El-Şifa Hastanesi'nin kuşatılmasından iki yıl sonra, annemin bunu görecek kadar yaşamadığına seviniyorum

​​​​​​​Annem son yıllarını Gazze’nin en büyük hastanesinde geçirdi. Kopmuş uzuvların ve molozların üzerinden geçerken, onun bu soykırımdan kurtulmuş olmasına sevindim.

Sondos Sabra’nın Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


1 Nisan 2024 sabahı saat 06.30 civarında kapı çalındı. Kapıya gelen, elinde iki kilodan fazla olmayan küçük bir un torbası taşıyan 19 yaşındaki yeğenim Muhammed’di. Kız kardeşim Raghda sevinçle ona sarıldı ve komşularımızın bizim için ekmek pişireceği fırına doğru yola çıktı.

İki hafta önce, 18 Mart Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde, İsrail güçleri el-Şifa Hastanesi’ne baskın düzenleyerek, altı aydan kısa bir süre içinde ikinci kez hastaneyi kuşatma altına aldı.

Soykırımın bu aşamasında el-Şifa, Gazze'deki en büyük ve en gelişmiş faal hastane olmakla kalmayıp, İsrail'in bombardımanı, işgali ve tahliye emirleri nedeniyle yerinden edilen binlerce kişiye sığınak görevi de görüyordu.

İki haftalık kuşatma boyunca, hastaneden ve çevresinden gelen şiddetli patlama sesleri duyduk; bu sesler genellikle sabah 4 veya 5 civarında yoğunlaşıyordu.

1 Nisan sabahı, Raghda fırından biraz nefes nefese döndü. Bize İsrailli askerlerin hastaneden çekildiğini ve geride bol miktarda yiyecek ve malzeme bıraktığını söyledi.

Komşulardan biri ona, üzerinde İbranice yazılar bulunan bir teneke kutuda şakşuka bile vermişti. “Sadece şakşuka değil,” dedi Raghda. “Komşum, işgalci askerlerin geride her türlü çikolatayı bıraktığını söyledi.”

Sabah saat 8 civarında, Raghda ve ben yiyecek bulmak için el-Daraj'daki evinden hastanenin yoluna çıktık. Nisan güneşi sokaklara yayılmaya başlamıştı bile, ama çevremizdeki insanların hareketleri her zamankinden daha ağır geliyordu.

İlk görüş

El-Wahda Caddesi'nin sonunda hastaneyi ilk kez gördük. Yıkımın boyutu hemen anlaşıldı. Bir zamanlar deniz manzarasını kapatan birkaç yüksek bina tamamen yerle bir olmuştu ve uzaktan sahil yolu görünür hale gelmişti.

“Aileler Fırını”nın yakınında, yerde üç ceset yatıyordu. Bazıları yanlarından geçerken dua ediyordu; diğerleri ise kimliklerini tespit edip ailelerine ulaşabilmek umuduyla durup yüzlerine bakıyordu.

O sırada, altımızdaki sokaklar artık sokak gibi değildi. Zemin içini dışa çıkarmış gibi görünüyordu; kaldırım ya da beton kalmamış, ezilmiş enkazdan oluşan kalın bir tabaka yayılmıştı. Her şeyi birkaç santimetre kalınlığında ince beyaz bir toz kaplamıştı. Ayakkabılarım bu toza batarken, giysilerime yapışan toz bulutları yükseliyordu. Bazı binalar hâlâ yanıyordu.

El-Şifa'nın kapıları çökmüş, duvarları neredeyse tamamen yıkılmıştı.

En ağır hasar kuzey girişindeydi; çevredeki evlerin molozları hastanenin enkazıyla birleşmiş, birinin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı ayırt edilemez hale gelmişti.

İsrailli işgal askerlerinin konuşlandığı güney tarafında, bir Filistin mühendislik birimi patlamamış bir füzeyi imha etmeye çalışırken, sivil savunma ekipleri sivilleri uzak tutmaya çalışıyordu.

Harabelerin içi

Parçalanmış ambulansların üst üste yığıldığı ana kapıdan içeri girdik.

Yer, insan kemik parçaları, yanmış pamuklu giysiler, yüzlerce dağınık tek ayakkabı, binlerce tıbbi iğne ve içeriği toza sızmış parçalanmış sıvı şişeleriyle doluydu. Hastane yatakları, demir yığınlarına dönüşmüştü. Etraflarında kırık tıbbi aletler, bakır teller ve paramparça olmuş bilgisayar monitörleri yatıyordu.

Binalar kömürleşmişti. Her şeyi karanlık sarmıştı. Kokusu sadece dumandan ibaret değildi; kül, çürümüş insan eti ve diğer tuhaf kimyasallarla karışmış keskin bir metalik koku taşıyordu.

Ayakkabısının içindeyken kopmuş bir insan ayağına bastım.

Bir sağlık görevlisi “Burada bir ceset var” diye bağırdı ve meslektaşları koşarak yanmış zemine diz çöktü. Elleriyle enkazı taradılar, kumları kazıp eleyerek bulabildiklerini beyaz torbalara topladılar.

Bir zamanlar ambulanslar ve ziyaretçilerle dolu olan hastanenin ana meydanı neredeyse tamamen yok olmuştu. Asfalt yüzeyi, kırmızı toprak ve molozlardan oluşan engebeli bir araziye dönüşmüştü.

İnsanlar sarhoş gibi hareket ediyorlardı: gözleri fal taşı gibi açılmış, yüzleri solgun, bağırışıp birbirlerine çarpıyorlardı; her biri kendi şokunun içinde hapsolmuştu. Bazıları toprak yığınlarının tepesinde sersemlemiş bir halde dururken, diğerleri çukurlar ve enkazın arasından temkinli adımlarla ilerliyordu.

Resepsiyon ve acil servis bloğunun iskeleti, içi boş ve yanmış olmasına rağmen hâlâ ayaktaydı. Pencereler sadece paramparça olmakla kalmamış, metal çerçeveleri dışa doğru bükülmüş ve orta katların dış duvarları tamamen yıkılmıştı. İnsanlar üst katlara ulaşmak için enkazın üzerinden tırmanıyordu. Geri dönenler, sivillerin cesetlerinin bir sütuna bağlanıp İsrailli askerler tarafından yakılarak öldürüldüğünü gördüklerini anlattılar.

Arayan yüzler

Hastane arazisinin kuzeyindeki Yanık Servisi'nde, insanların içeri girmesini engelleyen büyük bir sivil savunma ekibi konuşlanmıştı. Tek bir Filistin buldozeri kum yığınlarını temizliyordu.

Yaşlı bir anne bekleyen kalabalığın arasında koşarak, “Oğlum Yahya'yı gördünüz mü? Yahya, habibi, neredesin?” diye bağırıyordu.

Hastanede hemşire olan Yahya, 18 Mart'ta kuşatma başladığından beri kayıptı. Zihnimde onu bir çocuk olarak canlandırdım, onu bulup elinden tutup annesine geri götürmek ve ona “Bir daha böyle gitme. Annenin kalbi buna dayanamaz” demek istedim.

Annesi daha sonra binaya girmeye çalıştı, ancak eşi onun kolunu tutarak sabırlı olmasını ve Allah’a güvenmesini söyledi. Raghda yanına gidip ona sıkıca sarıldı. Bir şişeden aldığı suyla annesinin gözyaşlarını sildi ve birlikte oturup Yasin Suresi’ni okudular.

Ben birkaç adım ötede oturmuş, kurtarma ekiplerinin çıkardıkları cesetleri kefene sarmalarını izliyordum. Üçünün gözleri bağlanmış, elleri de arkadan bağlanmıştı.

Her ceset ortaya çıktıkça, yas tutan anne çığlık atıyordu: “Allah’ım, lütfen oğlumla beni sınama.”

Kendimi içgüdüsel olarak yüzüme tokat atarken buldum, gördüklerime inanmakta zorlanıyordum.

Kısa bir süre sonra, hastanede en az hasar gören bina olan Kan Bankası'na ulaştım. Burayı iyi tanıyordum. Yıllardır, annemin ve böbrek bölümündeki arkadaşlarımın test sonuçlarını beklemek için burada düzenli olarak sıraya girerdim.

Neredeyse on yıl önce, hastanenin işleyişini öğrenmiştim; önümde annemin solgun yüzünden başka bir şey görmeyen bir kız evladın yüreğiyle katı kuralları esnetmiştim.

Diyaliz hastası olan annem düzenli olarak kan nakline ihtiyaç duyuyordu. Yasa, her birim kanın yerine yeni bir bağış yapılmasını öngörüyordu ve akrabalarımızın yardımına rağmen, kan sıkıntısı bizi sürekli takip ediyordu.

O sıralar, doktor olmayı hayal eden sınıf arkadaşlarımla çevrili olarak Ahmed Şevki Lisesi’nde fen bölümünde okuyordum. El-Şifa Hastanesi’nde vakit geçirdiğimi biliyorlardı ve bu hastane onlar için bir tür cazibe kaynağıydı.

Annemin ihtiyacı olan kanı temin etmek için bir fırsat sezerek, altı arkadaşımı hastaneye davet ettim. Onları sıcak bir şekilde karşıladım ve annemle tanıştırdım. Annem diyaliz makinesinin başında oturmuş, kanının vücudundan çıkıp arındırılmış olarak düzenli bir ritimle geri dönmesini izliyordu.

Annem Fatima'nın teni buğday rengindeydi. Buğday başakları annemin yüzündeki yumuşaklığı görebilselerdi, şöyle derlerdi: "Benim kökenim burası. Güzellik buradan hasat edilir." Ela gözleri zeytinyağı gibi parıldıyordu. Karşılaştığı pek çok zorluğa rağmen gülümsüyordu, konuşacak gücü bile kalmamışken misafirlerimizi ağırlıyordu. Beni arkadaşlarımla gördüğünde kendini toparladı ve onlara sevgisini göstermek için her türlü çabayı gösterdi. Hatta misafirperverliğini tamamlamak için hastanenin yanındaki Ebu el-Saud'un dükkânından knafeh almam için ısrar etti.

Onu ziyaret ettikten sonra, doktorlardan biri arkadaşlarıma yeni doğan ünitesini gezdirdi. Daha sonra onları kan laboratuvarına götürdüm. Her ne kadar 17 yaşında olsak da - bağışçılar için yasal yaşın altında - dördü kan bağışlamayı kabul etti, bu da beni haftalarca sürecek endişeden kurtardı.

Bu olay 2016 yılında gerçekleşti.

Karanlık bir gölge

2024 yılında, iki haftalık İsrail kuşatmasının ardından, bir zamanlar ikinci bir yuva gibi hissedilen binanın üzerine karanlık bir gölge çökmüştü. Tavanlardan ve ufalanan duvarlardan boya ve sıva katmanları dökülüyordu. Elektrik kabloları cansız yılanlar gibi sarkıyordu.

Yan odaya attığım bir bakış, tıbbi koltukların kalıntılarını ortaya çıkardı: Bir zamanlar yorgunların inlemelerine, annelerin dualarına, babaların sabrına tanıklık eden koltuklar, artık metalik hayaletlere dönüşmüştü; derileri ve dolguları ateş tarafından yok edilmişti. Burada, bir zamanlar ölüm uzak tutulmuştu. Şimdi ise, gözlerimin önünde somut ve üç boyutlu bir şekilde hüküm sürüyordu.

Bir zamanlar her yaştan hastayla kurduğum dostlukları hatırladım: birlikte söylediğimiz halk şarkıları, çocukların doğum günü partilerinde onlarla yaptığımız danslar, son yolculuklarına çıkan pek çok böbrek hastasına veda ettiğim anlar.

Ebu el-Said Hassan amcayı hatırladım. Kendisinin çocuğu yoktu ve ben de ona bir kız evlat olmak için elimden geleni yaptım. İlaçlarını aldım, anneminkilerle birlikte test sonuçlarını düzenli olarak takip ettim ve Alzheimer hastalığına yakalandıktan sonra geçirdiği son aylarında, diğer herkesin sesinden benim sesimi ayırt eden kişi oldum. Ebu el-Said amca Mart 2019’da vefat etti. Gazze’nin el-Mughraqa Mahallesi’ndeki arazisinde bir nar ağacının altına gömüldü.

Diğerlerinin yüzleri aklımdan çıkmıyordu. Kaderlerini bilmiyordum. Ama eğer hayattaysalar, kaçınılmaz bir ölüm onları bekliyordu. Böbrek hastaları haftada en az dört saatlik bir diyaliz seansına ihtiyaç duyar; annemin ise üç seansa ihtiyacı vardı.

Onu kaybetmenin acısı içinde ilk kez, bu soykırım başlamadan önce vefat etmesinin bir lütuf olduğunu hissettim. Kader, onu kömürleşmiş bir duvarın önünde çaresizce durup, kendi vücudundaki zehirin onu yavaşça öldürmesini bekleme aşağılanmasından kurtarmıştı.

Raghda ve ben, ayaklarımızı zar zor sürükleyerek el-Şifa'dan ayrıldık. Hiç yiyecek bulamamıştık.

Bunun yerine, sanki İsrail askerleri “Bakın neler yapabiliyoruz. Tüm yasalara karşı gelebiliriz ve kimse bizi durduramaz. Bir hastaneyi yok etmeye karar verdiğimizde, bunu yaparız. Biz deviz, siz cücelersiniz ve dünya sizi duymayacak” demek istercesine, kasıtlı bir güç gösterisi gibi hissettiren bir manzarayla karşı karşıya kaldık.

Ebu Hasira Caddesi’ndeki yıkımın ortasında, paramparça olmuş hayatların izleri gözüme çarptı: El-Akhras ailesinden birine ait İktisat Fakültesi diploması, bir çiftin ve iki çocuğunun yer aldığı bir aile fotoğrafı.

Haboush ailesinin evinin önünde, caddede cesetler yatıyordu. Yakınlarda, iki kişi aceleyle gömülmüştü. Mezar taşlarının yerine karton levhalar konulmuştu. Birinde “Mavi gömlek giyen kimliği belirsiz şehit” yazıyordu. Diğerinde ise sadece “Kimliği belirsiz şehit” yazıyordu.

Kız kardeşimle aramızda uzun bir sessizlik oldu. Onu kucaklamak, konuşması için yalvarmak istedim. Ama dilim felç olmuştu. İçimde yüz yıllık gömülü çığlıklar vardı – birikmiş, taşlaşmış. Her seferinde birini dışarı çıkarmaya çalıştığımda, o çığlık tekrar aşağıya batıyor, soğuk bir kurşun yığını gibi göğsümde yerleşiyordu.

Vücudum sessiz bir kabuğun içinde hapsolmuş bir gürültü madeni haline gelene kadar çığlıklarımı böyle yuttum.

*Sondos Sabra, Gazze Şehrinden bir yazar ve çevirmen. New Statesman ve New Arab'ın “Yılın Kitabı” seçtiği Voices of Resistance: Diaries of a Genocide (Comma Press, 2025) kitabının yazarlarından biri. Gazze'de iki yılı aşkın süren İsrail soykırımından sağ kurtulduktan sonra, Yaratıcı Yazarlık alanında yüksek lisans eğitimi almak üzere Birleşik Krallık'a geldi.

Filistin Haberleri

Avrupa, İran konusunda uluslararası hukuku uygularken Gazze'yi neden görmezden geliyor?
İsrail ordusu, Gazze'de Filistinli bir bebeğe babasının önünde işkence yaptı
Şiddet sürerken hayallere tutunmak
Siyonistler hristiyanları da engellemeye çalışıyor
İşgalci İsrail askerleri hem topraklarını gaspettiler, hem de gözaltına aldılar