Doğmak bir başlangıç değil; bir iniştir, bir düşüştür

MURAT KURT

Biz de: Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir vakte kadar bir durak ve faydalanma vardır demiştik.” (Kur’an)

İnsan doğduğunu sanır.
Oysa belki de düşer.

Rahimden insanın dünyaya çıkışı, bir yükseliş değildir; güvenli olandan bilinmeyene, bütünlüğün içinden parçalanmışlığa doğru bir iniştir. İnsan bu inişi hayata başlamak” diye adlandırır; çünkü düşüşün farkında olmak ağır bir bilgidir. Doğmak, masum bir kelimeyle örtülmüş ilk savrulmadır.

Bakara Suresi’nde anlatılan Âdem kıssası, geçmişte kalmış bir başlangıç hikâyesi değildir. Her insan, dünyaya gözlerini açtığında bir kopuşun, bir inişin mirasını taşır. Bilmediği bir düşüşün içine uyanır. Ve imtihan tam da burada başlar.

Bu düşüş bir anda gerçekleşmez. İnsan yeryüzüne savrulmadan önce, adım adım hazırlanır. Allah insanı önce ana rahmine koyar. Yaratır ve muhafaza eder. Rahim, sadece biyolojik bir mekân değil; düşüşten önceki son güvenli eşiktir. İnsan, dünyaya doğmadan önce korunmayı öğrenir.

Anne bu yüzden vardır. Çünkü anne de insandır. Aynı türden gelmenin kurduğu bir bağ söz konusudur. İnsan ilk emniyetini başka bir insanın bedeninde yaşar; hatta yaşamak zorundadır. Düşüşe hazırlanırken yalnız bırakılmaz.

Dokuz ay on gün… Bu sürenin değişmemesi rastlantı değildir. İnsan aceleyle dünyaya atılmaz. Rahimde geçen zaman, düşüşün ağırlığına dayanabilmesi için verilen ilk mühlet gibidir. İnsan orada konuşmaz, yürümez, karar vermez; ama korunur. Belki de insanın ömür boyu aradığı “güven” duygusu, bu ilk muhafazanın silik bir hatırasıdır.

Doğumla birlikte bu sığınak terk edilir. İnsan ağlayarak dünyaya gelir; çünkü ruh, ayrılığı bedenden önce hisseder. Açık dünyaya çıkar; fakat hâlâ muhtaçtır. Anneye bağımlıdır. Yıllar boyunca bu muhtaçlık sürer. Bu dönem, insanın dünyaya alıştırıldığı evredir. Sert olan yumuşatılır, yabancı olan tanıdık hâle getirilir. İnsan düşeceği yere yavaş yavaş hazırlanır.

Sonra bir kopuş yaşanır. Belirli bir yaşta ve bilinçte insan anneden bağımsızlaşır. Fiziksel bağ çözülür. İşte tam bu noktada kritik bir eşik belirir. Anne geri çekilir. Eğer insan yaratıcısı olan Allah’ı Rab edinmişse, bu boşluk sahipsiz kalmaz. Muhafaza artık bedensel değil; aklî ve ahlakîdir.

Bu yüzden Allah, düşüşle birlikte insanı başıboş bırakmaz. Hidayet gönderir. Bu hidayet tek bir şey değildir. Akıl verir; insan düşerken yönünü bulabilsin diye. Hikmet verir; yalnızca bilsin diye değil, anlamlandırabilsin diye. Kitaplar gönderir; unutulanı hatırlatsın diye. Doğayı verir; insan gezsin, görsün, ibret alsın diye. Peygamberler gönderir; bilginin nasıl yaşanacağını göstersin diye.

Şeytan da bu serüvene eşlik eder. Âdemle birlikte yeryüzüne inmiştir. Bu, kötülüğün sonradan ortaya çıkan bir arıza değil; imtihanın yapısal bir parçası olduğunu gösterir. Şeytan çoğu zaman insanın karşısında değil, insanın iç dilinde konuşur. Unutturur, normalleştirir, erteletir.

İnsan dünyaya indiğinde bu düşüşü fark etmez. Çünkü düşüş uzun sürer; bir ömür kadar. Ama asıl körlük, bu düşüşün bir imtihan olduğunu unutmasından kaynaklanır. İnsan, “belirli bir vakte kadar” burada bulunduğunu bilmesine rağmen, bunu hayatına tercüme etmez. Durak olduğunu bildiği yerde cennetini kurar; yolcu olduğunu unutup yerleşir.

Bu unutma hâli, varoluşsal soruların ertelenmesiyle başlar.
“Niçin buradayım?” sorusu ağırdır.
“Burada ne kadar kalacağım?” rahatsız edicidir.
“Sonra ne olacak?” ise bedel ister.

İnsan bu soruları sormamak için oyalanır. Allah’ın gönderdiği hidayeti okumaz. Okusa bile hayatına indirmez. Kitap vardır ama açılmaz; işaretler vardır ama görülmez. Hidayet, rafta duran bir bilgiye dönüşür. Oysa o, yürüyüşü yönlendiren bir ışıktır.

Böylece insan farkında olmadan dünyevileşme sürecine girer. Geçici olanı merkeze alır. Bir vakitliğine durduğu yerde bütün yatırımını buraya yapar. Parasını, zamanını, enerjisini; hatta kalbini… Ama asıl gideceği yer için bir kuruş bile harcamaz. Çünkü orayı uzak sanır. Oysa uzak olan ölüm değil, farkındalıktır.

Bu noktada insanın zihninde iki hesap karşı karşıya gelir: matematik ve bereket. Matematik elde olanı sayar; bereket verileni çoğaltır. Matematikte verme eksiltir, berekette verme artırır. Allah bereketten bahseder; insan matematikte ısrar eder. Çünkü matematik görünenle çalışır; bereket ise güven ister.

İnsan bu yüzden vermekten korkar. Eksileceğini sanır. Paylaşırsa azalacağını düşünür. Oysa verilenin bereketleneceği vaat edilmiştir. İnsan ise vaade değil, elindekine iman eder. Elindekini sıkı tutar; çünkü geçici olana bağlanan, kalıcıya güvenemez.

Bu korku zamanla bir alışkanlığa dönüşür. İnsan kazandıkça daha çok tutar, tuttukça daha çok korkar, korktukça daha az verir. Dünya bir durak olmaktan çıkar; bir bağlanma alanına dönüşür. İnsan artık düşmekte olduğunu değil, yaşadığını zanneder.

Düşerken başkalarına çarpar. Kimi zaman farkında olmadan üzer, kimi zaman bilerek kandırır. Zaman zaman alır ama geri vermez. Çaldığı şey her zaman para değildir; bazen zamandır, bazen umuttur, bazen birinin inancıdır. Ama insan düşerken bunları “hayatın gereği” diye adlandırır. Çünkü düşüş hızlandıkça vicdan sessizleşir.

Bir süre sonra anlam problemi başlar. Her şey vardır ama hiçbir şey yetmez. İnsan doymaz; çünkü neye aç olduğunu bilmez. Bu hâl bir bulanımdır: çok şeye sahip olup hiçbir şeye ait olamama hâli.

Oysa yol boyunca işaretler vardır. Doğa konuşur. Zaman uyarır. Gün batımları sonluluğu, gün doğumları yeniden yönelmeyi fısıldar. Ama insan bakar, görmez. Çünkü görmek için durmak gerekir; düşen insan duramaz.

Zaman en çok burada harcanır. Boş meşguliyetlerle, anlamsız tekrarlarla, ertelemelerle… İnsan zamanı tükettiğini sanır; oysa zaman insanı tüketir.

İnsan bir gün düşüşünü fark ederse — işte o an gerçek doğum başlar. Bu, bedensel bir doğum değil; bilincin doğumudur. Yönün tekrar ışığa çevrilmesidir. Düşüş bitmez belki ama anlam kazanır.

Çünkü insanın kurtuluşu düşmemekte değil;
düştüğünü fark etmekte yatar.