihin büyüklüğü insanı hem hayran bırakıyor hem de yoran bir ağırlık bırakıyor omuzlarda. Tam da bu yüzden, kaleden indikten sonra içimizde bir eksiklik hissi oluştu. Endülüs sadece saraylardan ve kalelerden ibaret olamazdı.
Haritaya baktık. Bir mescid işareti…
Yol bizi şehir merkezinden değil, sanki dünyanın kenarında kalmış bir yere götürdü. Çiftliği andıran bir alan. Evler birbirine yakın. Dışarıda çocuklar… Kimi koşuyor, kimi bisiklet sürüyor. Gürültüsüz, gösterişsiz, doğal bir hayat. Bir an durduk. “Acaba yanlış mı geldik?” diye geçirdik içimizden.
Sonra, içimizden gelen o kadim refleksle bir selâm verdik:
Selâmün aleyküm.
Cevap, çocukların ağzından berrak ve tereddütsüz döküldü:
Aleyküm selâm.
O an anladık.
Endülüs’te Müslümanlık bazen minareyle değil, bir selâmla ayakta duruyordu.
Mescidi sorduk. Evlerin arasından bir yeri gösterdiler. Derken birkaç büyük yanımıza geldi. Selâmlaştık. Kendimizi tanıttık. Onlar anlatmaya başladı, biz dinledik.
Babaları, 1990’lı yılların başında buraya gelmiş bir İspanyol Müslümandı. On çocuk büyütmüş. Hepsini İslâm’a göre yetiştirmiş. Hepsi burada, yan yana evlerde yaşıyordu. Kendi emekleriyle bir mescid yapmışlardı. Babaları vefat etmişti. Ama anlattıkları her cümlede onun izleri vardı. Sanki hâlâ aralarındaydı.
Kız kardeşlerinden biri siyahî bir Müslümanla evlenmişti. Caminin imamlığını o yapıyordu. Ne bu cümlede bir vurgu vardı, ne de bir açıklama ihtiyacı. Irk, renk, köken… Bunlar burada anlamını yitirmişti. Endülüs’ün asıl mirası buydu belki de: insanı insana bağlayan iman.
Bizi nane çayıyla ağırladılar. Dumanı tüten bardakların arasında zaman yavaşladı. “Kalabilirsiniz,” dediler. Misafirlik, hâlâ canlı bir sünnetti. Gitmemiz gerektiğini söyledik. Telefon numaralarımızı paylaştık. Sonra sarıldık. Uzun uzun. Sanki yıllardır tanışıyorduk.
Nasıl geçindiklerini sorduk. Tarımla uğraşıyorlardı. Yılda yaklaşık iki yüz kilo zeytinyağı çıkarıyorlardı. Kendilerine yetiyordu. Fazlası yoktu. Eksikliği de yoktu. Bu cümle, modern dünyanın bütün ekonomik teorilerinden daha güçlüydü.
Oradan ayrılırken şunu düşündüm:
Endülüs, sadece yıkılan bir medeniyet değildir.
Endülüs, azınlıkta kalmış ama vazgeçmemiş Müslümanların sabrıdır.
Gösterişsiz bir mescid, selâm veren çocuklar, ikram edilen bir çaydır.
Bugün Müslümanlık, büyük başkentlerde değil belki;
ama bir selâmın hâlâ cevap bulduğu yerlerde yaşamaya devam ediyor.
Ve biz o gün anladık ki:
Endülüs yıkılmadı.
Sadece küçüldü.
Ama hâlâ diri.