Deliliğin kıyısında mutmain bir Müslüman: Ayşe Şasa

ABDURRAHMAN GÜNER

Ayşe Şasa 1941 İstanbul doğumlu. Varlıklı, tanınmış bir ailenin kız çocuğu. Çocukluğu kışın konaklar,   yazın yalılarda geçiyor. İlk gençlik döneminde kolej eğitimi alıyor. Bebekliğinden başlayarak eğitimi hususunda bakıcılara teslim ediliyor. Şizofreni nöbetlerine kadar varan çok çalkantılı geçen evrelerden kendini toplumdan tamamen soyutladığı uzun senelerden sonra özellikle tasavvufi eserlerin tesiriyle Müslüman oluyor ve İslam’ı yaşamayı tercih ediyor.

Benim Ayşe Şasa’yla ilk tanışmam senaristliğini yaptığı  Ahh Güzel İstanbul  filmi… Filmde Haşmet’in Ayşe’ye “sevdim seni, esir-i aşkın” oldum  diyerek yakardığı sahne ve halkın geri kalmış olan kültürel beğenilerini Batılılaştırmaya çalışmakla övünen Şakir’le karşılaştığında söylediği  “kültür hizmeti hee… Anası babası belli olmayan kozmopolit maskaralar”  gibi zihnimde yer etmiş olan bölümleri unutamam. Çok sevmiştim bu filmi ancak Şasa’nın Bir Ruh Macerası kitabında şunları okurken gerçekten şaşırmıştım:  “Ahh Güzel İstanbul’u çok kifayetsiz bulduğum için imzamı bile atmıyorum.” Tabii ki bunda o dönem yaşadığı bunalımlı ruh halinin de etkisi vardır…

Ayşe Şasa yaşadığı yıkıcı hastalığın tesirinden kurtulmak adına yazıya yöneldiğini belirtir Delilik Ülkesinden Notlar kitabında. Her gün şizofreni nöbetleriyle yıkılan zihnini inşa etmektedir böylece. Yazı yazmaya bu acı olgusunu aşmakla yaklaşan Şasa’nın kitabının bizce en derin meselesi de bu: Acıyı aşmak. Çünkü bir hastalıktan yani bir acıdan sonra felaha varmakta, bütün sıkıntıların ardından yeniden bir okumayla, başka bir yönelimle onu aşmaya çalışırken aslında bütün bu acıları da en büyük acının varlık acısının yansımasını taşımaktadır. Hastalık yalnızca bir vehimdir aslında. Bunu kendisi de belirtir kitapta. Asıl acı varolma acısıdır. Birçoğumuz için anlaşılması imkansız olan bu acı olgusu bazı nadide insanlar tarafından derinlemesine yaşanmaktadır. Şasa'nın hikayesinden bağımsız olarak da üzerine düşünmemiz gereken depresyon, şizofreni gibi hastalıkların buradan güç aldığını söylemek mümkündür. Nadide yüreklere karşı nazik olmak ise hepimizin sorumluluğu...

Bir değerler dizgesinden yoksun oluş hali, gerilimin anahtarıdır. Modern birey varoluşunu açıklayan yüce değerlere sahip değildir. Çocukluğundan başlayarak ailesi tarafından ötelenen ardından okulda yok sayılan bir çocuğun yalnızlığı bunu anlatmaktadır. İlerleyen yaşlarında lise çağına geldiğinde okulda başarılı bir öğrencidir artık ancak bu acıyı geçirmez aksine artırır. Bu noktada şunu belirtmek lazım ki yalnızca özel ve hassas ruhlar böyle bir problemi kritik ederek kendisine dert edinir. Bu dert edinme aslında bir sorunun tespitini yapmaktır. Ayşe Şasa bunu tespit etmiş ancak bu sorunu nasıl aşacağını bilememenin verdiği rahatsızlık ve çevresindeki insanların umarsızlığı, uygulanan berbat ilaç tedavileri -ki bu ilaçların bağımlılığından kurtulmak için ayrıca tedavi görecektir- durumu büyük acıya götürmüş ve iki sefer intihar girişiminde bile bulunmuştur. O içinde bulunduğu hali kendisiyle özdeşleştirememiştir. Bu yüzden her şeyi biraz deliliğin kıyısında sorgulayıcı bir bilinçle ele almıştır. Tabi ki bunca çekilen sıkıntının sonucunda teslimiyeti kesin ve mutmain bir tavırdadır. Kendisi de değinir buna kitabında: “Hayatımın ilk yarısı korku filmi gibi geçti... Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan, bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım... Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin...”

Ayşe Şasa’yı okurken aklıma sıkça Tezer Özlü geldi. Onun da sinemayla yakından alakası vardı. O da ruh sağlığıyla alakalı rahatsızlıklar yaşamıştı. Ancak bu hal onda diş ağrısına sebep olurken (Yaşamın Ucuna Yolculuk) Şasa’nın Müslüman olmasını sağlıyordu. Bu durum kişilik hallerinin, yetiştirilme şekillerinin değil; hüznü bir parçası etmiş olan insan ile onu yok etmeye çalışan insanın sorunsalı.

İkisinin yaşadıkları arasında bir benzerlik olabilir ama az önce değindiğimiz acı olgusu Şasa’nın sorunsalını değerli kılıyor. Mutmain olan yürek merhametli olandır, bizim hem Delilik Ülkesinden Notlar’da hem de Bir Ruh Macerasında gördüğümüz buydu. Özlü’nün Ferit Edgü’yle mektuplaşmalarını kapsayan Her Şeyin Sonundayım (Sel Yayıncılık, 2010) kitabında öyküleriyle beni etkileyen yazarın aslında benim tahmin ettiğim bu –acı derinliğinden yoksun olduğunu fark ettim. Üzüntü vericiydi bu ama aslında normal olandı.

Delilik nöbetlerinde bütün bir insanlık serüvenini bir anlık birikimle kavrayan Şasa’nın bunu netice olarak imani ve aşkın olanı yani mutlakı bulmaya yönelik bir çabaya dönüştürmesi karşısında Tezer Özlü’nün yaşadıkları tabir caizse son derece çiğ kalıyordu. Orada bir arayıştan ziyade bir kaçıştan söz edilebilir. Hem kendinden hem de mutlak olandan…

Ayşe Şasa’nın gelenekle ve toplum ile olan bağı da çok ilginçtir. İlk gençlik yıllarından başlayarak yetiştiği çevre ve yetiştirilme şeklinin aksine her zaman sokaktaki adama belli bir merhamet ve ilgiyle yaklaşmıştır.  Her gün köşedeki mescide ibadete gittiğini bildiğim bu adamın nasıl bir dünyası vardı? Hep o insanlara bir sevgi duyar, onlarla bir ittifak kurmaya çalışırdım. Onların anlayışına, onların sevgisine… Kendimi onlarla aynı safta görürdüm.  Geleneği ise bir “cumhuriyet çocuğu” olarak geri kalmış ve yenilgimizin asıl sebebi olarak görmektedir. Yaşadığı büyük dönüşüm evresinde tabi ki bu durumu sorgulamamasının imkânı yoktur.  İslâm bizi geride bıraktı  Batı karşısında yenilgilerimiz sebebi İslâm’dır! Hükmü, giderek bir inanç bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı… Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.

Ayşe Şasa Batı kültürüne göre büyütülmüştü. Ailesi tarafından bu kültürü iyi bir şekilde özümsemesi için Avrupalı bakıcıların eline teslim edilmişti. Eğitiminden tamamen bu kişiler sorumluydu. Bu durum onun gelecek hayatını çok büyük oranda etkileyecekti. Çünkü bu tamamen bir kuşatılmışlık haliydi. Tanrıya kendisine yalvarılacak sığınılacak bir rab olarak, Allah ismiyle değil de Gott ismiyle yakarıyordum. Bu hal, tam bir yabancılaşma. Giderek içinde yaşadığınız toplumun kavramlarıyla, diliyle aranızdaki mesafe açılmaya başlıyor.  İlk gençlik yıllarında başlayan kolej eğitimi ise bu batılı yaşam formunu destekleyecektir. Kolej eğitimi esnasında hümanist eğitim anlayışı aktarılıyor ve insan aklını mutlaklaştıran, insanın vahiyle olan irtibatını engelleyen bu anlayışa sahip bireyler yetiştiriliyor. Yani Şasa’nın durumu aslında Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme süreciyle bağdaşıyor. Bu sürece tabii tutulan kuşakların en hazin sonuçlarını yaşayan 68’lilerden birisi olması ise durumun vahametini artırıyordu. Şasa, ailesinin onu bu batılı olma haline zorlamasını körlük olarak değerlendiriyor. Batı hayranlığı yanı başındaki hakikati fark edemeyecek kadar bu insanları körleştirmiştir. Bence bu ibretlik bir şey ve mühim olan; benim hayatımda yaşanan bu vahşet, toplumun bütün katmanlarında şiddet farklılıklarıyla yaşanıyor ve makro planda da yaşanıyor. Felaket burada…  Bir diğer husus da onun yakın çevresinin hastalığı süresi boyunca birkaç isim hariç ona olan tutumları. İlerleyen yıllarda Müslüman olduktan sonra içine girdiği yeni çevrenin ona ilgisi ve saygısı Ayşe Şasa’yı etkilemiştir. Bu insanları hayatının ilk evreleri boyunca maruz bırakıldığı merhametsiz ve umarsız eski çevresi karşısında kuşatıcı ve hoşgörülü duruşlarıyla saygıdeğer bulmuştur. Yani onun ilerleyen yıllarda batı karşıtı bir konuma gelmesinde eski ve yeni çevresinden gördüğü bu muamelelerin farklılığı etkili olmuştur. Zaten samimiyetten uzak batı taklitçisi olan her şeye tam manasıyla karşı çıkmaktadır imana erdikten sonra. Hatta onu şizofreni nöbetlerine sürükleyen şeyinde bu batı hastalığı olduğunu söyler. Dünyayı modern batının sığ, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası beni otuz yaşımda şizofreniye götürdü. 

Batılı olanın insanın fıtri yapısına uymadığını hatta onu bozduğunu belirtir. Bir kimsenin kendisini konumlandırdığı yer  düşüncesi, hayatı, eylemleri itibariyle bir bütünlük arz eder. Şasa’nın yaşadığı bu büyük dönüşüm aslında biraz yazının başında da bahsettiğimiz acıyı aşmak olgusudur. O bu duvarı yıktıktan sonra merhametli olana doğru dur durak bilmez bir koşu gerçekleştirmiştir. Şasa merhamete hasrettir. Bunu da Müslümanların ona olan davranışında ve İslam’da bulmuştur. Bir Ruh Macerası’nda hem bu konuyla hem de örtünme meselesiyle ilgili anlattıklarını aktarıp bitirelim. Allah ona rahmetiyle muamelede bulunsun, mekanı cennet olsun.

Bir gün aile dostumuz bir yaşlı hanımla telefonda konuşuyorum, o sırada Körfez Savaşı var. O hanım, alafranga yetişmiş biri, bana telefonda körfez bombardımanını kastederek diyor ki: ‘Çok güzel pastalar yaptım, oturdum televizyonun başına, bombardıman  çok reussi (başarılı) oldu!’ diyor. Dehşete düşüyorum… Bu, benim içine doğduğum nasıl bir çevre? Orada insanlar ateş altındalar, bunlar pasta yiyerek bombardıman seyrediyorlar ve nezih oluşundan bahsediyorlar. Bunu düşüne düşüne, altüst olmuş bir vaziyette, derhal bir örtü bulup başıma takıyorum ve aynada kendime bakmaya başlıyorum. ‘Ben…’ diyorum, ‘bu bombayı kafasına yiyenlerle aynı saftayım. Ben sizden değilim!’

*Yazıdaki italik kısımlar Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar ve Bir Ruh Macerası kitaplarından alıntılanmıştır.