Suriye söz konusu olduğunda çoğu zaman hakikatler yerini ideolojik kalıplara ve komplo teorilerine bırakıyor. Bir taraf Müslümanları karalamak için her türlü iftira ve hakareti meşru görüp kendi sığ kalıplarını ümmete dayatırken diğer taraf da sloganik lakırdılarla hakikatleri anlamadan savunma arayışına girişiyor. Bütün bu hezeyanlar hakikatlerin üstünü örterken Suriye devriminin anlaşılmasının önünü tıkayan birer takoz haline geliyor. Suriye devrimini ve Müslümanları karalamak için elinden gelen her şeyi yapanlara diyecek sözümüz yok, onlar bu vebal ile verecekleri hesabı düşünedursun. Ancak asıl sorun risalet stratejisinin bir gereği olan tedriciliği anlamayıp uluslararası düzenin gerekliliklerini savunma arayışı içerisine giren ve Şam ehlinin sağlam teorik zemine dayanan pratiklerini bu teville açıklama girişiminde bulunanlardadır. Şer’i kaidelerin katı gerekliliklerinin uygulanmıyor oluşunu uluslararası düzene bağlayanlar, hakikatten şer’i usulü anlamadan yorum yapan ve verilen mücadeleye zarar verenlerdir. 100 yılı aşkın bir süredir nebevi usuldan uzak kalmış çevrelerin bunu anlamamasını makul zeminde karşılayabiliriz; ancak bunu anlamadıkları gerekçesi ile pragmatist birtakım tevilleri hakikat olarak anlatmaları büyük bir vebal olmanın ötesinde, dayandıkları çarpık temeli de gözler önüne sermektedir. Şam Ehlinin hak mücadelesinin tarihini anlamadan atılacak adımlar ve yapılacak çıkarımlar süreci zehirler ve Müslümanların haklı çalışmalarını baltalar. Bu sebeple Şam ehlinin 100 yıllık mücadelesini aktarmak, zannımca daha sağlıklı bir zemin için elzemdir.
19. yüzyılın başlarında bölgemize dönük Batı merkezli emperyal saldırılar sadece topraklarımızın işgal edilmesi ile sınırlı kalmadı; bilakis müsteşriklerin hummalı çalışmaları ile zihinler karşı konulamaz bir işgale maruz kaldı. Nesillerimiz ifsat edildi ve sekülerizm/batıcılık/laiklik gibi kavramlar kurtuluş reçetesi olarak algılandı. Cihada önderlik eden ulema, müsteşriklerin ektiği fitne tohumu ile işbirlikçi olarak gösterilmeye ve cihadın merkezi haline gelen ilim halkaları siyasi işlere müdahale edilemeyen birer kurum olarak tanıtılmaya çalışıldı. Şam ulemasının mücadelesi sadece Suriye topraklarıyla sınırlı kalmadı ve ümmet coğrafyasına yayıldı. Bunun en güzel örneği Şehit İzzettin el-Kassam (Rh.) ve Şehit Süleyman el-Halebi’dir (Rh.). El-Kassam, Birinci Cihan Harbi sürecinde Trablusgarp için hem nakdi yardım toplamış hem de birebir cihada katılmak için çeşitli yollara başvurmuştur. Nakdi yardımların yanı sıra topladığı arkadaşları ile cihada katılmak için Hatay limanına gelen El-Kassam, gemi ayarlanamadığı için geri dönmüş; bununla yetinmemiş, Fransız işgaline karşı Kuva-yı Milliye hareketi başlatmış ve 1922’de cihad ilan etmiş ama yalnız kaldığı için başarılı olamamış ve bugünkü Filistin topraklarına geçerek İngilizlere karşı cihada başlamıştır. El-Kassam sadece bununla yetinmemiş, ilmi çalışmalarına devam etmiş ve toplumu ıslah görevini sürdürmüştür. Ama 11 arkadaşı ile 20 Kasım 1935’te verdiği mücadele sonucu şehit olmuştur. Şehadeti ile Filistin'de çok büyük yürüyüşler düzenlenmiş ve bugünkü Kassam Tugayları'na ismini ve mücadelesini miras olarak bırakmıştır.
Yine Süleyman el-Halebi henüz yeni Ezher’den mezun olmuş bir ilim talebesiydi. Buna rağmen Gazze’den Sina’ya, oradan da Kahire’ye geçerek bir dilenci kılığında Fransız işgal kuvvetlerinin generali Kleber’in yanına yaklaşmış ve onu öldürmüştür (1800). Daha sonra yakalanan El-Halebi, kazığa oturtma cezası ile idam edilmiştir. Fransız doktorların aktarımına göre 4 saat kazıkta kalan El-Halebi bir kez bile yalvarmamış ve 4 saat boyunca Kur’an okumuştur. Mücadelesi ümmete miras kalan El-Halebi’nin başı ve Kleber'i öldürdüğü kaması ise hâlâ Paris’te Musée de l'Homme’da sergilenmekte. O tarihten bu yana ümmet coğrafyasının birçok yerinde ulema, ümera kaftanını giymiş ve işgalcilere karşı cihad etmiştir. Müsteşrikler ve onların bölgemizdeki takipçileri ulemamızı ve bir cihad kurumu olan medreselerimizi sosyal hayatın dışına iterek tasfiye etmiş, halkı ifsat etmiş ve beşeri ideolojilerin kurbanı haline getirmiştir. Bu süreçte teşekkül eden İhvan hareketi Mısır’da, Sudan’da, Filistin’de ve Suriye’de mücadele etmiş ve ağır bedeller ödemiştir. Suriye Firavunu Hafız Esed’e karşı cihada kalkan Mervan Hadid ve arkadaşları Hama’da destansı bir direnişe imza atmış; Hama direnişinden önce Hadid, Mezze Hapishanesi'nde ağır işkenceler sonucu şehit olmuştur. İslami hareketin ağır bedeller ödediği Suriye’de İhvan üyesi olmak tek başına idam sebebi olarak görülmüş ve İhvan ile bağlantısı olmayan çevreler bile Esed’e karşı muhalefeti gerekçesi ile bu kanunun gazabına uğramıştır. Seydnaya Hapishanesi'nin öncülü konumundaki Tedmur Cezaevi, İsrail’e karşı saldırı planı düzenleyenler ile dolup taşmış ve burada inanması güç işkencelere maruz bırakılmıştır. Öyle ki başta istihbarat merkezleri ve cezaevleri olmak üzere İslami hareket mensuplarının bulunduğu birçok yerde "Bugün şu kadar kişi işkencede öldürülebilir." denilerek adeta idamlar için teşvik paketleri oluşturulmuştur.
Şam gezimiz sırasında devrimden önce istihbarat merkezleri, Tedmur Cezaevi ve Seydnaya’da bulunmuş bir hoca ile görüşmüştük. İslami hareket hakkındaki donanımıyla bizleri hayran bırakan hocanın aktardıkları, bir kez daha Şam ehlinin uğradığı ağır işkenceler karşısında dehşete kapılmamıza sebep olmuştu. Ama bizleri hayran bırakan bu sefer tevekkülleri olmamıştı, İslam’a olan bağlılıkları olmuştu. Hocanın aktardığına göre cezaevlerindeki işkencelerde onlara en ağır gelen, müşriklerin mukaddes dinimize dönük hakaretleri idi. Bu sebeple işkencelere karşı sebat gösterirlerken İslam’a karşı tahkirlere boyun eğmemişler ve ayaklanmışlardı. Hatta bu ayaklanmalardan birinde cezaevi kontrolünü ele geçirip rejimle masaya oturmuş ve İslam’a dönük hakaretleri engellemişlerdi. Bu müstesna insanların bu direniş ve sebatları bize Şam ehlinin karşı karşıya olduğu ifsadı da göstermektedir.
Ümmet coğrafyasının dört bir yanında işgalciler ve onların yerli işbirlikçileri İslami mücadeleyi/yaşamı baskı altına almış ve toplumu ifsat etmiştir. Müstesna şahsiyetler bu süreçte mücadele etse de maalesef başarılı olamamış ve ağır bedeller ödemiştir. Bugün aslına rücu eden Şam ehli bu korkunç ifsadın pençelerinden yeni kurtulmuş ve ıslah için hummalı bir çalışma yürütmektedir. Müslümanlar münafık bir toplum inşa etmek istemiyorlar, İslam'ın sabitelerine sıkı sıkıya bağlı güzide bir topluluk inşa etmek istiyorlar. Şayet tedriciliği bir kenara bırakıp despotça İslami kaideleri bir topluma dayatırsanız, sizi gördüğünde namaz kılanlar kapalı kapılar ardında İslam'a söver ve size karşı bir mücadeleye girişir. Bu noktada tedricilik, uluslararası toplumun şartlarına boyun eğmek değil; bilakis Müslüman toplumları aslına döndürmek için bir inşa sürecidir. Zaman zaman bu süreci uluslararası kamuoyuna entegre olmak için bir zorunluluk olarak tevil etme girişiminde olanlar bu hakikati anlamadığı gibi, Müslümanların şer’i bir zemine dayanan adımlarını pragmatist emellerine kurban etmektedir. Batı gözlüğüyle olayları inceleme ve sığ kalıplar ile konum belirlemek hakikatten utanç vericidir. Resulullah’ın (s.a.v.) bu dini 23 senede tamamladığı hakikati göz önünde bulundurulmalı; İslam’ın sabitelerinden ödün verilmeden girişilen bu tedrici inşa süreci desteklenmeli ve doğru okunmalıdır.