Dinç Bilginin itiraflarına dikkat

Şahin Alpay

Köşe yazılarıma ara verdiğim günlerde basında çok dikkate değer mülakatlar çıktı. Sabah-ATV grubunun eski patronu Dinç Bilgin'le yapılan mülakat (Fadime Özkan, Star, 5-6 Ocak) medya sorunlarıyla ilgilenenler açısından fazlasıyla okunmaya değerdi.

Ben, Zafer Mutlu'nun daveti üzerine, Nilüfer Kuyaş ile birlikte "Entellektüel Bakış" sayfasını hazırladığımız Sabah gazetesinde Ekim 1993-Mayıs 1994 arasında kısa bir süre çalıştım. Ama Dinç Bilgin'i tanımam. Kendisiyle tanıştırıldığımı, ama sonra koridorlarda karşılaştığımızda beni görmezden geldiğini hatırlıyorum. O sıralar Bilgin, al gülüm ver gülüm ilişkisi içinde olduğu hükümetlerden sağladığı avantalarla hızla yükseliş dönemindeydi. Aydın Doğan'la "ansiklopedi savaşları"na girişmişti. Bana selam verecek hali yoktu. Doğrusu benim de umurumda değildi. Sayfayı severek yapıyordum. Kapatılınca da istifa edip ayrıldım.

Bilgin'in direksiyonu tamamen Mutlu'ya bıraktığı, gazeteye geldiğinde şakşakçılarıyla bütün gün tavla oynadığı, esas olarak Londra'nın özel kulüplerinde ve Göcek'e demirli yatında keyif sürdüğü anlatılıyordu. Yani, benim "medya aristokrasisi" dediğim zümreyle tanışmam Sabah'ta oldu. Gazetelerin ve gazeteciliğin maskaralık haline getirilmesinin sorumlularından biri olduğu için, üstelik gazetecilikten başka işi olmayan bir aileden geldiği halde bunu yaptığı için Dinç Bilgin hakkında hiçbir zaman olumlu düşünmemiştim.

Ama şimdi, sıfırı tükettiği bir noktada dahi olsa, geçmişine özeleştirel bir gözle bakabildiği, yaptığı yanlışları açıkça dile getirdiği için onu takdir ediyorum. İtirafları, aklı başındaki basın mensuplarının medyanın kepaze yüzüyle ilgili teşhislerini birinci elden doğruluyor. Patronlar medyayı öteki sektörlerdeki çıkarlarına alet ettikleri zaman gazetelerin gazete, gazetecilerin gazeteci olmaktan çıktığına, halka yalan söylendiğine, devletin ve hükümetlerin kirli işlerinin görmezden gelindiğine tanıklık ettiği için Bilgin'in itirafları basın tarihine geçecek.

Son günlerin medyadaki esas önemli olayı, tabii ki, Aydın Doğan'ın medya grubunun yönetimini kızına bıraktığının, onun da 6 ay sonra yerini profesyonellere bırakacağının ve grubun "amiral gemisi" Hürriyet'in 20 yıllık genel yayın müdürünün bundan böyle sadece yazarlık yapacağının açıklanması oldu. Maliye'nin tahakkuk ettirdiği yüklü vergi borcu ve cezaları sonrasında Doğan'ın Hürriyet, Kanal D ve CNN-Türk dışında kalan medya varlıklarını elinden çıkarma kararı aldığı, müşteri arandığı da söyleniyor.

Doğan grubunun küçülmesinin (haklı veya haksız) vergi borcu ve cezası yüzünden değil, TBMM'nin çıkardığı, medyada mülkiyet temerküzünü engelleyen, bu bağlamda medya patronlarının hem gazete hem televizyon sahibi olmalarını, kamu ihalelerine katılmalarını yasaklayan kanunlar sonucu gerçekleşmesini tercih ederdim. Çünkü bu kanunlar bundan böyle karşımıza işadamlığıyla gazeteciliği birbirine karıştıran; gazetecilik iddiasındaki patronlarla, işadamlığı iddiasındaki genel yayın müdürleri çıkmaması için bir güvence olabilirdi. Bu tür kanunlara şiddetle ihtiyacımız var! Yine de Doğan grubunun küçülmesinin medyada rekabet ve dolayısıyla Türk demokrasisi açısından hayırlı bir gelişme olacağını umuyorum. Üstelik, bakarsınız Aydın Doğan da yanlışları görmüştür, bundan böyle sahibi olduğu medyanın gazeteciler tarafından, gazetecilik ilke ve ahlakına göre yönetilmesini ister ve diğerlerine de örnek olur... Ne malum?

Ben Kasım 1994'ten Temmuz 2002'ye kadar uzun bir süre, Milliyet ve CNN-Türk'te olmak üzere, Doğan grubunda da çalıştım. Severek yaptığım işlerime son verilinceye kadar da kaldım. Yaklaşık 8 yıl zarfında patronla belki 4-5 kez bir araya geldim, her defasında da en çok birkaç cümle konuştum. Umarım medya serüvenlerimi, patronlar, onların genel yayın müdürleri ve "en fazla müsaadeye mazhar" yazarlarıyla ilgili anılarımı anlatacağım bir kitap yazmak için de zamanım olur.

ZAMAN