Doç. Dr. Mustafa Aslan / Düşünce Günlüğü
Dijital katedralin gölgesinde Netflix, Gökkuşağı ideolojisi ve ailenin sessiz tasfiyesi
Son dönemde dijital kültür, kimlik politikaları ve aile yapısı etrafında yürüyen tartışmalar, meselenin yalnızca medya içeriğiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. TRT dijital platformu TABİİ'de yayınlanan “Gökkuşağı Faşizmi” belgeseli sonrasında yaşanan tepkiler ve dijital linç pratikleri; çağımızda kültürel iktidarın nasıl kurulduğuna dair çarpıcı bir örnek sunmuştur. Tartışmanın merkezinde artık “ne söylendiği” değil, “kimin konuşma hakkına sahip olduğu” yer almaktadır. Belgeseli destekleyen akademisyenler, gazeteciler ve kanaat önderleri; fikirleriyle değil, kimlikleriyle hedef alınmış; susturma, damgalama ve dışlama pratikleri devreye sokulmuştur. Bu tablo, eleştiriden muaf bir ideolojik alanın varlığına işaret etmektedir. Tam da bu noktada “gökkuşağı” söylemi etrafında şekillenen küresel kültürel ağların, yalnızca hak talep eden bir görünürlük mücadelesi yürütmediği; aksine eleştiriyi bastıran, muhalefeti kriminalize eden ve kendi normlarını mutlaklaştıran faşizan bir refleks ürettiği görülmektedir. Bu refleksin gündelik hayattaki en güçlü taşıyıcılarından biri ise Netflix gibi küresel dijital platformlardır.
PLATFORM KAPİTALİZMİ VE ALGORİTMİK İKTİDAR
Artık dijital küresel bir şirkete dönen Netflix’i yalnızca bir eğlence platformu olarak okumak yetersizdir. Çağımızın dijital katedrali gibi çalışan Netflix; normlar üretir, değerleri yeniden tanımlar ve kimlikleri dolaşıma sokar. Diziler ve filmler vaaz işlevi görürken, aralıksız izleme pratikleri birer ritüele dönüşmektedir. Özgürlük, bireysellik ve “çeşitlilik” söylemiyse bu inanç sisteminin temelini oluşturmaktadır.
George Ritzer’in “McDonaldlaşma” yaklaşımı, Netflix’in içerik stratejisini açıklamak için işlevsel bir çerçeve sunar. Verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim; dijital platform kapitalizminin temel ilkeleridir. Netflix, izleyiciye sınırsız seçenek sunduğu izlenimini verirken; gerçekte ise algoritmalar aracılığıyla daraltılmış bir tercih alanı sunar. Kullanıcı seçtiğini sanır, ancak seçenekler zaten önceden belirlenmiştir.
Bu noktada dijital hegemonya, açık baskıdan çok yönlendirme üzerinden işler. İzleme alışkanlıkları veriye dönüşür; veri hem ekonomik kazanç üretir hem de kültürel normların inşasında kullanılır. Platform, izleyicinin yalnızca ne izleyeceğini değil, dünyayı hangi değerler çerçevesinde anlamlandıracağını da belirler.
SÜREKLİ VE TEK YÖNLÜ NORM ÜRETİMİ
Netflix’in kurumsal dilinin merkezinde Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEİ) söylemi yer alır. Yüzeyde kapsayıcı bir temsil iddiası taşıyan bu yaklaşım, pratikte postmodern kimlik kuramları ile neoliberal piyasa mantığının kesişiminde konumlanır.
“Kimlik çeşitliliği” başlığı altında özellikle LGBTQ+ temsillerinin sistematik biçimde artırıldığı görülmektedir. Bu temsiller yalnızca görünürlük sağlamaz; belirli bir yaşam tarzını evrensel norm olarak sunar. Heteronormatif yapı sorunlu ve baskıcı olarak kodlanırken, akışkan kimlik modelleri ilerici ve kaçınılmaz olan şeklinde sunulmaktadır. Başlangıçta kamuflaj gerektiren bu strateji, gelinen noktada alenîleşmiştir. Platform, eleştirileri “rıza”, “yaş sınırı” ve “ebeveyn denetimi” argümanlarıyla savuştururken asıl meselenin bireysel tercih değil, sürekli ve tek yönlü bir norm üretimi olduğu gizlenir.
Böylesi bir ekosistemde kimlik, aidiyet üreten bir yapı olmaktan çıkarak; piyasa ile uyumlu, taşınabilir bir forma bürünür. Zaman içinde birey, geleneksel bağlarından kopar, köksüzleşir ve yönlendirilebilir bir özneye dönüşür.
AİLE KURUMU VE DİJİTAL GERİLİM
Aile, Türk toplumu gibi geleneksel yapılarda yalnızca biyolojik ya da hukuki bir birliktelik değildir; kültürel sürekliliğin, ahlaki aktarımın ve toplumsal rollerin temel zemini olarak işlev görür. Netflix anlatılarında aile çoğu zaman baskıcı, anlayışsız ve bireysel özgürlüğün önünde engel olarak temsil edilir. Buna karşılık aileden kopuş, estetikle süslenmiş bir özgürleşme hikâyesi şeklinde sunulur. Bu anlatı biçimi, özellikle genç izleyici ile geleneksel aile yapısı arasında mesafe üretirken aile içi otoriteyi tartışmalı hâle getirmektedir.
SÜPER AKRAN ETKİSİ
Dijital hegemonya açısından en kırılgan grup çocuklardır. Netflix’in çocuk ve gençlik içerikleri, ebeveynlerin masum eğlence algısını aşan bir etki üretir. Fantastik anlatılar ve animasyonlar içine yerleştirilen kimlik temaları, eleştirel süzgeci henüz oluşmamış zihinlere doğrudan ulaşır. Medya bu noktada aileden daha etkili bir süper akran gibi davranır. Çocuk, ekrandaki karakterle özdeşim kurdukça ailesinden öğrendiği değerleri eskimiş ya da kısıtlayıcı olarak algılamaya başlar. Böylece aile ile dijital platformlar arasında örtük bir otorite rekabeti doğar.
LİNÇ KÜLTÜRÜNÜN KISKACINDAKİ BEKA MESELESİ
Son dönemde yaşanan tartışmalar, dijital hegemonya meselesinin yalnızca içerik üretimiyle sınırlı olmadığını açıkça gösterir. Gökkuşağı Faşizmi belgeseli sonrasında ortaya çıkan ifşa çağrıları, linç kampanyaları ve susturma girişimleri, kültürel iktidarın nasıl korunduğunu gözler önüne serer. Hâkim anlatıyı eleştirenler, yalnızca fikirleriyle değil, kimlikleriyle hedef alınır. Dijital alan, özgürlük söylemi altında yeni bir disiplin mekanizması kurar.
Bu bağlamda Netflix tartışması, tekil bir platform meselesi değildir. Mesele; küresel dijital ağlar üzerinden yürütülen bir kimliksizleştirme ve kültürel çözülme sürecidir. Aile, gelenek ve toplumsal aidiyet; bu süreçte geri kalmışlığın sembolleri olarak sunulurken, piyasa ile uyumlu, köksüz ve sürekli yeniden tanımlanan kimlikler yüceltilmektedir.
Belgesel etrafında gelişen linç pratikleri ise bu ideolojik hattın eleştiriye ne kadar kapalı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Eleştiriye tahammülsüzlük, her zaman faşizmin ilk belirtisidir. Bu nedenle mesele ne Netflix’tir ne de tekil içeriklerdir. Asıl mesele; dijital çağda hangi değerlerin “normal”, hangi aile yapılarının “meşru” ve hangi kimliklerin eleştiriden muaf ilan edildiğidir.