Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişlerdir ve dünya hayatı kendilerini aldatmıştır. Onlar bu günleriyle karşılaşacaklarını unuttukları ve bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz. (el-A`râf 7/51)
Bir önceki ayette (el-A`râf 7/50) cehennemliklerin cennet ehlinden bir miktar su ve rızık istedikleri, ancak bunun kendilerine kesin olarak haram kılındığı o trajik yüzleşme sahnesi anlatılmıştı. Bu âyet (el-A`râf 7/51) ise söz konusu ebedî mahrumiyetin ve ilâhî yasağın gerekçesini açıklamaktadır. Ayetin temel konusu, yeryüzünde kutsalı basitleştirip dini bir oyun ve eğlence aracı hâline getirenlerin hakikati kendi rahatlarını bozmayacak bir aksesuara indirgemeleridir. Bu tutumun nihai sonucu ise ahirette ilâhî rahmetten mahrum bırakılmaları ve ateşte kendi hâllerine terk edilmeleridir. Bu âyet, onların ötelerde karşılaşacakları derin yalnızlığı ve kimsesizliği resmeder. Zira kutsalı bayağılaştıran kimse, sonunda ilâhî rahmetten de mahrum kalacaktır.
Dinin Bir Eğlence Olarak Görülmesi
Sahabe ve tâbiîn âlimleri, ayetteki “dinlerini oyun ve eğlence” edinenleri farklı yönleriyle açıklamışlardır. İbn Abbâs’a (ö. 68/687-88) göre bu ifadeyle dini alay konusu hâline getirenler kastedilir. Ona göre ayetin anlamı şu şekildedir: “Onlar, kendileri için din olarak belirlenen hükümleri oyun ve eğlence konusu hâline getirdiler.” Bu yorum, sorunun dinin kendisinde değil, insanların ona karşı takındıkları ciddiyetsiz tavırda olduğunu ortaya koymaktadır. Ebû Ravk1 ise ayette geçen “din” kelimesini “bayram” anlamında yorumlar. Buna göre eleştirilen husus, dinin özünden uzaklaşılarak onun yalnızca bayram ve eğlence günlerinden ibaret görülmesidir. Katâde (ö. 117/735) de “oyun ve eğlence” ifadesini “yeme ve içme” şeklinde açıklar.2 Bu açıklamaya göre insanlar, dini manevi sorumluluklardan uzaklaştırıp sadece dünyevî zevk ve eğlencelerin gölgesinde yaşamaya başlamışlardır.
Beyzâvî (ö. 685/1286) “dinlerini oyun ve eğlence” edinenlerin durumunu, Cahiliye Araplarının uydurma yasaklarına (bahîre) ve Kâbe etrafındaki ritüel hafifliklerine (el çırpıp ıslık çalmalarına) benzetir. Müfessire göre buradaki iki temel sapmadan lehv (gönül eğlendirme), zihni ve gayreti kendisiyle meşgul olunması hiç de uygun olmayan boş şeylere sarf etmek; la’ib (oyun) ise sevinç ve mutluluğu, aslında aranması doğru olmayan yanlış mecralarda aramaktır.3
Geçici Dünyanın Sahte Sonsuzluk Yanılgısı
Nesefî’ye (ö. 710/1310) göre “dünya hayatı kendilerini aldatmıştır (ve ğarrathumu’l-hayâtu’d-dunyâ / وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا)” denilen kimseleri aldatan şey, dünyada kalacakları sürenin (ömürlerinin) kendilerine çok uzun görünmesi ve ölümün uzak olduğu yanılgısı (اغتروا بطول البقاء) olmuştur.4 Nitekim Resûlullah (s), müminlere dünyayı kalıcı bir yurt gibi değil, geçici bir konaklama yeri gibi görmelerini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Dünyada garip bir kimse veya bir yolcu gibi ol.”5 Hayatı sadece dünya ile sınırlı gören bakış açısı, insanı ebedî bir hakikate hazırlanmak yerine, elindeki oyuncaklarla oyalanan bir çocuğun trajedisine sürükler. İlahi uyarıları, yecḥadûn (يَجْحَدُونَ / bilerek inkâr ederler) fiilinde ifadesini bulan inatçı bir kibirle reddedenler, aslında kendi ebediyetlerini geçici bir dünya alkışı uğruna feda etmişlerdir.
İlahî Hafızadan Silinmenin Dehşeti
Kur’an’ın en sarsıcı ifadelerinden biri şudur: “biz de bugün onları unuturuz” (felyevme nensâhum / فَالْيَوْمَ نَنْسَاهُمْ). Bu unutma elbette gerçek anlamda bir unutma değildir. Yüce Allah’ın bu ifadesi, Kurtubî’ye göre “Onları ateşin (cehennemin) içinde terk ederiz.” demektir. Tıpkı onların (dünyadayken) günlerine kavuşmayı unuttukları gibi.6 Bütün bu kibrin ve kutsalla oynamanın ahiret sahnesindeki faturası ise kelimenin tam anlamıyla ürperticidir. İlmi her şeyi kuşatan Allah’ın bir şeyi, bir varlığı “unutması” (nisyan) elbette düşünülemez. Buradaki “unutmak”, bir tür kısas ve ilahî adaletin tecellisidir: “Onlar, ahiret gününe hazırlık yapmayı nasıl terk ettilerse biz de onları azap çukurlarında öylece terk edeceğiz.” Dünyada iken ilahi mesajı hayatının dışına iten, onu hayatına müdahale ettirmeyen insan, ebediyet yurdunda Allah’ın merhamet nazarından, inayetinden ve lütfundan sonsuza dek mahrum bırakılacaktır. Bir damla suya hasret kalıp alevler içinden feryat ettiklerinde onlara verilecek tek cevap, “İşte sizin yalanlayıp durduğunuz ateş budur.” (et-Tûr 52/14) şeklinde olacaktır.
Sonuç
Din; insanın boş zamanlarını dolduracak lüks bir hobi, kültürel bir aksesuar veya vicdani bir rahatlama seansı değil; hayatın tam kalbine yerleştirilmesi gereken mutlak ve tavizsiz bir hakikattir. Ömrünü fani dünyanın gösterişli oyuncaklarıyla tüketip, ahiret buluşmasını hafızasından silenler, o büyük ve dehşetli günde merhamet kapılarının yüzlerine kapandığı o kimsesizlik hâliyle baş başa kalacaklardır. Hakiki kurtuluş, kutsalı sulandırmadan onun ağırlığını omuzlamakta; inancı oyunlaştıran modern çağın tuzaklarına düşmeden, ilahî huzurda onurla anılacak samimi, bedel ödemiş ve adanmış bir ömür inşa etmektir.
1- Ebû Ravk [‘Atıyye b. el-Hâris (ö.105/723) Hemdânlı-Kûfeli saygın bir Hadis âlimi olup bir tefsîr sahibidir. Bk. Mehmet Yolcu, “İlk Dönem Tefsîr Kitapları ve Müellifleri (En-Nedîm’in el-Fihrist’indeki ‘Tesmiyetü’l-Kütübi’l-Musannefe fî Tefsîri’l-Kur’ân’ Adını Taşıyan Listesi Bağlamında)”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/2 (2015), 62.
2- Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr, thk. Abdurrazık el-Mehdî (Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-Arabi, 1422/2001), 2/125.
3-- Nâsırüddîn Ebû Saîd el-Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-te’vîl, thk. Muhammed Abdurrahman el-Mar`aşlî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418/1997), 3/15.
4- Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Tefsîrü’n-Nesefî (Medârikü’t-tenzîl ve hakāiku’t-teʾvil), thk. Yusuf Ali Bedîvî (Beyrut: Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, 1419/1998), 1/572.
5- İsmâil Ebu Abdillah el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muhammed b. Züheyr Nâsır en-Nâsır (Beyrut: Dâru Tavki’n-Necat, 1422/2001), “Rikāk”, 3.
6- Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, thk. Ahmed el-Berduni - İbrâhim el-Itfiyyiş (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1384/1964), 7/216.