'Amerikan Kralı' veya 'Yeni Roma İmparatoru' diye anılmaktan çok hoşlandığı bilinen Trump'ın en yakın askerî danışmanlarından Albay Scott Ritter, Venezuela lideri Maduro'nun maruz kaldığı 'adam kaçırma' eylemiyle Amerika'ya götürülmesinden sonra verdiği bir röportajında, 'Haziran-2025'de İran'a yönelik olarak başlatılan 12 günlük savaşa yol açan ABD/ İsrail'in ortak saldırısı'nı, Japonya'nın ABD'deki Pearl Harbour Saldırısı'na benzeterek, "2. Dünya Savaşı'nda Japonlar bize zarar verdi, ama biz kendimizi toparladık ve neredeyse dört yıl sonra Tokyo Körfezi'ne ulaştık. İsrail İran'ı vurdu, ancak 12 gün sonra Netanyahu telefonu açtı ve Trump'ın arabuluculuk edip 'ateş-kes' ilan etmesini istedi. Bizim saldırımız da İran'ı yok edemedi." demişti.
Amerikalı albay, "İsrailliler, Suriye ve Azerbaycan semalarından Hazar Denizi üzerinden gelip oradan saldırabildikleri için İran'ı vurabildiler, çünkü İran'ın modern bir hava savunma sistemi yoktu. Ama, bu, bir daha olmaz; çünkü Ruslar İran'a askerî silah taşıyor. İran'a radar, hava savunma sistemi ve uçaklar veriyorlar. Bunlar MiG-29'un geliştirilmiş versiyonları..." diye de ekleyerek... Ritter, İran'daki İsrail casus ağı hakkında ise, (Siyonist rejimin gizli istihbarat teşkilatı olan) MOSSAD'ın casuslarının hepsi ya öldü, ya da kafaları kesildi..." demeyi de bilhassa vurgulayarak.. Ritter, o zaman, 'İran'a saldırıyı devam ettirmemelerinin gerekçesi'ni ise, THAAD füze savunma sistemlerine bağlayarak, "füze savunma sistemimizi on iki günde tükettik." diye izah ediyordu.
Bu röportajı okurken, geçmişte, Haziran-1967'de yaşanan '6 Gün Savaşı Bozgunu'muzu acı hâtıralarıyla yeniden hatırladım..
O günlerde -Sağlık teşkilatındaki vazifemden 1 ay izinli olarak- Diyarbekir'den İstanbul'a gelmiştim, İstanbul-Hukuk'taki 'imtihanlarıma için..
Mısır lideri Cemâl Abdunnâsır, 'Fî Zılal'el'Kur'an' (Kur'an'ın Gölgesi'nde..) isimli ünlü telifi başta olmak üzere ve nice İslamî eserleri ve mücadeleleriyle Müslüman dünyasında ilgi ile okunan ve hayırla anılan müellifi olan Prof. Seyyid Kutub'u idam ettirdiği için, Müslümanların hışmının psikolojik ağırlığından da kurtulabilmek ümidiyle, İsrail rejiminin Kızıldeniz'le bağlantısını sağlayan 'Aqabe Körfezi'nin ağzını kapattığını açıklamıştı..
Ve yapılan görkemli askerî merasimlerde, gizli 'hangar'lardan çıkarıp 'askerî araçlar'ın üzerine yerleştirilmiş ve üzerinde 'Tel'Aviv'e..' yazısı bulunan ve nikelajlı kaplamalarıyla göz alıcı dev füzeleri geçiriyor ve büyük kitleler heyecan ve gözyaşı içinde, 'İsrail'in sonunun bu kez gelmiş olacağı' ümidlerini dile getiriyorlardı/ getiriyorduk...
ABD'nin başında L. Johnson adında, dünyaya aldırmamakta ve güce tapınmak açısından birbirlerine benzerlikleri olduğu için, -Trump kadar olmasa bile- onun öncüsü sayılabilecek ve insanlık anlayışı açısından kaskatı yürekli bir Başkan vardı.. O kadar gücetapar ve insanlık anlayışı o kadar zâlimâne bir dünya görüşü vardı ki, 'Vietnam Savaşı'nda bizi suçlayanlar bilmiyorlar ki, eğer o savaş olmasaydı Amerikan ekonomisi içine düştüğü yüzden 70'lik bir atâletten, / yorgunluktan kurtulamayacaktı..' diyecek kadar..
Dünya Müslümanları da genellikle, büyük bir zafer bekliyorlardı.. 1948 ve 1956'daki iki savaşta da, Dünya Siyonist Hareketi'nin büyük desteğiyle ve en modern silahlarla donatılmış olan İsrael rejiminin karşısında ağır yenilgiler almış olan Mısır'ın bu kez, geçmişin o yenilgilerinin de hıncı ve hışmıyla zafer kazanacağı ve Nâsır'ın Arab ülkeleri başta olmak üzere bütün dünya Müslümanları nezdinde, ikinci bir 'Khâlid bin Velîd' misali yeni bir kahraman olarak yükseleceği beklentisi vardı..
Ve amma, maalesef, 6 gün kadar süren savaşta, Mısır, Ürdün ve Suriye orduları, savaşın daha ilk günü ve hattâ ilk saatlerinde korkunç şekilde tam mânasıyla etkisiz hale gelmişler ve Mısır'ın Nâsır'dan sonraki ikinci ismi olarak bilinen Mareşal Amr, intihar etmiş, Sina Yarımadası ve Kudus'ün tamamı ve Suriye'nin Golan Yükseklikleri Siyonist İsrail rejiminin eline geçivermişti..
O korkunç tablo karşısında İstanbul'daki Avrupalı turistler, -temkinli bir şekilde olsa bile- 'Nassılllll!... Cihad- Cihad..' der misiniz?' diye Müslümanlar halkla alay ediyorlardı.. O sıralarda, Müslüman esnaftan ve yaşı 70'i geçmiş olanlardan ve hele Birinci Dünya Savaşı'nın son demlerinde Filistin'de 'Osmanlı askeri' olarak savaşan niceleri ise, Sultanahmed'de, Fatih'te, Üsküdar'da, 'Ahh.. İslam'ın şerefi ve Müslümanların namusu çiğnendi..' diye, hüngür-güngür ağlıyorlardı.. Ve savaşın 6. günü akşamı ise, Nâsır, -henüz Türkiye'de olmayan-televizyon ekranlarına çıkıp, ağlayarak yenildiklerini ve bütün sorumluluğu kabul üstlendiğini açıklıyor ve çaresiz ve perişan olan bütün Müslümanlar hüzne garkoluyorlar ve hele de Arab halklar ise, 'Ey Nâsır, yeter ki, sen başımızdan gitme.. Gerekirse biz (güneydeki) Yukarı Mısır'a, Asyut'a çekiliriz, ama, teslim olmayız!.' diye ağlıyorlardı.
Avrupa ve Amerika dünyasındaki bütün medya organları tabiatiyle bayram ediyorlardı..
Nâsır, bir daha halkının arasında pek gözükmez oldu ve biz Müslüman halklar için, emsaline az rastlanır bir felaket olan, Haziran-1967'deki o '6 Gün Savaşı', Yahudiler ve onları Müslüman coğrafyalarına nice şeytanî entrikalarla diken modern Haçlı zihniyetinin medya organları ve uluslararası emperial güç odakları o savaşı olduğundan da daha bir büyüterek, biz Müslümanlar'ı küçük düşürmeye çalıştılar, ve onların içimizdeki uzantılarının hâkim olduğu gazetelerdeki malûm kalemşörlerin en aklı almaz alaycı yazıları ise, Siyonist Yahudilerden bile daha bir alaycı hava içindeydiler.. O dönemdeki Müslüman nesiller olarak konuşacak mecal bile bulamıyor ve, 'kan kustuk, ama, kızılcık şerbeti içmiştik' dercesine, hınçlarımızı içimize gömüyorduk. O facia, İstanbul'daki 'Karacaahmed' misali, artık beynimize kalbimize, duygu ve düşüncelerimize imzasını atmıştı ve amma, ümidimizi asla yitirmedik..
Nâsır ölmüş ve yerine Enver Sedat geçmişti.. O pek bilinmiyordu.. Ama, 1973 yılı Ekim ayının 5'inde, 'Ramazanı'na denk geldiği için, Ramazan Savaşı diye anılan müthiş bir savaşı bu kez Enver Sedat başlatmış ve İsrail rejimi korkunç şekilde yenilmiş ve bütün emperial odaklar devreye girip savaşı durdurmuşlar ve Müslümanlar biraz gönül huzuruna kavuşmuşlardı. (Ama, o büyük zafer, Google'ın arama motorlarında bile ya yer almaz, ya da basit bir askerî harekât olarak geçiştirilir.)
Ama, o da, o zaferin kumandanı olan Enver Sedat, Müslüman dünyasındaki başka örneklerini pek çok gördüğümüz öyle bir noktaya gelmişti ki, Müslüman gruplarla mücadeleye başlamıştı..
Ve Sedat, o büyük zaferin 8. yıldönümünde 5 Ekim 1981 günü, Kahire'de hazırlanan görkemli bir askerî merasim sırasında, Hâlid el'İslambulî adında bir teğmen ve emrindeki bir grup askerin ânî ve beklenmedik saldırısıyla öldürülmüştü, dünyanın nice diplomatik temsilcilerinin gözü önünde..
Bunları niye mi hatırlamak ve hatırlatmak gereği duyuluyor?
Çünkü, Müslüman coğrafyaları, hâlâ da perde gerisindeki bütün emperyal güçler karşısında, çaresiz duruma düşürülmelerinin sancılarını çekiyoruz.. Ve, bu çare arayışları halkları derinden sarsarken, Netanyahu'nun iki ay kadar önce, 'Osmanlı tekrar kurulamaz, Hilafet geri gelemez..' demesi, onlar açısından neyin tehlike olduğunun, gösterilmesinin ne mânaya geldiğinin üzerinde bizim kamuoyumuz tarafından gerektiği şekilde hâlâ da durulmalı değil mi?
Haa, onların arkasında da, elbette, Trump ve bütün Trumpgiller duruyor elbette.. Nitekim, o ve hempâları, Gazze'de, 100 bine yakın insanın öldürülmesinden habersiz olmadığını da itiraf ederken, bununla yetinmiyor, Siyonist İsrail'i sonuna kadar da destekleyeceklerini tekrarlıyorlar..
Ama, Müslüman coğrafyalarındaki kamuoyu oluşturma mekanizmaları, hâlâ da, sadece küçücük İsrail karşısındaki çaresizliğimizi hatırlatarak, emperyalistlerin moral bozmak taktiklerini sürdürüyorlar. Halbuki karşımızda bütün emperyalist güçler vardır ve biz onlardan korkmuyoruz, keza, sadece Siyonist İsrail rejimi karşısında çaresiz kalmış durumda gösterilmenin ezikliğini yaşayabileceğimize umut bağlayan bir dünyanın taktiklerine karşı da dünlere göre daha dirençli ve uyanığız, inşaallah...
Evet, bu oyunu bozmamız gerekir, Müslüman halklar olarak..
Düne kadar devamlı nükleer silahlarla korkutuluyorduk, şimdi, Müslüman halkların elinde, daha güçlü bir silah gelişiyor; bu, İslamî vahdet/ İslam Birliği şuûrudur.. O da gerçekleşecek bir gün, inşaallah..
Ve biz Müslümanların, İslam Milleti olarak başka çaremiz de yok..
STAR