Ekranı günah keçisi ilan etmeden önce...

Tek “günah keçisi” ekranın kendisi değil; ekranın ardında çocuğun yalnız bırakılması ve bir yandan da yetişkinlerin kendi dijital alışkanlıklarını sorgulamamaları, iğneyi de çuvaldızı da hep başkalarına batırmaları…

Ekranı Günah Keçisi İlan Etmeden Önce

Menekşe Tokyay / Perspektif


Akıllı telefon ve sosyal medyayla tanışma yaşının giderek erkene çekildiği bu dönemde, dünyanın farklı coğrafyalarında aynı soru değişik dillerde soruluyor: Çocukları dijital dünyanın tehlikelerinden nasıl koruruz? 

Bu “endişe trendini” başlatan, kuşkusuz New York Üniversitesi’nden sosyal psikolog Jonathan Haidt’in “Endişeli Nesil” kitabı oldu. Haidt’e göre, 2010’lu yılların başından itibaren çocukların ve ergenlerin ruh sağlığı neredeyse dünya çapında kötüye gitmeye başladı. Kaygı bozuklukları, depresyon, kendine zarar verme ve intihar girişimleri, özellikle kız çocuklarında sert bir yükselişe geçti. Eğitim trendlerine dair en temel uluslararası ölçüt olan PISA sonuçlarında dünya çapında matematik, okuma ve bilim alanında gerilemeler de bu döneme denk geliyor. 

Haidt’e göre bunun temel sebebi, akıllı telefonların ve sosyal medyanın çocuklukla eş zamanlı olarak ve herhangi bir güvenlik tedbiri alınmaksızın hayatımıza girmesi. Bu da oyuna dayalı, bedensel ve yüz yüze bir deneyimden ekran merkezli, sürekli kıyaslamaya ve onay arayışına dayalı bir yaşama geçilmesine yol açtı. 

Haidt, çocukları gerçek hayatta hiç olmadığı kadar korumacı bir fanusun içine alırken, sokakta tek başına oyun oynamalarına izin vermezken, onları dijital dünyada tamamen savunmasız bırakmamızı paradoksal bir durum olarak görüyor. 

Ergenliğin en kırılgan yıllarında ise çocukları dopamin temelli platformlara maruz bırakarak bugün onlardaki yalnızlık ve kaygı krizlerini de tetiklemiş oluyoruz. Haidt’e göre bu bir kamusal sağlık sorunu. “Endişeli nesil” gerçeğiyle yüzleşmemiz de şart. 

Tartışma kartopu etkisiyle büyüyor ve akademik boyutu aşarak kamu politikalarını biçimlendiren bir zemine doğru ilerliyor. Bu çağrıların en somut karşılığını ise kısa süre önce gördük: Geçen yıl aralık ayında Avustralya dünyada bir ilke imza attı ve sosyal medya, 16 yaş altına yasaklandı. Instagram ve TikTok gibi platformlarda 4,7 milyon hesap ya kapatıldı ya da askıya alındı. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese bu tabloyu “başarı” olarak nitelendirdi. 

Domino Etkisi 

Gerçekten öyle mi, zaman gösterecek. Ama bir şey kesin: Bu karar domino etkisi yarattı ve Fransa başta olmak üzere pek çok ülke, çocuklar ve gençler için ekranla ilişkiyi yeniden düşünmeye ve tasarlamaya başladı.

Fransa’da Ulusal Meclis, 26 Ocak günü hem ergenler için sosyal medya yasağını hem de liselerde cep telefonu kullanımının sınırlandırılmasını gündemine aldı ve bu yöndeki yasa teklifini 21’e karşı 130 lehte oyla kabul etti. Senato önümüzdeki ay son kararını verecek. Ancak burada da Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumlu bir ulusal düzenlemeye gitmek gerekiyor. Aksi taktirde yasanın uygulanması aksayabilir. 

Sosyal medya konusundaki kısıtlamalar, “Çocuklarımızın beyinleri satılık değil” diyen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un görev süresinin ikinci döneminde yaptığı en önemli reformlardan biri olarak görülüyor. Ipsos tarafından yapılan son ankete göre, Fransızların yüzde 80’e yakını, ergenlere sosyal medya yasağını desteklerken, yüzde 75’i de lisede cep telefonu yasağından yana. Danimarka’dan Japonya’ya, Yunanistan’dan İspanya’ya dek birçok ülke, akıllı telefonların ve sosyal medya ağlarının aşırı kullanımının tehlikeleri karşısında harekete geçmiş durumda. 

Türkiye’de de birkaç aydır çocuklara sosyal medya yasağı ve ergenlere yönelik kısıtlamalar gündemde. Ebeveyn izni olsa bile 15 yaşından küçük çocukların sosyal paylaşım sitelerinde hesap açamaması, platformlara yaş doğrulama ve ebeveyn denetimi yükümlülükleri getirilmesi gibi önlemler masada…

Çocukların dijital dünya karşısındaki bağımlılığı ve yalnızlığı, artık bireysel bir koruma refleksini aşıyor ve kamusal düzene, birlikte yaşama kapasitemizin korunmasına dair bir kaygıya dönüşüyor. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Her güçlü toplumsal refleks, beraberinde aceleci genellemeleri de getirir. 

Akıllı telefonlar ve sosyal medya, çocukların ve ergenlerin yaşadığı her sorunun baş faili mi? Hayır. Birçok psikolog, burada kritik konunun dijital araçların başında geçirilen zaman ve bu araçların “pasif kullanımı” ile alakalı olduğuna dikkat çekiyor. Yani içerikten çok süreklilik ve bitmeyen bir kaydırma hali sonucunda dikkatin sürekli bölünmesi, zihnin bir türlü derinleşememesi ve bu sürecin özellikle ergenleri çevrimdışı sosyal ilişkilerden kopararak bir bağımlılık döngüsünü tetiklemesi… 

Temel bir soru var karşımızda: Çocuklar ekran yüzünden mi yalnızlaştı ve depresyona mı sürükleniyor? Yoksa yalnızlaşan çocuklar rotalarını dijital araçlara mı çeviriyor? 

Manchester Üniversitesi’nden Önemli Araştırma 

İngiltere’ye bakalım… Ülkedeki gençlerin büyük kısmının insanlarla konuşmaktan çok “sohbet botlarını” tercih ettiğine, hatta bazılarının yapay zekâyla her gün birçok kez konuştuğuna dair araştırmalar geçtiğimiz günlerde İngiliz basınına yansıdı. BBC bunu “Z kuşağının yalnızlık krizi” olarak değerlendirdi. Yalnızlık hissini yapay zekâyla gidermeye çalışan, giyeceği kıyafeti arkadaşı yerine sohbet botuna soran ve bu yanıtları sorgulamaksızın doğru kabul eden ergenler ve gençler… 

Yakın zamanda Manchester Üniversitesi tarafından yürütülen ve 25 binden fazla çocuğu üç yıl boyunca izleyen kapsamlı bir araştırma, konuya daha soğukkanlı bir yerden bakıyor. 11–14 yaş aralığındaki çocukların sosyal medya ve oyun alışkanlıklarını, bunların sıklık derecelerini ve üç sene boyunca yaşadıkları duygusal zorlukları birlikte izleyen çalışma, tek başına ekran süresinin ya da oyun oynamanın çocuklarda kaygı ve depresyona yol açtığına dair güçlü bir kanıt bulmuyor. 

Araştırmanın dikkat çekici bir başka bulgusu ise çocukların ekranla kurduğu ilişkinin tek yönlü olmadığı… Daha çok oyun oynayan kız çocuklarının, bir sonraki yıl sosyal medyada biraz daha az zaman geçirdiği görülüyor. Erkek çocuklarında ise tablo tersinden işliyor: Duygusal olarak zorlu bir dönemden geçtiğini söyleyenler, zamanla oyunla arasına mesafe koyuyor. Araştırmacılar bunu, insanın kendini iyi hissetmediğinde hobilerinden de uzaklaşması ya da ebeveynlerin çocuklarının hayatta zorlandığını fark ettiğinde ekran süresini sınırlamasıyla açıklıyor. Yani ekran davranışları çoğu zaman bir sebep değil, bir işaret. 

Çocukların ve ergenlerin çevrimiçi tercihlerinin çoğu zaman ruh hallerinin bir yansıması olduğunu görüyoruz. Bu tablo da bizi yasaklar listesine değil, çocukların çevrimiçi dünyada ne yaşadıklarına, kimlerle bağ kurduklarına ve günlük hayatta ne kadar desteklendiklerine ve “duyulduklarına” bakmaya yönetmeli.

Bu bulgular çevrimiçi dünyanın zararsız olduğu anlamına gelmiyor. Beden algısı üzerinden bitmeyen bir kıyaslama baskısı, siber zorbalık, siber uşaklaştırma, şiddet içeren içerikler çocukların ruhsal iyilik hâlini gerçekten zedeleyebiliyor. Ancak konuya yalnızca “ekran süresi” üzerinden bakmak, büyük resmi kaçırmamıza yol açıyor. 

Manchester Üniversitesi’nin bu bilimsel çalışmasının eş yazarlarından Neil Humphrey’nin altını çizdiği gibi, ergenlerin sosyal medya ve oyunla kurduğu ilişki çoğu zaman nasıl hissettikleriyle şekilleniyor; sorun her zaman teknolojinin kendisi değil: “Asıl bakmamız gereken, çocukların çevrimiçi ortamda neyle karşılaştıkları, kimlerle bağ kurdukları ve günlük hayatlarında ne kadar destek gördükleri.”  

Yani tek “günah keçisi” ekranın kendisi değil; ekranın ardında çocuğun yalnız bırakılması ve bir yandan da yetişkinlerin kendi dijital alışkanlıklarını sorgulamamaları, iğneyi de çuvaldızı da hep başkalarına batırmaları… Çocuklarından “aktif ilgi”yi esirgemeleri… 

Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı kitabında yaptığı sevgi tanımını bilir misiniz? “Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşaması, gelişmesi için duyduğumuz etkin ilgidir,” der Fromm ve bu “etkin ilgi” olmadığında sevginin de olmayacağını savunur. Çocuğa “etkin ilgi” gösterilmediğinde onun kaçış yolunun bu çağda “sihirli ekran” olması gayet anlaşılır bir durum… Yani ebeveynin çocuğuna “ben buradayım” demesi yetmez; “senin için buradayım” demesi ve bunu da etkin bir şekilde göstermesi gerekir. 

Metroda, otobüste, restoranda, hastanelerin bekleme salonlarında herkesin başı aynı şeye -ekrana- doğru dönük iken, avuçlarımızın içindeki o “sihirli” cihaz artık bu çağın bir refleksi haline gelmişken, artık başka şeyler denemek, başka sözler söylemek gerek cancağızım… 

Japonya’dan ABD’ye Örnek Uygulamalar 

Dünyanın farklı köşelerinde bu kritik konuya “sahadan” sunulan çözüm önerileri ilginç. Japonya’da 69 bin nüfuslu küçük bir şehir olan Toyoake, 1 Ekim 2025 tarihinden beri akıllı telefon kullanımını günlük iki saatle sınırlamayı deniyor. Bu kurala uymayanlar üzerinde herhangi bir yaptırım yok. Uygulama tamamen gönüllü. The Guardian’ın kısa süre önce kent sakini ergenlerle yaptığı röportajlara bakılırsa birçoğu dijital varlıklarını gözden geçirmeye başlamış.  

Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde okulda telefon yasağı sonrası gençler MP3 çalarları, CD’leri, iPod Nano’ları, kasetleri yeniden keşfetmişler; bir kasetin bir kurşun kalemle nasıl tamir edileceğini öğrenmek gibi “analog” dünyaya has deneyimler kazanmışlar. 

ABD’de çok “havalı” bir kulüpten de bahsedelim. Son aylarda Dumb & Co adlı gizemli bir girişim, Washington sakinlerini bir ay boyunca akıllı telefonlarından vazgeçmeye ikna ediyor. Üstelik bunun için para ödeyerek… Akıllı telefon bağımlıları için tasarlanan bu “Dry January” (Arınmış ocak), katılımcılara karşılığında eski usul, kapaklı bir telefon veriyor. Bununla da yetinmiyor; algoritmaların hayatımıza etkisini, bitmek bilmeyen ekran kaydırma alışkanlığını ve felaket haberlerine odaklanarak yaşadığımız dijital tükenmişliği konuşabilecekleri bir “destek grubu”na erişim sağlıyor.

Bazı kentlerde ise dijital araçlara bağımlılığın önüne geçmek için aylık topluluk kulüpleri düzenleniyor. Örneğin Kenya’nın başkenti Nairobi’de her ay bir kez düzenlenen “Disconnect” (Bağlantıyı Kopar) isimli atölyelerde insanlar cep telefonlarını kapatıp yoga yapıyorlar; seramik atölyelerine katılıyorlar; ellerini ekran üzerinde gezdirmek için değil kendileri ve diğerleriyle analog ortamda “yeniden bağlanmak” için kullanıyorlar. 

Bu yıl 6-7 Mart günlerinde Dünya Bağlantısızlık Günü olarak kutlanacak. 2009 yılından beri mart ayının ilk cuması bir gün boyunca uygulanan bu “bağlantısızlık” gününde dijital araçlar kapatılarak analog dünyada yaşanacak; radikal bir “dijital detoks” uygulanacak. 

Kısacası: insan, telefonsuz da birkaç saat yaşayabiliyor. Hatta bazen daha güzel deneyimlere de yelken açabiliyor. 

Çözüm Telefonu Kapatmak mı? 

Bazı uzmanlara göre, çözüm tamamen dijital dünyadan kopmak değil. Çünkü biz bir tuşuna basıldığında dijital dünyaya tamamen sırtını dönüp yeniden programlanabilen makineler değiliz. Çözüm, belki de hayata daha çok bağlanmayı öğrenmekten geçiyor. İnsanoğlu için bağ kurmak en önemli ihtiyaçlardan… Bağ kurmak, bir topluluğa kendini ait hissetmek, sevmek, sevilmek, anlaşılmak, gözünün içine bakılmak, etkin ilgi görmek… Dijital dünyada zor bulunan, ama analog dünyada geliştirilmesi gereken “bağ” biçimleri bunlar…

Ama çözümü de var. 

Yakın dostlarımızın veya değer verdiğimiz kişilerin yaş günlerini (örneğin benimki 8 Eylül, yazın bir kenara) sırf Facebook anımsattı diye değil, kalbimizde yer ettiği için anımsayarak… Çıktığımız tatillerin fotoğraflarını sosyal medya hesaplarımızdan paylaşmak yerine, dostlarımızla o seyahatten edindiğimiz deneyimleri yüz yüze, kahve eşliğinde sohbet ederek konuşarak, çocukları duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimini destekleyen aktivitelere yönlendirerek, yerel yönetimleri “çocuk dostu kentler” tasarlamaya teşvik ederek, çocuğumuzla beraber seksek oynayarak, arkadaşlarıyla voleybol maçları düzenleyerek, yani onlara “model olarak”, akşam yemeği sırasında “dijital detoks” uygulayıp cep telefonlarını bir kenara bırakarak… Ve daha niceleri… 

Tam da bu yüzden, yalnızca çocuklara dönük yasaklar ve dayatmacı bir şekilde getirilen ekran yönetimi kuralları yetmez. Hatta tek başına adil bile değil. Yetişkinlerin sınırsızca tükettiği, platformların ise denetimsizce tehlikeli içerik yaydığı bir dünyada, bütün yükü ergenlerin omzuna bırakmak kolaycılık değil mi? Çocuklara “yapma” demeden önce, onlara “nasıl”ı öğretmek de gerekiyor, alternatif bir hayat modelini deneyimlemelerini sağlamak da… 

Ve belki daha da önemlisi, yetişkinlerin kendi davranışlarına bakması gerekiyor. Kendi telefonumuza koyamadığımız sınırları çocuklardan beklemek ne kadar rasyonel? Ekranlar çocuklar için de yetişkinler için de bir kaçış alanı iken, dijital okuryazarlığı herkes için kritik bir beceri haline getirmek şart.   

Bu tartışma henüz kapanmadı. Kapanacak gibi de durmuyor. Dikkatle, zamanla, sosyal ilişkilerle, çocuklukla ve ergenlikle kurduğumuz bağı yeniden hatırlamamız şart. 

Nietzsche, “iyi okuma”nın nasıl yapılması gerektiğini, Tan Kızıllığı adlı kitabında şöyle anlatır: “İyi okumak, yavaşça, derinlemesine, ihtimam ve ihtiyatla, ardındaki niyeti düşünerek, açık kapılar bırakarak, nazik parmak ve gözlerle okumak demektir.” 

Bu cümleleri “iyice” okuduktan sonra arkama yaslanıp bir süre düşündüm. Hayatı yeterince iyi okuyabiliyor muyuz? O elimizdeki sihirli ekranın sunduğu çerçevenin dışına çıkarak, bildirimlerin hızına, sürekli kaydırmaların rutinine kapılmadan, çocukların ve ergenlerin dünyasını tasarlarken, bir yandan da kendi kadim alışkanlıklarımızı sorgulayarak… 

Ekranı “günah keçisi” ilan etmeden önce kendi “inatçı keçi” yanlarımızla barışarak…

Yorum Analiz Haberleri

Anlamak iyileştirir: Psikoterapinin sessiz hâli
Dünya neden yeniden gıda stoklamaya başladı?
Antisemitizmin esas nedeni İsrail’in saldırgan politikaları mı?
"İstanbul sadece bir şehir değil..."
ICE’nin militarizasyonu ve ABD’deki kriz