Dili bağlamak nereye kadar?

Yıldız Ramazanoğlu

Yirmili yaşlara gelmiş bir Müslüman olarak hâlâ dinî bir eğitim alamamıştım.

Kur'an'ın ne teklif ettiğini, nasıl bir yaşam ve vicdan öngördüğünü, fani insanlar arasındaki ilişkileri hangi ilkelerle temellendirdiğini anlayabilmek için şehrimize yeni geldiğini işittiğim Vanlı bir alimi ziyarete gitmiştim. İlminden yararlanmaya çalıştığımız hocamızın eşiyle sohbet ederken yaşadığım bir olay, zaman içinde derinleşerek yeni bir zihin kazanmama vesile oldu.

Çocuklar bizimleydi genelde. Evin en küçüğü olan beş altı yaşlarındaki erkek çocuğu içeri girip bir şeyler anlatmaya başlayınca annenin hafifçe ağzına vuruşunu, çocuğun hiç duraksamadan acı, öfke ve kırgınlıkla suçunun ne olduğunu tam da anlayamadan kapkara gözleriyle bana bakışını unutamam. Anlamadığım bir dildi. O ise benim dilimi çat pat öğrenmeye başlamıştı anlaşılan. Zehirli bir havaydı o an soluduğumuz. Yersiz bir istekte bulunduğu için mi böyle fiili bir tekdiri hak etmişti, benim anlamadığım bir dilde konuşmak bir nezaketsizlik olarak mı görülmüştü yoksa da "yabancıların yanında Türkçe konuşmayın, bir gerginlik, ayrıksılık olmasın gelenlerle aramızda" tembihine mi uymamıştı güzel çocuk? Sonra sonra anladım ki ağır baskılar ve dışlanma problemi aileleri Kürtçe konuşmayı kendiliğinden yasaklamaya, en azından yok sayılan dili yabancılardan gizlemeye itiyordu.

Hocamızın ise amacı başkaydı. Yüce gönüllüğünden böyle davranıyordu sanırım. Ankara'ya irşad için gelmişlerdi enikonu. Onbir ilmi medrese usulü tamamladığı, birçok dil konuştuğu söyleniyordu. Şimdi sırası değildi dili, ırkı öne sürmenin, din kardeşliğine halel getirecek davranışlar manzumesinden sayılabilecek hareketlere girişmenin. Tefsir ve Arapça derslerine katılan insanların birçoğu "Tanrı dağı kadar Türk ve Hıra dağı kadar Müslüman" olduklarını söyleyen gençlerdi. Kur'an'ı başlarında taşıyan ama içeriğiyle fazla ilgilenmemiş, cuma dışında namaz kılmamış olan üniversite öğrencileriydi rağbet edenler. Önemli olan dinlerini kemaliyle öğrenmeleri diye düşünmüştür hocamız, bunu irfani bir duruş olarak görerek.

Oysa İslami ilimlerin üzerinde yükseldiği adaletin, varoluşun, dillerin bu varoluşun parçası olmasının gereği olarak hocamız bize Kürt halkının uğradığı zulümleri, Allah'ın ayetlerinden ve işaretlerinden biri olan dilin başına gelenleri, o korkunç 'Şark Islah Planı'nı anlatsaydı keşke. Ülkücüler bu hakikatlerle yetişseydi ne kadar da farklı olurdu bu ülkede her şey. Riskliydi elbette böyle söylemler fakat yeri geldikçe söylenmeliydi. Gerçeklerin saklanması, ümmet bilinci adına bir kültürün, halkın üzerinin iyi niyetlerle de olsa örtülmesi Allah'ın razı olmadığı şeylerdi. Yaşanan gerçeklikle anlatılan gerçeklik hatta uydurulan gerçeklik arasında gidip gelirken, her şeyin üzerinde duran hakikat, dillerimizin bir hikmetle farklı yaratıldığı ve dillere sahip çıkmanın ayetlere sahip çıkmakla özdeş olmasıydı.

Handan İpekçi'nin senaryosunu yazıp yönettiği Büyük Adam Küçük Aşk filmi (2001 yapımı) sanatın diliyle meseleyi çözeli yıllar oluyor. Bütün yakınlarını bir polis operasyonunda kaybeden küçük Kürt kızı Hejar, karşı komşuya sığınmak zorunda kalır. Burada yalnız bir adam, cumhuriyetin kazanımlarının yılmaz savunucusu emekli hâkim Rifat Bey yaşamaktadır. Evden içeri giren kızı kısa bir süreliğine misafir etmek zorunda hisseder kendini, akrabalarını ya da en azından emniyetli bir kurumu bulana kadar. Sorun şu ki, küçük kız Türkçe bilmemekte ve Kürtçe konuşarak Rifat Bey'i öfkelendirmektedir, ilkeleriyle ters düşmesine neden olmaktadır bu haliyle. Hakim Rifat Bey eve gelen yardımcı kadının da aslında kendini gizleyen bir Kürt olduğunu anlamıştır bu vesileyle. Kızın derdini ve taleplerini bir o anlamaktadır bu durumda. Anadillerinde anlaşmalarına önceleri şiddetli tepki gösteren emekli hâkimimiz, sonunda dille savaşılamayacağını, insanın kendini anasından öğrendiği dille ifade etmesinden daha doğal bir şey olmadığını öğrenmeye başlar. Kırılgan ilkelerin adamı, cumhuriyetin koruyucusu yenik düşer yaşamın ve dilin gürül gürül akışına. Füsun Demirel ve Şükran Güngör'ün oyunculuğu gerçekten muhteşemdir burada. Türkçe bilmeyen Hejar ile Kürtçe bilmeyen Rifat Bey sonunda insanlık dilini kurup büyük bir sevginin baş kişileri olurlar.

İki Dil Bir Bavul filminde (2009 yapımı) ise anadilde eğitimin ne kadar gerekli ve insani bir şey olduğu net biçimde açığa çıkıyor. Anne kucağından yeni ayrılan çocukları anadilleri olmayan bir dilde eğitime zorlamak, Kürtçe konuştuklarında cezalandırmak ne kadar vahşice. Aslında film gerçek bir hikâye ve kendisi de Vartolu olan yönetmen Özgür Doğan, çocukken bu yüzden dayak yemiş biri. Filmdeki Denizlili öğretmen Emre'nin öğrencileri kadar şanslı olmadığını söylüyor söyleşilerinde. Hakiki bir öğretmeni ve sınıfı çekebilmek için sayısız köy dolaşmış filmin diğer yönetmeni olan arkadaşı Orhan Eskiköy'le. Beş sınıfın bir arada eğitim gördüğü derslikte yaşananlar, gerçek hayatın en doğal haliyle kayda geçirilmesi. Öğretmenin çabasına, çaresizliğine ve içine düştüğü yılgınlığa da yakından bakmaya çalışmış yönetmenler.

İki dil tartışmalarında sert söylemler açılımı silip süpürür. Açılımdan söz edip sonra da TRT 6 ile insanları avutacağını sanmak olabilir mi? Her şeyden önce hak verme makamının ortadan kalkması lazım. Diyarbakır'da ve birçok şehrimizde kasabamızda insanlar Kürtçe konuşuyor. Kimseden izin alacak değiller. İnsanlara anadilini konuşmak ve anadilinde eğitim almak için ne hakla izin alma şartı getirilebilir ki zaten?

Sorunlarımızı çözmede yetersiz kaldığımızda dış güçler söylemi giriyor devreye. Bu özerklik ve iki dil meselesini ABD'nin empoze ettiği, yine dış güçlerin bölme oyununa maruz kaldığımız ileri sürülüyor kulaklarımızı insani taleplere tıkamamız gerektiğinin bir gerekçesi olarak. Ama dili karmaşık bir paketin içine koyup boğmamalıyız bu kez.

Meseleleri topluca ele almanın tahribatı ortada. TMK mağduru çocukların uğradığı hak ihlallerini konuşmak için Cumhurbaşkanı'nı ziyaret ettiğimizde Sayın Gül meseleyi ideolojik boyutundan çıkarıp doğrudan çocukların hak ve hukuku çerçevesinde ele almamızın neticeye götüreceğini söylemişti. Öyle de oldu. Çocukların o cehennemde bir gün bile kalması telafisi güç yaralara yol açıyordu. Dil de öyle. Müstakil olarak ele alınıp bir an önce çocuklar gibi özgürleşmeli her yönüyle.

Özerklik ise öfkeli değil, sakin mesafeli eşit, adil, inandırıcı bir dille konuşulabilir ancak. Bir arada yaşamanın sağlayacağı zenginlikten, dayanışmanın bertaraf edeceği ast üst ilişkisinden söz edebiliyor muyuz? Yoksa bölgede sınırları kaldıralım derken yeni sınırlara mı maruz kalacağız, buna herkesten önce diyelim ki İstanbul'da yaşayan Kürtlerin tahammülü var mı? Dil özgürce kullanılsın derken ifade özgürlüğü ve çok seslilik için de kaygılanıyor muyuz bakalım? Orhan Miroğlu'nun başına gelenler ürkütücü değil miydi, Kürt halkına tıpkı mevcut devlet gibi iş gören teksesli ve otoriter bir yapı mı reva görülüyor? Özgürlüğün, barışın, kardeşliğin dili kurulamadıktan sonra bu sefer de tutsaklığın Kürtçesine razı olmaları mı bekleniyor? Konuşmayan, sesleri bastırılan Kürtler hangi platformda seslerini duyuracak? Dilin önü hiç duraksamadan sonuna kadar açılsın ki diğer tartışmalarda önümüzü netçe görelim.

ZAMAN