Soru: 29 Ekim sonrası Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi Kemalizm ile günümüz politik yönelimleri arasında nasıl bir süreklilik ya da kopuş söz konusudur?
Cevap: Kemalizm, 29 Ekim 1923’te Türk devletinin ve Türk ulusunun inşasında rehberlik yapan kurgusal bir ideolojiydi. Kurgusaldı; çünkü Kemalist ideoloji Batılılaşma hedefini ve yeni bir ulusun inşasını Mustafa Kemal’in hatırat anlatılarıyla, Hakimiyeti Milliye’deki yazılarıyla, Meclis kürsüdeki konuşmaları ve geceleyin sofrabaşı muhabbetlerinde aldığı kararlarla, iktidar mevkiindeki gücüyle ve özellikle I. Meclis’teki Birinci Gurup içinde kontrgerilla mantığı ile iş gören Meclis içinde mevzilenmiş 35 kişilik Selamet-i Umumiye Komitesi’nin kuralsız infaz ve icraatlarıyla gerçekleştirmişti. Ama ulus toplum ve devlet inşası ve bekası için oluşturulan Kemalizm söylemi, zaman aşındıkça kurgusal değişimlere uğradı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kırılma noktaları olan 1945, 1960, 1980, 1997 ve 2016 dönemlerindeki Kemalizmin kurgusu yerel ve küresel konjonktüre bağlı olarak değişimler geçirdi.
Modernitenin ilerlemeci tarih anlayışı doğrultusunda 1789 Fransız Devrimiyle beraber kuluçka dönemini geçiren ulusçuluk, egemenlerin bir tasarımı mıydı yoksa ilerlemeci toplumsal bir determinizminin ürünü müydü? Dünya, asıl kurucu değer vatan aidiyeti mi, dil aidiyeti mi, ırk aidiyeti mi soruları içinde; yeni seküler ulusun varlığı örgütlenerek “Toplumsal Sözleşme” türü sivil çabalar ile mi yoksa oligarşik farklı öbeklerin defakto olarak kurduğu ulus devletlerin yukarıdan aşağıya biçimlendirilmesi ile mi oluştuğu tartışmaları içinde II. Dünya Savaşına girdi. Savaşta on milyonlarca insan öldü veya öldürüldü.
Ulus devletler ve ulusçuluk inhisarı, Batı / Modernite benmerkezciliğine ait bir çıkmaz. 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşan ulus toplum ve ulus devlet modeli modernliğin, uygarlığın veya ilerlemeciliğin kaçınılmaz bir formu olarak dünya kamuoyuna servis edildi. Ulusçuluk asabiyesi ve ulus devlet ideolojileri nedeniyle dünyamız iki dünya savaşı yaşadı. Bu cinnet haline II. Dünya Savaşı galibi ABD, 1945 yılında San Fransisko’da düzenlediği toplantıyla Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurdu. BM devletlerarasında uluslararası hukuk sistemini oluşturarak eşitlik ilkesini ön plana çıkarttı.
Türkiye Cumhuriyeti de üstüne basa basa bir ulus devlet olarak kuruldu. Kurucu ideolog Mustafa Kemal Atatürk idi. Kemalizm de Türkiyenin bir ulus devlet olarak kuruluşunu şekillendiren kendi zamanının kurucu ideolojisiydi. Bu ideoloji Cumhuriyet kurulduktan sonra sadece İslam inancını ve dünya görüşünü hasım olarak dışarıda bırakmadı, Garplılaşmaya dini olana saygıyı yaşatarak da yaklaşılabileceğini gösteren muhafazakâr akımı da; “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” sentezine yapışan milliyetçi muhafazakârları da tasfiye etmeye çalıştı.
Radikal Kemalizmin tek adamcı ve komitacı vasfı, İslamî olana karşı tavrı 1945’te Atlantik Paktı’nın müttefiki olabilmek için İnönü CHP’si tarafından yumuşatıldı.
1960 askeri darbesinde Mustafa Kemal’in Şubat 1923 ayında başlayan İzmir İktisat Kongresi açış konuşmasında istikamet çizen “Bolşevikliğe meydan vermeyeceğiz, Batı sermayesine hürmetkâr olacağız” ültimatomu ile uluslararası liberalizme kapıların aralandığı Türkiye’de, dindar kesimin önünü kesmek için kontrollü sosyalizme ve sol Kemalizm yorumlarına kapı açıldı; ayrıca demokratik görünümlü ama askeri iç vesayete imtiyazlar sağlayan 1961 Anayasası’na geçildi. “Yabancı sermayeye hürmetkâr” Atatürk’ten vazgeçen yeni Kemalist sol ve sosyalistler antiemperyalist Atatürkçü bayrakları ve pankartları taşımaya başlandılar.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin 1982 Anayasasıyla da bu sefer sosyalist, milliyetçi, İslamcı ideolojik akımların önünü kesmek için Batı liberalizmini, Türk-İslam Sentezini veya Anadolu İrfanını öne çıkartan bir Kemalizme yelken açıldı.
15 Temmuz 2016 Darbesinde ise TC Anayasası bu sefer de TSK’nın ve TSK Yargısının özerkliğini sona erdirmiş ama askeri vesayeti bitirmeye çalışırken her biri birer Atatürk fedaisi olarak yetiştirilen subayları yatıştırıp Yeni Türkiye savunmasında yer almaları hesabı yapılmıştı. Kemalizm veya Atatürk bu sefer I. Meclis’in (BMM) açılışı merasimi ritüelleriyle ve yaptığı açış konuşmasıyla sabitlenerek yerli ve milli, kalpaklı ve dindar görünümüyle piyasaya sunulmaya başlandı. Artık önümüze birçok Atatürk ve Kemalizm fıraksiyonları çıkmaya başladı. Siyasi analizcilerin bile “Hangi Atatürk” diye diye başları dönmeye başladı.
Ülkeler arası siyasi özel görüşme ve anlaşmalar hakkında eğer yayınlanmadıysa bilgilerimiz birincil kaynaklardan değil hatıralar ve dönemin basın haberleri gibi ikinci kaynaklarından karineler yoluyla elde edilebiliniyor. Bu bağlamda tutarlı karineleri birbirine ekleyerek diyebiliriz ki:
Kemalizm gücünü kendi teorik insicamından değil, İttihad Terakki Teşkilatı’nın seçtiği Türkçülük anlayışını İtilaf Devletlerinin 1922-1923 Lozan Görüşmelerinde onaylamasından ve masadaki muhataplarının halkı İslamî olandan uzaklaştırma telkinlerini uygulama görevşinazlığından alıyordu.
Dolayısıyla Kemalizmin bir tanımı da Lozan Anlaşma sürecinde verilen taahhütlerin bir uygulama programı olduğu çerçevesinde ele alınabilir. Kemal Atatürk olmasaydı belki bu görevi “İsmetizm” ya da “Çakmakizm” programları yerine getirecekti.
Osmanlı sonrası anasır-ı İslam’ın ve değerlerinin tasfiye teşebbüsünün kaynağı Türkiye Cumhuriyeti üstündeki vesayetin dış kaynağı Lozan’daki imzacı devletlerdi. Ve Türkiye üzerindeki açık seçik olan dış vesayet fiili olarak Lozan Anlaşmasında biçimlendirilmişti.
Bugün uluslararası sistemin çözüldüğü, gelecek onlu yıllarda dünya hâkimiyeti için çatışacak veya ortaklık yapacak Çin ve ABD eksenlerine karşı bölgesel güç paradigmasının ortaya çıktığı bir vetiredir. İnsanları tek tipleştirmeye çalışan dijital çağda aşkın değerler aramak yerine 19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluğu mihenk edinmiş bir ideoloji olan Kemalizme çakılıp kalmak, çağdışı şartlarda yaşama körlüğünü de aşamamak demektir.
Soru: Avrupa Birliği süreci, Türkiye’nin yön arayışında hâlâ etkili bir faktör olarak görülebilir mi?
Modernitenin temel beşiği Avrupa, ulus devletlerin benmerkezci körlüğü ve üstünlük mücadeleleri sonucu düştüğü acizlikten, ABD’nin 1945’te kurduğu BM bünyesinde üretilen uluslararası hukuk ve NATO’nun koruyucu şemsiyesi altında birlik fikrine yönelebildi. NATO şemsiyesi altında varlığını ekonomik olarak yeniden güçlendiren Avrupa Birliği, Türkiye için ticari açıdan girilmesi gereken önemli bir ekonomik pazardı, ama kendini oluşturan felsefik değerlerinin müşterekliği Türkiye halkının büyük çoğunluğunun değerleriyle çatışıyordu. Ayrıca AB dönüştürücü ve denetleyici bir kültür üssüydü.
Cumhuriyetin kuruluş sürecinde “Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak” hedefinin ilkleştirilmesi, öncelikle Türk İnkılapları ile İslami değerlerin tahfif etmesini gerektiriyordu. Ama tüm ajitatif baskı ve yasaklara rağmen Kur’an öğrenimi, namazın ve ezanın ikamesi orijinal boyutundan saptırılamadı. Kemalist kadroların ithal ikameci ekonomi sığlığı da uzun dönemler aşılamadı.
Milliyetçi, muhafazakâr ve İslamcı politik kadroların geliştirmeyi hedefledikleri sanayii alt yapısı 23 yıllık AK Parti iktidarında dijital çağın önemli teknolojik mevzilerine ulaşmak istikametinde büyük zorluklara iç ve dış vesayet engellerine rağmen başarılı bir mesafe kat etti. Bu süreçte Avrupa Birliği içinde olmak teknolojik bilgi ve araç-gereç trafiğine ulaşmak imkânını sağlayabilirdi ama bu ilişki için AB kriterleri Lgbt veya İstanbul Sözleşmesi gibi ifsad edici tarzda dönüştürücü değer ve kültürünün içselleştirmesini de AB, pazarlık konusu yapıyordu.
Türkiye toplumunda Osmanlıdan miras kalan Batılı hayat tarzına hayran olan kitle “Çağdaş medeniyet seviyesi” denildiğinde öncelikle ilerlemeci bir anlayışla özel hayatta sınırsız serbestiyi ve modern tüketim kültürünü anlıyorlardı. Bu yalı çapkını ve lümpen lüks hayat tutkunlarına karşı, Mehmet Akif’in “Alınız ilmini Garb'ın, alınız sanatını. Veriniz, hem de mesainize son süratini.” dizelerinde ifade ettiği gibi kültürel taklitten kaçınarak Batının sadece teknik üstünlüğünü almayı ve bilimle sanatta son sürat çalışılarak modern dünyada ayakta kalmaya çalışılabilirdi. Peki inziva hayatına ve sufi zihniyetine rağmen Akif’in idealini denemek başarıya götürebilir miydi?
Nasıl ki Müslümanları umran atlası içinde Çin’den ve Hindistan’dan alınan teknik bilgi ve beceri, sayısal bilimlere dönüştürülüp bilim ve teknolojide X-XIII. yüzyıllar arasında büyük hamleler yapıldıysa, aslî değerlerimizle birlikte “afak ve enfüs ayetlerini” kavrama ve tahkik emri doğrultusunda benzeri azim ve disiplin gösterilirse, Yeni Türkiye’de “kendi göbeğimizi kendimiz kesebiliriz” anlayışının öz güveni içinde artık bölgesel güç paradigmaları oluşturma sürecine girilebildi.
Dünya güç dengelerinin ve uluslararası hukukun büyük sarsıntılar geçirdiği dünya sisteminde, bugüne kadar ABD’nin kredileri ve NATO şemsiyesi altında büyüme ve beka sorununu çözme rahatlığını yaşayan Avrupa da artık ciddi sarsıntılar geçirmektedir. Avrupa veya Avrupalı mihver devletler de bölgesel güç paradigmasının peşinde. Dolayısıyla artık Türkiye’nin muhatap olduğu Avrupa Birliği dahil olunacak bir model değil, belki yine ekonomi ve diplomasi konularında işbirliği yapılacak sınırlı bölgesel bir güç konumuna düşmüş, bölgesel güçlerden birisi konumundadır.
Kaynak: Anlem ve Değer Dergisi