Dindar vicdanlar-dindar villalar

Farkında mısınız bilmiyorum ama; dindar kesimle ilgili rahatsızlık ünlemlerinin muhteviyatı değişiyor. “Ay sokaklarımızda yürümesinler” diye çığlıklar atabilecek kadar şımarıktı bir zamanlar bu içerik. Ne endişeler, ne korkular, ne vehimler gerçekti üstelik.

Niyet, laiklik koruyuculuğu branşında derece yapmak; korkuyormuş gibi yapıp, o korkuyla “dindar dövme” etkinliği tertip etmek; o faaliyette “dindar”ı kah atılacak bir gülle, kah yuvarlayacak bir top, kah vurulacak bir hedef olarak görme rekoruna koşmaktı. Hedef, daha hızlı, daha yüksek, daha ileri sayıydı. Müsabaka uzadıkça vurucular eğlendi. Çok eğlendi.

Oysa bugünkü “tedirginlik” cümleleri, ne eğlence belirtisi içeriyor, ne de plastik korkulardan ibaretmiş gibi duruyor. Laikçilerin endişeleri hiç olmadığı kadar gerçek. Sahibinde, ne “dövme” mecali, ne kazanma hırsı, ne alay etme egemenliği, ne iktidar züppeliği bırakan bu yakınmalar, beni bile kaygılandıracak kadar gerçek.

Şöyle şeyler duyuyorum son zamanlarda misal; “Florya eskiden böyle değildi, ne havuzlu villalar, ne dindar aileler bu kadar çoktu. Artık kahvaltılarını havuz başında yapıyorlar.”

Doğrusu bu durum, Cumhuriyet tarihi boyunca bazılarına tanınmış ayrıcalıkların tamamını temellük ederek tur atlamak, ayrıcalıklarının sonsuza kadar korunacağı zannının zafer bahşettiği yüzlerde yeis görmek; bazılarınca bir tür “galibiyet” olarak görülebilir. Buna, sürekli yenik pozisyondaki bir sporcunun son turdaki sürprizi, Türkiye'de dindar kesimin o ya da bu yolla ilk golü muamelesi de çekilebilir. Bu hoş da görülebilir. Olabilir.

Nitekim ortada; dayak atan-dayak yiyen mukadderatının bir şekilde tersine çevrilmesi, en azından yenişememe durumuna evrilmesi vardır ve bu duruma; “Florya'da 'laikçi' aileleri havuzlu villada görmeyi sorun etmeyen, ama aynı aile dindar olduğunda en hafifinden “şaşıran” bir algı, demokrasiden, eşitlik bahsinden ve şundan ve bundan nasipsizdir, sakattır” gibi retorik ukalalıklarla mukabele edilebilir.

Ama, “Florya'nın süper lüks dairelerinin yarısından çoğu dindarların” sızlanmasına, Florya'da süper lüks dairesi olmayan, olma ihtimali de olmayan, olsa bile kendinde bunu sorgulayabilecek ahlaki-imani bilinç düzeyi bulunduğunu varsayan biri bile, “ne yani, imtiyazlarınız hep elinizde mi kalacaktı?” salvolarıyla cevap verebilmişse.. Dindar insanların da rahat yaşama hakkı diye başladığı savununun, özel kapitalist mülkiyet formu müdafaasına evrildiğini hayretle idrak etmişse.. Ve bunlar arasında itikadı olan “çok para haramsız olmaz”a koşut cümlelere rastlamışsa; durum vahim demektir.

Yani, bu rakibi mağlup etme hissinin verdiği “Boşan zincirlerinden Gülsarı” hissiyatı, “para elin kiridir” kadim geleneğiyle toslaşmıyorsa; parayla ilişkilenme acemiliğinin, aşırılığa meyli artırdığı tecrübesiyle karşılaşmıyorsa, gerçekten vahim.

Dini metinlerin, para kazanmanın değil, kazandığını Allah'ın öngördüğü biçimde paylaşmamanın kabahat olduğunu bildiren zekat müessesesi sayesinde zenginleşmeye dolaylı bir icazet vermiş olduğu, doğrudur. Gelgelelim; aynı paranın, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hassasiyetinden kah hayatın hızı, kah imani besin eksikliği, kah varlığın yolu üzerindeki nefis çalısı nedeniyle uzaklaşan bir mü'mini “bozacağı” da hakikattir.

Çünkü dindar olun ya da olmayın geç tanıştığınız para, para değil geç ulaşılmış bir mefkuredir ve sizi zalimlikte nice babadan varsıla nal toplatabilecek hale getirebilir. Hele de “eski ezik-yeni galip” psikolojisinin teklifsizliğiyle birleştiğinde…

Çünkü. Cumhuriyet aydınlanmasının ilk telakkisi de parayı önemsememeyi salık verir, dini yönelimler de. Bugünkü dindar, paradan bahsetmeyi bile ayıp sayan, kıt kanaat geçinmeyi kutsayan, ömrünü borç ve taksit içinde bitiren ve çocuklarına miras olarak 'namus' bıraktığı övüncüyle göçüp giden memur figürü ile ibadetlerinin ancak yoksulluk şartlarında muteber olacağına dair inançla beslenen geleneksel İslam algısı arasından ilk kez başını uzatmıştır.

Buna resmi ideolojinin “dindar” olanın önünü her sahada ve elbette fırsat eşitliği konusunda da kesmeye ahdetmiş gibi görünen yönelimi de eklenince. Dindar, artık üç engelli koşu parkurunu aşmış, üç bileşenli bir denklemi çözmüş ve hedef bitmiştir.

Hedefsizlik, hedefi; arabayı yenilemek için komisyonların cezbesine kapılmak, daha iyi, daha süper, daha 70 metrekarelik salonlu, daha alttan ısıtmalı, daha derin havuzlu, daha deniz manzaralı evler peşinde ömür tüketmek olarak belirlemiştir.

“Dindar villalar” meselesini dert edinmek gerektiği konusunda 'laikçiler'le hemfikirim. Ama imtiyazlar el değiştiriyor diye değil. Yoksullar için de yanması gereken dindar vicdanların fitilini, sadece beyaz eşya endeksleri tutuşturabildiği için... Geçmiş olsun...

YENİ ŞAFAK