Değişimin yolu-yordamı

Gülay Göktürk

Ben her yıl iki hafta yaz, bir hafta kış izni kullanıyorum.

Yaz izinleri bir telaş içinde geçiyor genellikle. Bütün kış biriktirilmiş enerjinin, birikmiş özlemlerin harekete geçtiği; yapılmak istenip de yapılamayan şeylerin; görülmek istenip de görülemeyen yerlerin peşinde koşturup durulan hoş ama yorucu günler.

Kış izinleri ise bir başka oluyor.

Sakin, ağır ağır akan günler... Durup şöyle bol bol düşünmek için bir antrak; dinlendirici ve sakinleştirici bir dönem.

Bu yıl da öyle oldu.

Bir haftalık kış iznimde gündemi dışarıdan izlerken bazı tartışmaların fuzuliliğini, kimilerinin gereksiz hoyratlığını ve çoğunun geçiciliğini daha iyi fark ettim.

Tatilim bittiğinde yazmaya değer tek konu kaldı aklımda: Değişimin yolu yordamı, üslubu nasıl olmalı tartışması...

Taha Akyol zaten sık sık girer konuya. Bir önceki günkü yazısında yine aynı konuyu ele almıştı ve uyarı yapıyordu: Kavga yerine diyalog, kurumlararası çatışma yerine kurumlararası uyum, çatışmacı bir üslup yerine yatıştırıcı bir üslup, topyekun çözümler yerine küçük adımlarla çözüme ilerlemek, ideolojik bir yaklaşım yerine pragmatik bir tutumla adım adım ilerlemek...

Bütün bunlara söylenecek bir söz yok.

Ama sanırım karıştırılmaması gereken bir nokta var: Bir ülkede yönetim sorumluluğunu sırtlayanlarla asıl görevi fikir üretmek olan aydınların, yazar çizerlerin pozisyonlarının da üsluplarının da aynı olması beklenemez. Hatta aynı olmamalıdır.

Ne var ki, bu konu tartışılırken bu ayrım her zaman net bir biçimde yapılmıyor. Genellikle yazar çizerlerin, fikir üreticilerinin de politikacı gibi davranması bekleniyor.

Oysa yönetmek ve yönetimle ilgili söz söylemek birbirinden çok farklı iki pozisyon, iki farklı rol...

Politikacı her adımında güçler dengesini gözetmek, gerçekçi olmak, halkın çoğunluğunun nabzını elinde tutmak, kazanamayacağı savaşa girmemek durumundadır. Pragmatik olmalı; değişimin ancak yönettiği toplumla eşgüdüm halinde adım adım ilerlenerek gerçekleşebileceğini bilmelidir. Politikacı için herhangi bir fikrin doğru olması yetmez; o fikir aynı zamanda "zamanı gelmiş bir fikir" olmalıdır.

Ama aydının pozisyonu bu değildir.

İsterse provokatif bulunsun, isterse "çığırtkanlıkla" eleştirilsin, çıkıntılık ettiği, çatışmacı davrandığı ileri sürülsün, fikir üreticisi doğru bildiği fikri, ilkeyi, siyaseti herhangi bir oto sansür uygulamadan ortaya koymak durumundadır. Aydın açısından ortaya attığı fikrin "zamanı gelmiş bir fikir" olması gerekmez. Tam tersine o, fikrini ortaya atacak ki, bütün toplum açısından "zamanın gelmesini" hızlandırsın. O bunu yapacak ki, siyasetçinin uygun adım ilerlemeye dikkat ettiği toplumsal bilinç adım adım yükselsin ve nihayet siyasetçi de o fikri toplumun büyük kesiminden kopma tehlikesi olmadan ortaya atabilsin ve hayata geçirebilsin.

Eğer aydın kendini politikacının yerine koyar, söylediği her sözde güçler dengesini gözetir ve ancak gerçekleşebilecek fikirleri ortaya atarsa, asıl söylenmesi gereken sözler için zaman hiçbir vakit gelmeyecektir.

Evet, siyasetçi toplumun nabzını elinde tutar. Ama aydın da bu toplumun bir parçasıdır ve o da toplumun nabzının hızını belirleyen faktörlerden biridir. Eğer o, çoğunluktan uzak düşmeme kaygısıyla kendi kendini sansür ederse, aslında doğru bir toplumsal durum tablosu ortaya çıkmasını da engellemiş olur.

Biraz somutlamak için son dönemin en kritik meselesini; TSK'yla ilişkileri ele alalım.

Politikacı ülkeyi yönetebilmeye devam etmek için elbette kurumlararası uyuma dikkat etmek zorundadır. Ama bir aydın kurumlararası uyum uğruna sözünü sakınamaz. Örneğin eğer Mümtazer Türköne gibi "Türkiye'ye yönelik iç ve dış tehdit sıralaması yapmak gerekiyorsa en başta gelen tehdidin şu anda TSK bünyesindeki bu çeteleşmeden kaynaklandığını", "Böyle bir ordu ile Türkiye'nin iç ve dış güvenliğini sağlamanın mümkün olmadığını, o yüzden çok ciddi bir tasfiye gerektiğini" düşünüyorsa bunu böylece söylemelidir. Örneğin ıslak imza krizi ya da Kafes Operasyonu gibi bir olay patlak verdiğinde bir köşe yazarı bu olayın Genelkurmay Başkanı'nın görevden alınmasını gerektirecek vahamette bir durum olduğunu düşünüyorsa bunu özgürce ortaya koymalıdır. Onun böyle bir talebi ortaya atması için o anda iktidarın buna gücünün yetip yetmeyeceğini hesap etmesi gerekmez. O hesabı yapmak politikacının işidir. Aydının işi kendi demokrasi standardını tavizsiz biçimde ortaya koymaktır. Şu noktaya dikkat: O bu talebi dile getirdiği anda, Genelkurmay başkanlarının hükümet tarafından görevden alınmasının istenebileceği bir ülke yaratmıştır. Artık bu ülke, bu laf söylenmeden önceki ülkeden farklı bir ülkedir. O talep artık toplumsal bilincin bir parçası olmuş, kafalarda, vicdanlarda bir yerlere yerleşmiş; dolayısıyla Genelkurmay başkanlarının sivil siyasetçiler tarafından görevden alınması eskisine göre bir nebze daha "zamanı gelmiş bir fikir" haline dönüşmüştür.

Türkiye büyük ve çok sarsıcı bir değişim-dönüşüm süreci yaşıyor. Bu süreçte izlenecek yol-yordam ve üslup konusunu daha çok konuşacağız. Ama konuşurken aktörlerin farklı misyonlarını ve pozisyonlarını dikkate almazsak ülkenin potansiyelini de doğru değerlendirmemiş oluruz.

Özetle, demokrat aydınların bugün bulundukları fikri düzey bu toplumun bilincinin bir parçasıdır. Siyasetçiye yön verecek olan toplumsal güçler bileşkesinin doğru oluşması için bu fikirlerin de herhangi bir oto sansüre uğramadan serbestçe öne sürülmesinin hayati önem taşıdığını unutmadan yazmalı, çizmeliyiz.

BUGÜN