Denize gömülen adanmışlık

Akif Emre

Bundan dört yıl kadar önceydi Tayland'ın güneyinde Müslümanların çoğunlukta olduğu güney bölgesine gittiğimde bir zamanlar burada var olan Patani Sultanlığı'nın izlerini sürmeye çalışıyordum. Yaklaşık yüzyıldır Tayland işgalini hâlâ içlerine sindiremeyen Patanili Müslümanların mücadelelerinden haberdar olarak bir tür bilinç arkeolojisi yapıyordum. Patani'nin tropikal ormanlarında verilen gerilla savaşlarının tarihi hiç de yeni değil. Şimdilerde ise adeta her taraftan kuşatılarak, tam bir devlet terörü altında umutlarını diri tutmaya çalışıyorlardı.

Patanili Müslümanlar geçmişteki özgürlük günlerinin nişanesi olarak hüküm süren sultanların türbelerini gösterirken Budist Tay çoğunluğun hakim olduğu Tayland yönetimine karşı sanki meydan okur gibiydiler. Benim için şaşırtıcı olan, bu türbelerden en görkemlisinin kadın yöneticilere ait olmasıydı. Bu türbeler için görkemli desem de yine de bizdeki türbelere göre çok mütevazı mezarlardı. Tarihsel olarak Patani'yi en güçlü dönemlerinde yönetenler peşpeşe tahta çıkan kadın sultanlar olmuştu..

Patanililerin bölgelerini işgale den Tayland yönetimine karşı tarihsel iddialarını sürdürmelerini mümkün kılan ve milli kimliklerini inşa ettikleri hanım sultanların da dahil olduğu mezarlardan daha fazla övündükleri hatta nerdeyse kutsayacak derecede saygı gösterdikleri türbe ise çok daha farklıydı. Şehir merkezinin epeyce dışın çıkıp yüksek hindistan cevizi ağaçlarının arasından deniz kenarına geldiğimizde karadan epeyce uzakta bölgeye özgü mimarisiyle türbeyi hatırlatan bir yapıyı ilk gördüğümde şaşkınlığımı saklayamayacaktım: Denizin ortasında bir türbe.

Karayla ince uzun bir köprüyle bağlanan dört tarafı açık üstü malay tarzında örtülü bir yapı. Denizde bir mezarın nasıl olabileceğini kestirmeye çalışan meraklı bakışlarımla ilerlerken yanımdakiler tam aksi bir ruh haletiyle huşu içinde yapıya ulaştığımda hâlâ mezar görünmemişti... Denizin içinde yükselen dört sütun üstüne kurulan ortası denize açık bir balkondu bu. Denizin iyice sığlaştığı bu noktada dikkatlice bakıldığında insan boyunda düzgün bir taş bloğun uzandığını görebildim. Hepsi bu kadar...Ne iz, ne işaret...

Beklide yeryüzünde bir başka eşi olmayan mezarla karşı karşıyaydım. Denizin sonsuzluğuna uzanmış bir mezarın başında Fatiha okurken önümdeki okyanus kadar sonsuz çağrışımlar benliğimi, bedenimi sarstı...

Kimdi bu kendini denize teslim eden gönlü okyanuslar kadar geniş Allah dostu? Hikayesi basit... Çin'den gelmiş bir tüccar. Patani'de Müslümanlık'la tanışıyor ve İslam'ı kabul ediyor. Servetini ve ömrünü İslam için vakfediyor. Ve yeryüzünde bir iz bırakmadan denizin kollarında bırakıyor cansız bedenini... Toprak gibi mutevazı, denizler kadar derin...

Geçtiğimiz günlerde birkaç gazeteci arkadaşla İslam, savaş/fetih, yayılma bahsi geçtiğinde İslam'ın savaşla yayıldığı tezi ortaya atıldı. Bu tez, tarihsel gerçekliğinin tartışmalı oluşu bir yana matematiksel olarak da ikna edici değildi. Bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğu Güneydoğu Asya'da yaşamaktadır (Ortadoğu'da değil). Ve Güneydoğu Asya'da İslam'ın askeri güçle yayıldığını da kimse iddia edemez. Bu gerçek İslam'ın cihadı, askeri boyutu yok saydığı anlamı çıkmaz elbette ama sadece kısa sürede bu kadar hızla yayılmasını kılıçla açıklamaya çalışan oryantalist bakış açısının geçersizliğin göstermeye yeterli.

İslam'ı terörize eden terör söyleminin baş aktörü Amerika'nın bir operasyonuyla öldürerek "denize gömdüğü" adeta her kötülüğün merkezine yerleştirdiği temsili isimle Patani'deki deniz-türbe arasında bir bağlantı kurmak bir tür anakronizm olarak değerlendirilebilir. Küresel oyunun tam bir maskaralığa döndüğü, tüm dünyayı aptal yerine koyarak yeni sömürü oyunlarının "özgürlük, demokrasi" diye dayatılmaya çalışıldığı bir dönemde kalbini denizin koynuna gömen bir inanmışın insanlığa vaat ettiklerini yeniden hatırlamanın vaktidir. Çoktandır derinlere terkettiğimiz adanmışlık duygusunu yeniden hatırladığımızda sahte özgürlük vaatlerinden daha sahici umut ışığı yakabiliriz.

YENİ ŞAFAK