Ehl-i Sünnet’in büyük imtihanı

Sünnîler ile Şiîler arasındaki ihtilafı körükleyip siyasî çekişmeler hatta silahlı çatışmalar çıkarmak mı Müslümanların lehinedir..

MAHMUT AY / YENİ ŞAFAK

Çoğu kimsenin gözünden kaçan bir gerçeğe dikkatinizi çekmek isterim. Dünya genelinde yaygın dinlere ait mezheplerin, kendi dinlerindeki nüfus oranlarına baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: Hristiyanların yaklaşık %48-50’si Katolik, %35-40’ı Protestan, %10-12’si Ortodoks, %2-3’ü de diğer mezheplere mensup. Yahudilerin yaklaşık %40’ı Reformist, %20’si Muhafazakâr, %15’i Ortodoks, %2’si Rekonstrüksiyonist. Geri kalan yaklaşık %25 de herhangi bir mezhebe aidiyet hissetmeyen Yahudilerden oluşuyor. Budistlerin yaklaşık %35-40’ı Theravada, %50-55’i Mahayana, %10’u da Vajrayana mezhebine mensup. İslam’a gelince, dünya genelinde Müslümanların yaklaşık %88-90’ı Sünnî, %10-12’si Şiî’dir, %1-2’si de muhtelif mezheplere mensuptur. Bu tablo, bize çok önemli bir şey söylüyor. Diğer dinlerde oran olarak belirli bir mezhebin ağırlığı söz konusu değildir. Mesela Hristiyanlığın yarısına yakını Katolik’tir ama Protestanların oranı da Katoliklere çok yakındır (yaklaşık %40). İslam’da ise Sünnîlik çok açık farkla en yaygın mezheptir. Sünnîlik içindeki Hanefîlik, Şâfiîlik, Mâlikîlik ve Hanbelîlik gibi fıkhî mezheplerin (özellikle ilk üçünün) itikadî görüşleri birbirine çok yakın olduğu için İslam anlayışlarında ciddi bir farklılık yoktur. Mezkûr dinlerdeki mezhep farklılıkları itikadî farklılıklar olduğu için önemli farklılıklardır ve bizdeki Sünnî-Şiî ayrışmasına tekabül eder.

Bir hususa daha işaret etmek isteriz: Mezkûr dinlerde, tarih içinde mezheplerin oranlarında belirgin değişiklikler dikkat çeker ancak İslam tarihinde mezheplerin oransal dağılımında önemli bir farklılık olmamıştır. Bir başka ifadeyle, tarih boyunca Müslümanlar, kahir ekseriyetle Ehl-i Sünnet inancını benimsemişlerdir. Sünnîler, siyaseten de çok daha etkili ve güçlü olmuştur. Nüfuz alanı sınırlı olan Fâtımîler, Safevîler ve Kaçarlar (son ikisi Türk asıllı) dışında ciddi bir Şiî devleti kurulmamıştır. Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki ihtida/İslamlaşma faaliyetleri de Sünnîler tarafından gerçekleştirilmiştir. Şiîlerin, Müslüman olmayan milletlere İslam’ı tebliğ edip onların Müslümanlaşmasında önemli bir katkıları görülmemektedir.

Bu tablo, bize şu iki sonuca ulaşma imkânı sunar: 1. Sünnîlik, mezhepten öte bir şeydir. Tarihte ve günümüzde “İslam” denince “Sünnîlik”, “Müslümanlar” denince “Sünnîler” akla gelir. 2. Sünnîliğin hem sayısal üstünlük hem de özgül ağırlık itibarıyla açık bir farkla hâkim güç olması, aslında İslam ve Müslümanlar açısından büyük bir avantajdır. Zira diğer dinlerdekinin aksine İslam’da mezhep açısından ciddi bölünmüşlükler yoktur. Mezhebî açıdan az bir bölünmüşlük olmasına rağmen Müslümanlar arasında siyasî açıdan maalesef çok ciddi bölünmüşlükler yaşanmıştır. Zaten tüm dünya genelinde devletler arasındaki kavgaların temel sebebi, dinî ve mezhebî olmaktan ziyade siyasîdir.

Mademki Sünnîlik, Müslümanların kahir ekseriyetinin benimsediği bir mezheptir; Sünnîler kendilerini sıradan bir mezhebin mensubu olarak görmemelidir. Sünnîlik, mezheplerden bir mezhep değildir. Müslümanların %90’ına yakının benimsediği ana ve orta yoldur. Bu noktadan hareketle şunu söyleyebiliriz: Tıpkı diğer mezhepler gibi ne teoride ne de pratikte Şiîliğin, Sünnîliğin mukabili ya da alternatifi olması mümkün değildir. Sünnîlere düşen vazife de öncelikle kendi yollarının İslam’ın kuruluşundan itibaren Müslümanların tuttuğu “ana ve orta yol” olduğunun farkına varması ve bu özgüvenle (kibirle değil) diğer mezheplere yaklaşmasıdır. Sünnîler, diğer mezhepleri -kendilerini İslam dairesinden çıkaracak görüşleri yoksa- “yanlış yollara sapmış kardeşler”, kendilerini de onların “büyük abisi” olarak görmelidir. Abiye düşen, kardeşlerini dövmek, ezmek, horlamak, aşağılamak, küçümsemek ve aileden atmak değil mümkün mertebe onlarla iyi ilişkiler kurarak ailenin birliğini muhafaza etmeye çalışmak ve kardeşlerinde gördüğü yanlışlıkları uygun bir dil, üslup ve siyasetle düzeltmeye çabalamaktır. Hz. Ali Efendimiz’in kendisiyle savaşan Cemel ehli hakkında söylediği tarihi sözü hatırlayalım: “Onlar, bize isyan eden kardeşlerimizdir.”

Şiîlerin ve diğer mezhep mensuplarının, Sünnîlere yönelttiği eleştirilerde pireyi deve, habbeyi de kubbe yaparak sert ve sloganik bir üslup kullandıkları görülür. Bunu da kısmen anlayışla karşılamak gerekir. Zira tarih boyunca İslam dünyasının genelinde Sünnîlik iktidarda olmuştur. Muhalefette olanın dili sert, eleştirileri ağır olur. İnsanın tabiatında bu vardır. Gücü elinde tutan, bağırıp çağırandan korkmaz. Öfke, gelip geçer ama güç kalıcıdır. Öfke intikamı, güç itidali sever. Güçlü olan itidalli olmalı ve güçsüzün öfkesini mümkün mertebe tolere etmelidir.

Sünnîliği bir mezhepten öte Resûl-i Ekrem (sav) ve O’nun mübarek yolundan giden sahâbe-i kirâmın yaşadığı İslam’a en yakın yol olarak gören bir Müslüman olarak şunu iftiharla söyleyebilirim: Yöneticiler değil belki ama halk olarak Sünnîler, ABD ve İsrail’in İran saldırısında gayet iyi bir sınav vermiştir. Şiî İran rejimi, çok yakın bir zamanda Irak ve Suriye’de maalesef milyonlarca Sünnî’ye zulmetmiştir. Buna rağmen Sünnî halklar kahir ekseriyetle bu savaşta mazlum olan İran’ın yanında yer almıştır. Pek çok Sünnî âlim son derece mutedil açıklamalar yaparak mazlum konumundaki Şiî İranlıların yanında olduklarını açıklamış ve böyle bir süreçte Sünnî-Şiî çatışmasını körükleyecek açıklamalardan uzak durulmasını salık vermiştir. Türkiye’de muhterem Hayrettin Karaman Hocamızın, gazetemizdeki “Şimdi Zamanı Değil” başlıklı yazısı buna güzel bir örnektir. Kendileriyle görüştüğüm pek çok Suriyeli âlim, İranlıların Suriye’deki zulmünü unutmasa da bugünkü çatışmada mazlum İran’a karşı cephe alınmasını doğru bulmadığını; İran’ın İsrail ve ABD’ye gönderdiği füzeleri gördüklerinde bunları Sünnîler göndermiş kadar sevindiklerini söylemiştir. Ayrıca çoğunluğu Sünnî olan Türkiye, Mısır ve Pakistan, İran’a saldırıların durdurulması ve bir an evvel anlaşmaya varılması için çok ciddi gayret sarf etmiştir. Tarih, Sünnîlerin bu tavrını mutlaka kaydedecektir. Ve umarım ki bu asil duruş, bu savaş sonrasında, Sünnî-Şiî ayrışmasını hafifletecek bir sürecin tohumu olacaktır.

Ne Sünnîlik, Şiîler tarafından zayıflatılabilir ne de Şiîlik Sünnîler tarafından ortadan kaldırılabilir. Sünnîleri IŞİD veya Kaide gibi terör örgütleri temsil edemez. Aynı şekilde Şiîleri de Haşd-i Şa’bî benzeri terör örgütleri temsil etmemelidir. Her iki tarafın akl-ı selim ulemâsı bir araya gelip diyalog imkânlarını değerlendirmeli ve makul söylemler geliştirmeye çalışmalıdır. Kimse, Sünnîlik ile Şiîlik arasındaki fikrî ayrılıkların nihaî çözüme kavuşmasını beklememelidir. Bu mümkün değildir. Ancak cevaplanması gereken soru şudur: Sünnîler ile Şiîler arasındaki ihtilafı körükleyip siyasî çekişmeler hatta silahlı çatışmalar çıkarmak mı Müslümanların lehinedir; yoksa bir şekilde ihtilafları çatışmaya götürmeden ve “ümmetin birliği” idealini yitirmeden elden geldiğince her türlü kavgayı asgariye indirmeye çalışmak mı? İslam düşmanları birincisinden yanadır.

Ya biz?

Yorum Analiz Haberleri

Okul merkezli irşadın ihmal edilen gücü
Dijital sedasyon ve modern insanın uyuşturulması
Bölgesel savaşın siviller üzerindeki yıkımı
Bilderberg'in karanlık odalarında Türkiye'den kimler var?
İran’da yerle bir olan medeniyet değil Trump’ın kibri oldu