Dağa Çağrılan Çocuk: Barış

GÜNEY UZUN

Lice’de başlayan yok kesme olayları 2 kişinin ölmesi ile farklı bir boyut kazandı. Akabinde gerçekleşen protestolarda bir kışladaki bayrağın PKK’lılar tarafından indirilmesi akıllara çözüm süreci bitti mi sorusunu getirdi.  Ateşkes ilan eden PKK geçen süre zarfında belki asker öldürmedi ama birçok sivili öldürdü; şiddet uyguladı; asker ve sivilleri kaçırdı. Bölgede kendisi gibi düşünmeyen tüm yapılara molotof ve bombalarla saldırdı.  Yerel seçimlerde başta Van olmak üzere birçok yerde baskı kurdu. Şantiye bastı, iş makinelerini yaktı. Son olarak da karakol yapımının çözüm sürecine ters olduğunu, AK Partinin aslında çözüm istemediğini, karakol yaparak savaşa yatırım yaptığını dillendirerek yol kesmelere başladı. Hakkari, Cizre gibi güçlü olduğu yerlerde hemen hemen her gün olaylar çıkartarak, kendince asayiş timleri kurarak şehir merkezlerinde halka göz dağı vermeye çalıştı. Sokaklara salınan yeni yetmeler şiddeti tırmandırdıkça coştular. Öyle ki yurt, iş yeri, parti derken sıra ev yakmaya, bombalamaya, taramaya kadar vardı.

Bölgede yaşayan Kürt halkı 90’ların faşist devletinden ne çekti ise şimdi ulusalcı, faşist PKK’dan da aynısı çekmekte. 90’ların Türkiyesi’nde yol kesip kontrol yapan, adam kaçırıp ortadan kaybeden, iş adamlarını PKK ile savaş adına haraca bağlayan, bölgede JİTEM üzerinden korku salan bir devlet görüntüsü vardı. 2000’lı yıllarla terk edilmeye başlanan bu anlayış AK Parti iktidarı ile hemen hemen ortadan kaldırılmış gözükmekte. Devlet eliyle uygulanan sistematik işkence olgusundan Engin Ceber olayında olduğu gibi işkence için resmen özür dileyen ve işkence yapanları yargılayan bir anlayışa gelindi. Ama zulüm bitmedi. Demek ki bölge halkının ezilmişliği boşluk kabul etmemekte! Devlet faşist, baskıcı, ceberut anlayışı bırakınca PKK hemen o alanı doldurmakta gecikmedi.

Barış için yol kesen, adam kaçıran, infaz eden, çocukları dağa çağıran bir zihniyetten bahsediyoruz. Düne kadar anaların feryadından bahsedenlerin duymak istedikleri tek feryadın dağda ölen militanların analarının ağıtları olduğuna şahit olduk. Dağa kaçırılan çocuklarının bırakılması için eylem yapan analara darp etmeye kadar varan şiddet uygulayan bir zihniyetin barıştan anladığını sorgulamak gerekir. Dağda ölmek için kaçırılan çocuklar için, onlar çocuk değil gençlerdir, kendi istekleri ile gittiler diyen HDP’liler bayrak indiren 16 yaşındaki genç için “devlet çoluk çocukla uğraşmasın” diyecek kadar ikiyüzlü olabilmekteler.

PKK, Kürtçü, ulusçu, milliyetçi duygularla indirdiği bayrak ile batıda Türk Milliyetçiliğine taze kan taşımakla kalmayarak halklar arasında var olan kardeşliği ve çözüm sürecini sabote etmeyi,  provoke etmeyi de başardı! Silahı ve şiddeti bıraktığı anda bölgede zayıflayacağının bilincinde olan örgütün “demokratik yerel yönetim-özerklik” sözlerinin tezahürü reelde “Kürtlerin, bölgenin tek hakimi-hamisi benim, ben ne dersem o” şeklinde gerçekleşmekte. Sınır dışına çıkmamakta direnen, her an ateşkesi bozarım tehditlerini dillendiren, karakol ve askere taciz ateşinde bulunan, silah kullanan, bombalayan bir örgütün çözümden anladığı dağa çocuk çıkarmak, süreci sabote etmek ise bu örgüt öncelikle kendi liderine ihanet etmektedir. Aslında Abdullah Öcalan’ın kendi örgütüne armağan ettiği ve PKK ile özdeşleşmiş oportünizm, popülizm, ajitasyon, karalama, yalan geleneği şimdi liderini zor duruma düşürmekte. Öcalan’ın dışarı çıkmasının tek şartının bu çözüm sürecinin başarılı olması şartı PKK’lılar tarafından zora sokulması İmralı’dan çıkış biletinin PKK tarafından yakılması anlamına gelmekte.

Hükümet açısından son olaylar can sıkıcı olsa gerek. Özellikle bayrak provokasyonu aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali her halükarda iktidarı zora sokacak bir hadise. Başbakan “indireni indirseydiniz” derken öldürülecek militanın PKK tarafından kahraman ilan edileceğini, bir “bez parçası” için bir cana neden kıydınız denileceğini bilmiyor değil. Bayrak indirilince ise Türk Milliyetçi ve ulusalcıların sokağa döküleceği belliydi. Bu olaydan zararlı çıkanın AK Parti ve çözüm süreci olduğu ne kadar gerçekse, çözüm sürecini sabote edenin, provokasyon peşinde olanın ise PKK olduğu aşikardır. Lice’de günlerce yol kesip hasta ve cenazelerin bile geçişine izin vermeyen, hakim tepelerden silah kullanarak şiddet sarmalı peşinde koşanların ölüm haberi geldikten sonra da “AK Parti Lice’de Katliam yaptı” demesi ise tam anlamıyla ideolojik ahlaksızlıktır.

Burada AK Partinin de hataları yok değil. En büyük hatası çözüm süreci ile birlikte bölgeyi PKK’nın insiyatifine bırakmasıdır. Başbakan “şımardı” dediği örgütü kendi elleri ile şımartmıştır. Neden mi? Bu güne kadar başta Hüdapar olmak üzere bölgedeki İslami yapılara yönelik öldürme, bombalama, kaçırma gibi saldırıların hangisinin failleri yakalanmıştır? Devlet özellikle halka ve kendine muhalif gruplara karşı saldıran PKK’lılara karşında caydırıcı olmamıştır. Tersine adeta bölgedeki İslamcıların PKK’nın bu saldırılarına karşı silah kullanması, bölgenin yeniden 90’lardaki gibi kan gölüne dönmesini istercesine hareket etmiştir. Saldırıya uğrayanların feryatlarını duymamıştır. AK Parti, bölge insanının onurunu PKK’lı ulusalcı-faşistlerin ayaklarının altında ne zamana kadar ezdirecektir? Bölge halkının kaderi, bir devlet bir PKK tarafından hor görülmek, aşağılanmak, ezilmek, kaçırılmak, öldürülmek midir? Eğer devlet kendisi zulmünden, zalimliğinden vazgeçmiş ise ve devlet erkini elinde bulundurduğunu iddia ediyorsa halka başkalarının da zulmetmesine, ezmesine izin vermemelidir.

Benzer şekilde PKK’nın bölgedeki başta Müslümanlar olmak üzere kendinden olmayan kesimlere  uyguladığı şiddete karşın çözüm süreci bahane edilerek görmezlikten gelen AK Parti’nin yanında olan medya ve yazar-çizer takımı da bu şımarık ruh halinden sorumludur. Köşelerinde başta Hüdapar olmak üzere bölgede faaliyet gösteren yapılara yönelik saldırılara değinmeyenlerin artık başlarını soktukları kumdan, taktıkları at gözlüklerini çıkarma vakti gelmiştir.  Devletin bölgede gerçekleştirdiği PKK’ya yönelik operasyonlarını “paralel yapı” diyerek her seferinde mahkum edenlerin de gelinen durumda veballeri vardır.

Son olarak, bunca yapılıp edileni İslamcılar yapsa idi, başta devleti yönetenler olmak üzere medyanın söylemi “şımarık çocuk” gibi bir ifadeye indirgenerek onca gerçekleşen ölümü, kanı ve gözyaşını basite,  hafife alma şeklinde mi olurdu diye sormadan da edemiyoruz?