Coğrafyamızı kim parçalıyor?

M. HASİP YOKUŞ

Ortadoğu’daki krizlerin önemli bir kısmı bu yapay haritaların ve dayatılan siyasal düzenlerin ürünüdür. Bir asır önce Batılı güçler bu coğrafyayı cetvelle böldüler; bugün ise aynı fay hatlarını kaşıyarak yeniden parçalamaya çalışıyorlar.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı güçler, Osmanlı bakiyesini paylaşırken aynı zamanda bu coğrafyaya kendi siyasal anlayışlarını da dayattılar. Sykes-Picot, Ortadoğu haritasını cetvelle çizerken bu coğrafyanın tarihsel dokusunu, kültürel bağlarını, değer ve aidiyetlerini altüst eden büyük bir siyasal ve toplumsal mühendislik projesine kapı araladı.

Bugün şunu artık net bir şekilde görüyoruz: Sykes-Picot sadece sınır çizmedi; aynı zamanda coğrafyamızın geleceğine bir saatli bomba yerleştirdi. Çünkü bu coğrafyanın bugün yaşadığı sorunların önemli bir kısmı, yüz yıl önce masa başında çizilen bu sınırlara hapsedilen toplumlara dayatılan düzenin gecikmiş sarsıntılarıdır.

İşin ironik tarafı, bir asır önce bu coğrafyayı masa başında bölen güçler, şimdi de bu mühendisliğin sonucu olarak ortaya çıkan memnuniyetsizlikleri gerekçe göstererek daha küçük parçalara bölmek istiyor. Irak’ın fiili bölünmüşlüğü, Yemen’deki iç savaş, Lübnan’ın mezhebi kilitlenmişliği ile Suriye ve İran’da uygulanmak istenen senaryo, aynı aklın sonucudur: Böl, parçala ve yönet.

Bugün İran etrafında yükselen gerilimleri bu büyük resimden bağımsız düşünmek mümkün değildir. İran’ın içinde bulunan etnik ve mezhebi farklılıkların dış müdahalelerle istismar edilmesi, bölgemizin önümüzdeki yıllarda yeni bir parçalanma dalgasıyla karşı karşıya bırakılmak istendiğini göstermektedir.

Ortadoğu toplumları tarihsel olarak etnik homojenlik üzerine değil, farklı dini, etnik ve mezhebi kimlikler üzerine kuruluydu. Aynı siyasal çatı altında Araplar, Türkler, Kürtler, Farslar, Berberiler ve daha nice topluluklar sulh ve esenlik içerisinde kardeşçe bir arada yaşayabiliyordu. Farklı dinler, mezhepler, etnik ve yerel aidiyetler bu büyük medeniyet havzasının doğal parçalarıydı. Modern ulus-devlet doğası gereği bu çeşitliliği asimile etmeye, sindirmeye ve tek bir potada eritmeye çalıştı.

Bu yüzden bölgemizde ulus-devlet deneyimi baskıcı, merkeziyetçi ve ideolojik rejimler şeklinde tezahür etti. Irak ve Suriye’de Baasçılık, Mısır’da Nasırcılık, Türkiye’de Kemalizm aslında aynı modelin farklı isimler altında ete kemiğe bürünmüş birer versiyonundan başka bir şey değildir.

Sözünü ettiğimiz bu ulusal ideolojiler, toplumsal çeşitliliği kucaklayan siyasal modeller üretememiş, tek tip vatandaşlık anlayışı üzerine kurulu ceberut bir devlet aygıtını inşa ederek öncelikle toplum nezdinde ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmışlardır.

Siyaset bilimci Benedict Anderson modern ulusları “hayali cemaatler” olarak tanımlar. Hayali ve kurgusal olan bu yeni kimliğin vatandaşlara benimsetilmesi için ulus devletler sahip oldukları bütün ideolojik baskı araçlarını totaliter bir anlayışla seferber ettiler. Ancak bastırılan bu kimlikler kaybolmadı; bilakis enerji biriktirerek daha sert bir geri dönüş yaptı. Ulus-devletin bastırdığı toplumsal fay hatları kapanmak yerine zamanla daha da derinleşti.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında Kürtler üzerinden oynanan oyunlara ilişkin yaptığı vurgular ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgesel mühendislik hesaplarına dair dile getirdiği kaygılar, sadece iç politikaya dönük mesajlar değildir. Bunlar aynı zamanda Ortadoğu’ya dair ajandası olan güçlere verilen açık bir mesajdır: Oynadığınız oyunun farkındayız.

Oynanan oyunun farkında olmak elbette önemlidir ama yaşanan sorunların tamamını “dış güçler”e fatura etme kolaycılığı hiçbir sorunu çözmüyor. Çünkü bölgemizin yaşadığı krizler sadece dış müdahalelerden kaynaklanmıyor. Her vesileyle işaret edilen bu risk haritasının bize de bakan bir yüzü vardır.

Ulusalcılık, bir zamanlar sömürgeciliğe karşı motive edici bir güç olmuş olabilir. Fakat bugün aynı ulusalcılık, bölgemizdeki ülkelerin toplumsal fay hatlarını daha da derinleştirerek ülke sınırlarını çatırdatan bir tehdit halini almıştır.

Ortadoğu’nun bugün yaşadığı kriz yalnızca bir sınır meselesi değildir; aynı zamanda bir siyasal tahayyül sığlığının beraberinde getirdiği bir kimlik krizidir. Bir asır önce Batılı güçler bu coğrafyaya kendi tarihsel deneyimlerinden doğan ulus-devlet modelini dayattılar. Oysa bu coğrafyanın tarihsel hafızası, farklı kimliklerin daha geniş bir medeniyet ufku içinde birlikte yaşayabildiği bir toplumsal düzen üretmişti.

Bugün yaşanan sarsıntılar, yalnızca siyasi sınırların değil, aynı zamanda bu coğrafyaya giydirilen dar ideolojik kalıpların da miadını tamamladığını göstermektedir. Çünkü coğrafyamızdaki krizlerin çoğu toplumların çeşitliliğinden değil, ulus-devlet ideolojisinin dar kalıplarından doğmaktadır.

Baasçılık çöktü. Nasırcılık tarihe karıştı. Kemalizm de artık kendi sınırlarıyla yüzleşmek zorunda. Bu yüzleşmeyi biz yapamazsak, birileri bizi bu gerçekle yüzleştirir. Çünkü toplumların dokusuna yabancı siyasal modellerin tasfiye edildiği yeni bir tarihsel dönem başlamıştır.