Devletçi Felsefenin “Devleti Koruma” İçgüdüsü!

SİNAN ÖN

Türkiye’nin yakın tarihinde önemli bir siyasi figür olan Süleyman Demirel 2000 yılında bir beyanatında şöyle diyordu; “Devlet halin icabına göre hareket eder. Her zaman rutini takip etmek zorunda değildir. ‘Yüksek menfeatleri’ icap ettirdiği vakit, devlet rutinin dışına çıkabilir.”  

Otoriteyi ve devleti, insani varoluşun en üst değeri ve hâkim toplumsal örgütlenme ilkesi olarak gören bir felsefenin ürünü bu anlayış. Toplumu devletin bir eseri olarak gören ve aralarındaki bağımlılık ilişkisini, toplumu devlete bağımlı kılarak anlamlandıran bir felsefe!

Bu felsefede amaç devletin her ne pahasına olursa olsun bekasıdır.  Bu felsefede özgür ve özerk birey yoktur. Bireyler, devletin üzerlerinde hükümran olduğu, her halükarda itaatle ödevli nesnelerdir! Sayısal bir toplamdan yani “nüfus”tan başka bir şey değillerdir. Ancak tayin edilmiş rollerine uydukları müddetçe özel hayatlarında bir ölçüde özgürdürler.

Bununla birlikte bu rollerin dışına çıkılması halinde; devlet onlara mahrem alan da bırakmaz, hayat tarzlarına müdahale eder, rızıklarına musallat olur, hatta duygularını bile belirlemeye kalkışır.

Kısaca “toplumun efendisi ” olarak özetleyebileceğimiz bu devlet felsefesi; hak, hukuk, adalet, insan hakları ve insan onuru gibi değerleri yadsır ve reddeder.

Bu felsefenin etkisini arttıran bir diğer etken de, bu devletlerin resmi ideojileridir. Resmi ideolojilerin olduğu yerde toplumun kültürel, dini, etnik ve ideolojik çoğulculuğundan bahsetmek mümkün olmaz. Orada insanlar insan olarak saygı görmezler. Bireylerin kendi kendilerini gerçekleştirme çabaları güdük kalır. Şeref ve saygınlığın şartı resmi ideolojiye sadakattir. Sivil toplum örgütleri devletin ideolojik aygıtları, siyasi partiler devletin şubeleri olmaya zorlanır. Bazıları buna gönüllüdür zaten!

Medyanın hâkim profîli, resmi gazete ve devlet televizyonunu andırır. Devlet kurumlarının, özellikle emniyet ve resmi istihbaratın medyaya aktardığı bilgiler araştırmak, sorgulamak şöyle dursun peşinen kabul edilir.

Bu çerçevede “kamu düzeni” denilen şey de, kamunun yani toplumun dirlik, düzen ve esenlik içinde hak ve özgürlüklerini kullanabileceği bir sivil barış ortamının tesisini değil, toplumun devletçe düzene sokulması ve disiplin altına alınmasını ifade eder.

Devletçi felsefe toplum hayatının ekonomi, kültür, aile, din gibi hiçbir sosyal alanında, devletin kontrolü dışında bir oluşum veya etkinliğin ortaya çıkmasına izin vermez. Resmi ideolojik doğrulardan farklı doğruluk iddialarının seslendirilmesine tahammül etmez. Çünkü insanların devletten başka doğruluk referanslarının olması, insanların “kafalarının karışması”, belki de “dik başlı” olmalarına sebeptir! Devletin politikalarında somutlaşan doğrulardan başka doğrular dillendirmek, ihanet derecesindedir!

İşin daha da vahim yanı ise, bu devletçi felsefenin devletçi toplumlarda hatırı sayılır bir toplumsal tabanının olmasıdır.

Bu anlayışı Türkiye özelinde ele alırsak; sanırım ülkemizin normalleşmesinin önündeki en büyük engelin “devletin kendini koruma içgüdüsü” olduğunu söyleyebiliriz. Bir türlü vazgeçemediğimiz ve ikide bir tekrarlamak zorunda kaldığımız bu refleks, birincil politik hedefimiz olmaya devam ediyor.

Aslında devletin kendini koruma içgüdüsü, devleti kurucu unsuru olan toplumdan bağımsız, kendi başına var olan, üstün bir amaç ve değer olarak gören anlayıştan kaynaklanıyor. Bu durum devleti, varlık nedenini unutarak kendi kendisini amaç edinen bir pozisyona sokuyor.

Bu anlayışın en uygun ideolojik tanımı ise faşizmdir! Çünkü devletin birinci amacı kendini korumak değil; toplumu korumak, insanlarının barış ve esenlik içinde bir arada yaşamasına imkân tanımak, onlara hukuki güvenceler sağlamak olmalıdır.

Oysa devletçi felsefede, toplumun korunması gereken en büyük güç organizasyonu yine devletin kendisi oluyor. Bu yüzden, devletin korunmasını esas alan ideolojik sistemlerde, temel hak ve özgürlükleri tesis etmek ve idame ettirmek neredeyse imkânsız hale geliyor.

Kaldı ki; kendini korumak eğer varlığını devam ettirmek ise, devletin temel kurumları ayakta kaldığı, hukuki düzenin işlediği, geçerliliğini ve etkinliğini koruduğu sürece devlet otomatik olarak korunuyor demektir.

Bununla birlikte devletin korunmaya hiç mi ihtiyacı olmaz? Tabi ki olur. Bu başlıca iki durumda gerekli olur. İlki yabancı bir gücün saldırısına uğrama durumundadır. Ancak bu durumda da korunması gereken devlet değil toplumdur. Devletin bu saldırıyı def etmesinin amacı kendi insanlarının özgürlük, barış ve esenliklerini sağlamak içindir ki, devlet organizasyonunun kurucu felsefelerinden biri budur. Varlık ve meşruiyet sebebidir. Ayrıca devletin bu görevini yerine getirmesi insanları için bir haktır, lütuf değil! 

İkinci ihtimal ise meşru siyasi otoriteye karşı ülkenin bir bölümünde meydana gelen, toplumun belli bir kesiminin katıldığı bir kalkışma ya da birbirini boğazlama durumlarıdır. Böyle bir durumda devlet toplumun selameti için böyle bir kalkışmayı hukuk çerçevesinde sonlandırmakla mükelleftir. Yine burada amaç devletin kendini tahkim etmesi değil, insanlarının can ve mal güvenliğini sağlamasıdır.

Ülkemizdeki fiili durum ise çok az zamanlar müstesna devlet seçkinlerinin, devlet efsanesini idame ettirme kaygıları ile şekillendi. Ve genelde kendi insanımıza kaş çatma, azı dişini gösterme refleksi ile cereyan etti.  Kaldı ki bu kaygılar, henüz fiili anlamda bir yabancı düşman da çıkarabilmiş değil!

Bu korku temelsiz bir korkudur. Çünkü olağan durumlarda hiçbir toplum, devletini yıkmak için çaba sarf etmez. Ne bunu ister, ne de gerçekleştirebilir. Her halükarda, fiziki anlamda zayıf konumda olan devlet değil toplumdur.

Türkiyede devlet seçkinleri devletten şunu anlıyorlar sanırım; toplumun üstünde aşkın bir varlık, bir kutsallık alanı! Bu devlet aynı “Tanrı” gibi büyük harflerle yazılmalıdır. Bunun pratik sonucu, bu yüce varlığı temsil veya onun adına hareket ettikleri hüsnü kuruntusu içinde olanların, ayrıcalıklı bir konumda olmaları ve bunların yaptıklarının toplum tarafından sorgulamaması demektir! Dolayısıyla devletçe makul olmayan davranışlarda bulunan insanların, devletin kutsallığına zarar verdikleri için “devlet karşıtı” olarak yaftalanmaları doğaldır.

Bir de “devletin kendini savunma hakkı” söyleminin arkasına saklananlar var. Bunların adil ve insani bir düzene doğru değişime karşı olmaları, birçok yerleşik çıkarı ilgilendirdiği için anlaşılabilir. Statü, mevki, makam, güç, sermaye, gözetilirlik, dinlenilirlik gibi maddi/manevi çıkarları, stâtükonun devamına bağlı olanların, devletçi bir refleks ile devleti koruma içgüdüsüne kapılmaları anlaşılabilir bir durum!

Ne diyordu Demirel; “Devlet halin icabına göre hareket eder. Her zaman rutini takip etmek zorunda değildir. ‘Yüksek menfealeri’ icap ettirdiği vakit, devlet rutinin dışına çıkabilir.” 

Demirel’in 19 yıl önce dilendirdiği; “rutinin dışına çıkmak” konusunda bugün ne durumdayız? sorgulamamız gerekiyor! O zamanlar devletin biri yasal diğeri yasal olamayan iki yüzünün olduğunu, yasal olmayanın daha baskın olduğunu anlıyoruz buradan! Ve devletin “yüksek menfeatleri”  (artık neyse onlar!?) gerektirdiği zaman kendisini hukuka bağlı saymadığını!

“Devlet halin icabına göre hareket eder” sözünden anlıyoruz ki; evrensel hukuk, anayasa ve ilan edilmiş yasalar bir yere kadarmış! Hâkim olan esaslar, anayasada yazıldığı gibi “hukuk devleti” ve “insan haklarına saygı” değilmiş! Bizim meşruluk ve hukuk diye bildiğimiz şeyler, birer “rutinden” ibaretmiş!

Evet, biz bugün bir zamanlar kararlılıkla mücadele ettiğimiz bu garabetin neresindeyiz? Kaygılarımız da haklı mıyız yoksa gereksiz yere evham mı yapıyoruz? Sorularını sorup, yaşanan realiteler üzerinden değerlendirmeler yaparak adil şahitler olmalıyız! Müslümanlara ancak bu yakışır. Allah’a emanet olunuz…