Levent Mazılıgüney / Serbestiyet
Polis hangi örgüte üye olduğunu biliyor, sen henüz bilmiyorsun
1996 yılıydı. ODTÜ 1. Yurdun 3. Katındaki odamızda kalan 12 kişiden biri devrim yaparak “şeriat” getirmek istediğini gururla ve açıkça ifade eden bir arkadaşımızdı. Günde ortalama iki defa “iyi bir insan olduğumu ancak imanımın zayıf olduğunu, cehenneme gitmem halinde çok üzüleceğini, doğru yolu bulmam için elinden geleni yapmak istediğini” söylerdi. Samimiyetini bilirdim. Kendisiyle uzun fikir tartışmalarımız olurdu, bazen tartışmalar bütürdü. Fakat birbirimize “terörist” dediğimiz tek bir gün olmadı.
yurdun kantininde küçük bir kırtasiye ve fotokopi imkanı vardı. “Şeriatçı” arkadaşımız fotokopi çektirmek için gittiği kantinde kendisinden çok farklı düşünen öğrencilerce gitar eşliğinde yapılan bir protestoya şahit oluyor ve fotokopiyi beklerken gitarın da keyfini çıkarıyor. Bilin bakalım sonrasında neler oluyor?
ODTÜ’de o dönemlerde Jandarma Karakolu vardı ve sivil jandarmalar okulun her yerinde olurdu. Açıktan kayıt yapamadıkları protestolarda ezberleyebildikleri yüzleri resimlerden teşhis edebilen yetenekli siviller de vardı aralarında. “Şeriat” hayalleri kuran arkadaşımız bir hafta kadar sonra sarı bir zarf aldı ve tahmin edeceğiniz üzere savunması isteniyordu. “Falanca tarihte 2. Yurt kantininde yapılan “komünist” eyleme iştirak ettiğiniz tespit edildiğinden savunmanızı yedi gün içinde yazılı olarak sunmanız tebliğ olunur” benzeri kısa savunma talep yazısını tebellüğ eden arkadaşımızın yaşadığı şok savunma almasından değil “komünist” olmakla suçlanmasındandı. O eylem nedeniyle arkadaşımız da diğer öğrenciler de ceza almadı. Tatlı bir anı olarak kalmıştı… Gelelim günümüze.
“Suçun geçmiş zamanı vardı. Bugün ise suçun gelecek zamanı var.”
Ceza hukukunun temel ilkelerinden biri şudur: Devlet, insanların ne düşündüğünü değil, ne yaptığını yargılar. Bu nedenle modern hukuk, düşünceyi değil fiili, ihtimali değil olguyu, varsayımı değil delili esas alır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. maddesi kişi özgürlüğünü güvence altına alırken, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi tutuklama için yalnızca bir şüpheyi yeterli görmez. “Kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olgular” aranmasını emreder.
Bu ifadede geçen her kelime bilinçli olarak seçilmiştir. Tek tek kelimelere odaklanınca anlaması daha kolay olabilir:
“Kuvvetli, Suç, Şüphesi, Somut, Olgular.”
Çünkü hukuk devletinde özgürlük, ihtimaller üzerine değil, ispatlanabilir olgular üzerine sınırlandırılabilir. Bu ilke yalnızca Türk hukukunun değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının da temelidir. Mahkeme uzun yıllardır özgürlükten yoksun bırakmanın soyut kanaatlere değil, “objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek somut olgulara” dayanması gerektiğini vurgular. Bir kişinin suç işlemiş olabileceğine dair makul şüphe, varsayımlarla değil, doğrulanabilir olgularla desteklenmelidir. Çünkü hukuk, insanların yanılabileceğini kabul ederek inşa edilmiştir.
Bir binada taşıyıcı kolonu yıkarsanız bina ayakta kalmaz. Ceza muhakemesinde de somut olguyu çekerseniz geriye yalnızca kanaat kalır. “Kanaat”, hele ki “kurum kanaati” hukuk güvenliğinin düşmanıdır.
İsmi Türkçe’ye belki de ülkemiz için daha uygun olacağı düşünülerek “Merhamet Yok” şeklinde çevrilen “Mercy” filmini izlerken aklımdan geçen ilk düşünce şu oldu: “İnşallah biz hiçbir zaman buraya gelmeyiz.”
Filmde yapay zekâ, milyonlarca veriyi analiz ederek insanların gelecekte suç işleme ihtimalini hesaplıyor. Kim risk oluşturabilir? Kim gelecekte suç işleyebilir? Sistem buna göre karar vermeye çalışıyor. Filmin bütün gerilimi de burada başlıyor. Çünkü algoritmalar ne kadar gelişmiş olursa olsun yanılabilir. Eksik veriyle çalışabilir. Yanlış ilişkilendirme yapabilir. Masum bir insanı tehdit olarak görebilir. Bu nedenle film boyunca yapay zekânın verdiği kararlar sürekli sorgulanıyor. İnsan müdahalesi devreye giriyor. Sistem kendi yanılma ihtimalini kabul ediyor.
Aslında Mercy bir yapay zekâ filmi değildir. İnsanın yanılabilirliğini ve “olgu” gibi görünenlerin de “algı” olabileceğini anlatan bir filmidir.
Ne var ki bugün Türkiye’de geldiğimiz nokta, bilim kurgunun bile önüne geçmiş görünüyor. Çünkü biz artık yapay zekânın vereceği kararlardan korkmuyoruz. Yapay zekâya razı olmaya başladık. En azından onun nasıl düşündüğünü biliyoruz. Veriyi görüyor. Olasılık hesaplıyor. Bir algoritmaya dayanıyor.
Burada ise çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Polis hangi örgüte üye olduğunu biliyor. Savcı hangi örgüte üye olduğunu biliyor. Hakim hangi örgüte üye olduğunu biliyor. Sanırım iktidarın bildiğinden de şüphemiz yok. Bir tek sen henüz bilmiyorsun.
Hayatında adını hiç duymadığın bir örgütle ilişkilendirilebiliyorsun. Bunu ilk kez gözaltında, sorguda veya iddianamede öğrenebiliyorsun. Mesaj açık: “Sen henüz farkında değilsin. Ama biz senin hangi örgüte üye olduğunu biliyoruz.” İşte insanı ürküten de tam olarak budur.
NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyonlardan sonra kamuoyunda yaşanan tartışmaların merkezinde de bu duygu vardı. Sivil toplum temsilcilerinin, çevre hareketlerinde yer alan kişilerin, akademisyenlerin ve gazetecilerin de bulunduğu çok sayıda kişi hakkında yürütülen soruşturmalar, tutuklama tedbirinin uygulanış biçimi bakımından yoğun biçimde eleştirildi. Kamuoyuna yansıyan bazı tutuklama kararlarında, geleceğe ilişkin risk değerlendirmelerinin ve olası tehlike senaryolarının gerekçelendirmede yer aldığı görüldü.
Soruşturmaların sonucu ne olursa olsun, hukuk devletinde asıl tartışılması gereken nokta budur: Kişi özgürlüğünü sınırlayan tedbirlerin dayanağı, geleceğe ilişkin varsayımlar değil, denetlenebilir somut olgular olmalıdır. Biz “tutuklama tedbiri” açısından bakalım. Hukuk devletinde tartışılması gereken tam da budur. Tutuklama, cezanın peşin infazı değildir. Toplumsal kaygıyı gidermeye yönelik sembolik bir araç değildir. Tutuklama, soruşturmanın haklılığını ispat eden bir delil değildir. Ve en önemlisi, henüz gerçekleşmemiş ihtimaller üzerine kurulabilecek bir güvenlik politikası da değildir.
Çünkü CMK’nın aradığı şey açıktır. Somut olgular. Varsayımlar değil. İhtimaller değil. Kehanetler hiç değil.
Belki de bugün farkında olmadan ceza hukukuna yeni bir zaman kipi ekledik. Eskiden suçun geçmiş zamanı vardı. Bir fiil işlenirdi. Deliller toplanırdı. Sorumluluk araştırılırdı. Şimdi ise suçun gelecek zamanı var. Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller… Henüz doğmamış tehlikeler… Henüz ortaya çıkmamış örgütsel bağlar… Henüz yaşanmamış eylemler…
Modern ceza hukuku ise bunun tam tersini söyler. Çünkü hukuk geleceği tahmin etmek için değil, gerçekleşmiş olayları adil biçimde değerlendirmek için vardır. Hukuk falcılık yapmaz. Kehanette bulunmaz. Olasılık hesaplayarak özgürlüğü ortadan kaldırmaz.
Bu yaklaşımın en büyük zararı yalnızca tutuklanan insanlara değildir. Toplumun tamamınadır. İnsanlar artık “hangi davranışım hukuka aykırı olur” diye düşünmüyor. “Beni hangi davranışım ileride bir örgütle ilişkilendirir?” diye düşünmeye başlıyor.
Bir çevre etkinliğine katılmalı mıyım? Bir basın açıklamasında bulunmalı mıyım? Bir vakfın gönüllüsü olmalı mıyım? Bir akademik toplantıya gitmeli miyim? Bir paylaşımı beğenmeli miyim? Bu sorular çoğaldıkça özgür toplum küçülür. Sivil toplum sessizleşir. Bilim susar. Üniversiteler içine kapanır. Gazetecilik zayıflar.
Devlet kısa vadede daha güçlü görünebilir. Ama uzun vadede en büyük zararı yine devlet görür. Çünkü eleştirinin olmadığı yerde hata büyür. Hatanın söylenemediği yerde ise hukuk değil, korku yönetmeye başlar.
İşte bu yüzden mesele yalnızca birkaç tutuklama kararı değildir. Mesele, hukukun vatandaşla kurduğu ilişkinin değişmesidir.
Eskiden hukuk vatandaşa şunu söylerdi: “Suç işlersen yargılanırsın.” Şimdi ise birçok insanın zihninde bambaşka bir cümle dolaşıyor: “Belki de hangi suçu işlediğimi henüz ben bilmiyorum.”
Oysa hukuk devletinin en önemli özelliği öngörülebilir olmasıdır. İnsanlar hangi davranışlarının suç oluşturacağını önceden bilebilmelidir. Çünkü hukukun amacı insanları korkutmak değildir. İnsanlara güven vermektir. Vatandaşın devlete güveni sarsıldığında, devletin vatandaşından beklediği güven de ortadan kalkar.
Mercy filmini izledikten sonra insan şunu düşünüyor. Asıl korkutucu olan yapay zekâ değildi. Asıl korkutucu olan, yanılabileceğini unutan insandı. Yapay zekâ en azından hesap yapıyordu. Biz ise bazen hesabı bırakıp kanaatle yetiniyoruz.
Yapay zekâ en azından hata ihtimalini kabul ediyordu. Biz ise bazen yanılma ihtimalimizi bile tartışmıyoruz. Oysa hukuk tam da bu yüzden vardır. İnsanın yanılabileceğini bildiği için.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Gerçekten yapay zekâ çağından mı korkuyoruz? Yoksa insanların, hiçbir algoritmanın cesaret edemeyeceği varsayımlarla özgürlüğü sınırlayabildiği bir çağdan mı? Ben ikinci ihtimalden daha çok korkuyorum.
Özgürlüğün bittiği yer, insanların hangi suçu işlediklerini bilmedikleri yer değildir. Özgürlüğün bittiği yer, insanların hangi suçu “işleme ihtimalleri olduğunun” devlet tarafından kendilerine söylendiği yerdir.
Hukuk, geleceği tahmin etme sanatı değildir. Hukuk, gerçekleşmiş olguların adaletle değerlendirilmesidir. Yargının görevi kehanette bulunmak değil, somut delille konuşmaktır. Çünkü suçun gelecek zamanı olmaz; olursa adı artık hukuk değil, korkudur.