Derin Bir Hayal Kırıklığı Olarak İran Devrimi

RIDVAN KAYA

Türkiyeli Müslümanların İran’a (ve aynı şekilde Lübnan ve Irak’ta faaliyet gösteren İran bağlantılı hareketlere, yapılara) yaklaşımlarının çarpıcı bir şekilde değiştiğini, sempati hatta hayranlık çizgisinden öfke ve nefret noktasına gelindiğini acıyla müşahede ediyoruz.

Emperyalizme ve diktatörlük düzenine karşı İslami şiarlarla İran’da gerçekleşen devrimin ve ardından İslam ümmetinin tümünü kucaklamaya yönelik vahdet söylemlerinin meydana getirdiği iyimser ruh halinin bugün yerinde yeller esmekte. Türkiyeli Müslümanlar arasında köhnemiş tarih sayfalarında kalmaya mahkum addedilen ve aşıldığı, kırıldığı varsayılan mezhebi hassasiyet ve tutumların bugün ne kadar hüzün verici olsa da, dipdiri bir biçimde karşımızda olduğunu görmek ve bu gerçekle yüzleşmek kaçınılmaz.

Öncelikle geçmişte ortaya konmuş tutumun bugün için bir hayal kırıklığı teşkil etse de, sebepsiz ve anlamsız olmadığını vurgulamakta yarar var. Muhafazakar, gelenekçi, ulusal devlet şablonuna sıkışmış anlayışlarla hesaplaşarak kendisine bağımsız ve devrimci bir hat inşa etme gayreti içine giren Türkiyeli Müslümanların, tüm İslam coğrafyasında olduğu gibi İran’da gerçekleşen gelişmeleri de ilgi ve sempatiyle takip etmeleri doğal ve gerekli bir tutumdu. Ulusal ve mezhebi aidiyetleri terk edip, İslami kardeşlik ve bilinç temelinde kucaklaşmak Ümmetin özlemiydi ve bu kaygılarla tarihsel, geleneksel önyargıları kırma pahasına Müslümanlar İran’a sıcak yaklaştılar.

Ne var ki, İran’ın aradan geçen on yıllar içinde Ümmeti kucaklayabilecek bir düşünce sistematiği geliştiremediği ve İslam Devriminin ilk döneminde yükseltilen şiarları pratiğe taşıyabilecek bir program ve eylemlilik ortaya koyamadığı, hatta giderek bu ilkelerden uzaklaşıldığı görüldü. Her defasında devrimi kuşatan ‘emperyalist saldırılar’, ‘işbirlikçi güçlerin ihaneti’, ‘bölge ülkelerinin çok yönlü saldırıları’ vb. mazeretler öne sürülerek sürecin devam etmekte olduğu, yanlışlara karşı müsamahakar davranılması, sabırlı olunması gerektiği beyan edildi.

Mamafih gelinen noktada İran her geçen gün biraz daha netleşen bir tarzda, Şiiliği resmi ideoloji haline getirmiş tipik bir ulusal devlet görünümüne bürünmektedir. Afganistan ve Irak’taki Amerikan işgalleri karşısında takınılan oportünist tavırlarla kendisini belirgin biçimde hissettiren bu tutum, ‘Arap Baharı’ sürecinde sergilenen çelişik ve ilkesiz yaklaşımla daha bir netlik kazanmıştır. Suriye halkının kıyamı karşısında takınılan zalimane tavırla birlikte ise artık mızrağın çuvalı paramparça ettiği söylenebilir.

Bugün karşımızda, ‘reel politik zorluklar’, ‘direniş ekseni’, ‘emperyalizmin bölgeyi dizayn çabası’, ‘Filistin ve Lübnan’ın korunması’ ve daha buna benzer bir dizi gerekçenin, mazeretin, yalanın örtemediği net bir tablo vardır. Sadece özgürlük ve adalet talep ettiği için bir halkı acımasızca cezalandıran ve ülkeyi yakıp yıkan bir dikta rejimini savunma adına ortaya koyduğu çabalar İran’ı (ve destekçilerini) Ümmet’ten her geçen gün biraz daha uzaklaştırmakta, aşıldığı sanılan mezhepçiliğin en katı ve fanatik bir tarzda gelişmesine, beslenmesine neden olmaktadır. 

İbret verici bir tabloyla karşı karşıyayız! Suriye çağın Kerbelası’dır ve bizler tam 14 asırdır ağızlarından Hüseyin’i düşürmeyenlerin Yezid’in safında mazlumları vahşice, hunharca katlettiklerine şahitlik ediyoruz. Bugün mazlum Suriye halkını, kardeşlerimizi emperyalist kafir Rusya ile birlikte kimyasal silahlarla, varil bombalarıyla, tanklarla, füzelerle kıyıma uğratan ve Ümmetin tam karşısında konumlanmış bir güç olarak İran, kendisiyle birlikte devrimden geriye kalan hayallerimizi ve vahdet özlemini de adeta son kırıntısına kadar imha etmektedir.