Çocuklar İçin Başkaldırı İmkânı: Samed Behrengi Masalları

Sinan Ceran
Okumak, hayatı taşıyabilmenin ve bize yükleyeceği sorumlulukları kaldırabilmenin ön hazırlığıdır. Bunun için olacak ki bu kural büyük küçük herkes için geçerlidir. Çocuklarda okuma alışkanlığını kazandırmak için yapılan çalışmaların başında da yine kitaplar gelir. Televizyonun, sanal alemin büyükler için olduğu kadar küçükler için de çekiciliğini hâlâ koruduğu bu zaman da her şeye rağmen kitaplar yalan söylemeyen, kandırmayan ve sahip olduğumuz fıtri melekelerimizi besleyen en yakın ve salih dostlarımız olmaya devam ediyor.

Kitap bizim en iyi dostumuzdur. Peki ama bir dostta aradığımız özellikler neler olmalıdır? Yani, her kitap bizim dostumuz olabilir mi?

Bugün en ilgisiz ebeveyn bile çocuğunun kimlerle arkadaşlık ettiğine dikkat eder ve çocuğunun ahlaklı, dürüst insanlarla dostluk etmesini arzular. O halde Hz.Lokman’ın oğluna yaptığı tavsiyeleri (Allah’a ortak koşmamak, anne babaya iyilikle davranmak, namazda sürekli olmak, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek, insanlara karşı yanağını çevirip böbürlenmemek, orta bir sesle konuşmak, çalımlı yürümemek vs.) çocuğunun fıtratına en uygun sesleniş olarak gören hangi anne baba, hangi eğitimci, hangi yazar evladına düşünsel yolculuğunda eşlik edecek kitaplarda, salih bir arkadaşın özelliklerini aramaz.

Çeşitli operasyonların ardından zanlılarla birlikte ele geçirilen tabanca, patlayıcılar ve mermilerin beraberinde çeşitli kitap ve dergilerin de bir suç aleti olarak sergilendiğini gören kaç aile çocuğunu kitapla arkadaş eder acaba. Sanal alemle ve televizyonla çocuklarının ahbaplığına çanak tutan veliler, neden kitap gibi salih bir dostun sıcak elini çocuklarının sıkmasına izin vermezler. Kestirebildiğimiz bir cevabı var bu sorunun. Evet, kitap okuduklarımızın sorumluluklarını yüklenmeye çağırır; siz kulağınızı tıkasanız, kapağını sıkı sıkıya kapatsanız da kitabın, zihninizde bir uğultu bırakır: Oku ve şahit ol yaşadığın hayata…

Büyükler için değil yalnızca, çocuklar için de okunması yasak kitapların olduğu bir ülkede yaşıyoruz.12 Eylül’ün hemen ardından içinde pek çok yazarın kitapları bulunan sakıncalı çocuk kitapları listesi yayınlandı. Bu listelerle birlikte okullardaki sınıf kitaplıklarından kitaplar toplandı ve imha edildi. Kimi çocuk kitapları da yasaklandı. Kimine de “tahdit” getirildi ve naylon poşetlere konarak “18 yaşından küçük çocukların okuması sakıncalıdır” ibaresiyle “özgür” bırakıldı. Devletin bu konudaki hassasiyetinin temelinde bu kitapların, zihin konforunu bozan niteliği ve oyun bozan içerikleri yer alıyordu. İfade hürriyetinin görece iyileştirildiği bu ortamda ise “sakıncalı kitaplar” yasaklamalarla beraber popüler olanla da mücadele etmek zorunda bırakıldı. Pedagojinin çocuğa görelik ilkesi, daha çocuğu yaşken apolitize etmenin, popüler ve geçici olanla yetinmesini sağlayıp, sindirilmesinin bir aracı ve bahanesi haline getirildi.Aynı şekilde Milli Eğitim Müfredatında yer alan özgür düşünen, üreten, yaratan öğrenciler hedefinin “istendik yöndeki davranış değişiklikleri” şeklindeki şerhle sınırlanmasının nedeni düşünüldüğünde, bu nedenin sistem için tehlike arz edebilecek sakıncalı bilinç düzeyiyle çocukların tanışmasını engellemeye çalışmak olduğu görülebilir.

İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesindeki “Yasak Kitaplar Sergisin” nde “Bir Şeftali Bin Şeftali” adlı kitabıyla Samed Behrengi’ye de rastlıyoruz. Peki kimdir bu Samed Behrengi ve bugün birçok yayınevi tarafından basılan bu kitaplarla, çocuklara nasıl bir arkadaşlık vaat ediyor acaba?

SAKINCALI PİYADE SAMED BEHRENGİ

Haziran 1939'da Tebriz'in Çerendâb mahallesinde dünyaya gelen Behrengi, İranlı bir sınıf öğretmenidir. Çocuk hikâyeleri ve halk masalları yazarı, derleyicisi, araştırmacısı ve mütercimi de olan Samed Behrengi, ilk okulu bitirdikten sonra Tebriz'deki "Debîristân-i Terbiyet" ve "Dânişserâ-yi âlî" adlı öğretmen okullarında okudu. Seçkin ve çalışkan bir öğretmen olan Behrengi  Mamkan, Gogan, Ahircan gibi Azerbaycan köylerinde on bir yıl kadar öğretmenlik yaptı.  Kısa ömrünün sonuna kadar da bu görevde kaldı. Öğretmenlik yaparken bir taraftan da Tebriz Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde gece derslerine devam etti. Azerbaycanlı köylü çocuklarına rehberlik hizmetleri sunarken bir taraftan da onlar için masallar yazıyordu. Köy hayatına ve Azeri halk kültürüne olan aşinalığı, köylünün yoksullukla mücadelesinin de içinde oluşu, bir yazar olarak mesajının türünü ve içeriğini biçimlendirmesinde belirleyici oldu.  Azerbaycan halk edebiyatını inceleyen Behrengi ağızdan ağıza dolaşan halk masallarını toplayarak bu malzemeyi Azerî Türkçesi ve Farsça olarak yeniden kaleme aldı. Edebî faaliyetlerinin belki de en önemlisi olan bu çalışmasının yanı sıra Azerbaycan folkloru ve İran eğitim sistemi üzerine eğildi; eğitim sisteminin açmazlarını tespit ettikten sonra ıslah etmek için çözüm yolları üretti. O dönemin önemli gazetelerinde ve dergilerinde çıkan yazılarında S. Garanguş, Çingiz, Merâtî, Bâbek, Behreng, Adıbatmış, Daryûş, Nevvâb Merâgî, S. Adam, Solma gibi takma adlar kullandı. Âdîne adlı haftalık bir gazete çıkardıysa da, o dönemin baskıcı niteliği nedeniyle gazete varlığını sürdüremedi. Behrengi’de Al-i Ahmed ve Şeraiti gibi genç yaşta (29 yaşındaydı) esrarlı bir biçimde öldü (Al-i Ahmed 46 ve Şeraiti de 44 yaşlarında ölmüştü). Düşüncelerinin takipçileri olan taraftarları ve dostları, onların rejim karşıtı konumlarını ve rejimin kendilerine yapmış olduğu baskıları göz önüne alarak, gecikmeksizin dolaylı veya dolaysız olarak ölümlerinden SAVAK’ı sorumlu tuttular. Her ne kadar şahlık rejimi onun Rusya’ya gitmek veya intihar etmek için Aras nehrinden geçtiğini ifade etse de, bu sav muhalifler tarafından inandırıcı bulunmamıştır. Samed Behrengi 1968 yılında Aras nehrinde ölü bulunmuştur.

Behrengi’nin bir öğretmen olarak rolünü tamamlayan şey onun çeviri çalışmalarıydı. O batılı eserleri çevirmeye çalışmayıp; bunun yerine basılı eserleri kendi ana dili olan Azerice’ye kazandırdı. Azerice kitap basım-yayımı yasak olduğu için bu eserler basılamadı. Behrengi bu durumu “Ulduz ve Konuşan Bebek” adlı yapıtının önsözünde Ulduz’un dilinden nakleder: “İnanın o da öz dili Azeri Türkçesiyle değil de başka bir dille yazmaya zorlandığından kahroluyor. Ama ne gelir elden? Haklı değil miyim?”

Masallarındaki çocuklara yönelik siyasal vurgunun anlaşılabilmesi için Behrengi’nin yaşadığı zamandaki politik duruşunun bilinmesi önemlidir.

Behrengi, 60 ve 70’li yıllardaki rejim karşıtı İranlılar arasında ruhani sınıftan olamayan üç düşünürden bir tanesiydi. Şahlık rejiminin sıkı sansürüne yakalanmamak için, üzerine makaleler yazıp, incelediği halk öyküleri tarzını seçti. Bu tarzı seçmesindeki en büyük neden ise, halk öyküsünün kendi özünden kaynaklanan çekiciliği ve halkı bilinçlendirmek için halk öykülerinin bu cazibesini kullanabileceği düşüncesiydi. Bu öyküleri derlerken ve halka anlatırken edindiği tecrübe nedeniyle de bu tarzı seçmiş olması bize garip gelmeyecektir. Behrengi’nin öykücülüğü, ya Âzerice’den tercüme edilen veya yeni bir öykü sayılabilecek olan halk hikâyelerine dayanıyordu. Behrengi halk öyküleri tarzında ki ürünlerini verirken, halk öykülerinin kullandığı (istiare, benzetme, örnekleme vb.) yöntemleri kullanarak sansürden kaçabilmiş ve belli bir süre rejimin vereceği zararlardan kendini koruyabilmiştir. Behrengi tarafından “Çocuk Edebiyatı”na uyarlanan halk öyküleri, Fars edebiyatındaki köklü geçmişi de göz önüne alındığında, İran’da Haziran 1963 yılından sonra en önemli hikâye türlerinden birine dönüştü. Behrengi’nin ölümünden sonra, “Küçük Kara Balık” adlı öyküsü, Uluslar arası Bologna ve Bratislava Edebiyat Festivallerinde ödül aldı (1968). Bu uluslararası şöhret nedeniyle olacak ki, Behrengi’nin yalnızca bu eseri yasaklanmaktan kurtulabilecektir. Bundan daha da ilginci, Şah’ın eşi Farah Şehbanu’nun yönetimindeki “Çocuk ve Gençlerin Düşünsel Eğitimi Encümeni”, bu öyküyü çok güzel resimlerle birlikte kaliteli kâğıda bastırıp yayınlayacaktır.1

Koyu bir sansürün, kültürel ve ahlaki yozlaşmanın ve toplumsal kirlenmenin hızlandırıldığı Şahlık rejiminde, Behrengi yalnızca rejimi eleştirmez, rejimi ayakta tutan kültür adamlarını da makalelerinde sıklıkla ve çok ağır bir şekilde eleştirir. Behrengi, İranlı toplumbilimci Taki Müderrisi’den yaptığı alıntılar da, özellikle devlet memurları sınıfının, kendi öz değerlerine daha fazla yabancılaştığını, siyasal ve hayati konularda sorumsuz bir karakter kazandıklarını ve ahlaki açıdan laubali, kayıtsız, “ölü bir et yığınına” dönüştüğünü söyler. Behrengi bu sınıfın; yani modern burjuvazinin, diğer sınıflardan daha fazla Batı’nın etki ve hâkimiyeti altında olduğuna inanır. Sonra daha da ileri giderek, Taki Müderrisi’ye göre en büyük ölü et yığını olan kültür adamlarının (öğretmenler, hocalar, yetiştiriciler, idareciler ve eğitim bünyesindeki diğer memurlar) kültürlerini inceden inceye tahlil ve açımlamaya yönelir. Behrengi’ye göre modern burjuvaziyi oluşturan bu sınıfın, tıpkı mikropların mikroskop altına konup hareketlerinin ve hastalığa nasıl sebebiyet verdiğinin incelenmesi gibi incelenip, ona göre bir tedavi yönteminin izlenmesi gerekecektir. Yine Behrengi’ye göre bu batılılaştırılmış kültür adamlarını eğitiminden geçen lise ve üniversite öğrencileri de aynı kirlenmeyle karşı karşıyadırlar. Ve buralardan mezun olacak nesiller de aynı şekilde toplumun tümünü kirletecektir. Bu tür bireylerin tek yaşam amaçları ise kendilerinin ve ailelerinin gereksinimlerini sağlamak ve hiçbir toplumsal ıslah projesine karışmamakla sınırlıdır. Bu bireyin bir yıllık alım gücü tüketime yönelik isteklerini karşılamaya yetmiyorsa, tüketmeye borçlarla devam eder.

Behrengi toplumsal gözlem ve eleştirilerine, kültür adamlarının kültür algılarını ve yaşamlarını mercek altına alarak devam eder. Aşağıdaki tespitler bugünün modern insanının da nelerle oyalandırıldığının özeti niteliğindedir: “Kültür adamının kültürünün önemli bir bölümünü sinema oluşturur. Bu birey haftanın belirli bir gününde, çoğunluklada ailece, haftada bir kez olmak üzere, şehrin aşağı tabakalarının nadiren uğradığı en yeni ve en pahalı sinemasında budalaca, yüzeysel, aldatıcı aşk, kahramanlık, vurdu-kırdı, ve şarkıcı kız filmlerini seyretmeye gider. Bu kimselerin okudukları şeyler ve ilgi duydukları konularda müptezel (değeriz) olup; batılı sinema yıldızlarıyla dopdolu kadın magazin dergilerinden, erkeklerin çekiciliğinin sırlarına ilişkin makaleler veya en yeni makyaj gereçlerine ait bilgilere kadar geniş bir yelpazeye sahiptir.(…) Müziği sadece hoşlanmak, aşk ve aşk anıları için dinlerler. Kendileri için işveli, şuh ve tahrik edici bir kadın eşliğindeki her türlü müzik, yeterlidir. Radyodan sevdikleri müzik türleri romantik ve uyutucu programlar olup, ‘Yaşam Çiçekleri’ ve ‘Yeşil Yaprak’ gibi isimler önde gelir”.

 Özetle Behrengi’ye göre bu burjuva bireyin çevresi şöyle biçimlenmektedir:

‘Dünya görüşleri, evin dört duvarı, eş ve varsa çocuklarıyla; yolları da idare, okul ve evleriyle sınırlıdır.

Uğraşıları zaman öldürme ve meşguliyet içindir. Boş zamanları tembellik ve gereksiz uğraşılarla geçmektedir. Güçleri midelerini doldurma ve buna ilişkin çabalara harcanmakta ve bütün bunların sonucunda yüzeysel ve tutucu insanlara dönüşmektedirler.”2

Bu hastalık için çok ciddi çözüm önerileri getirmeyen Behrengi batıcı-burjuva sınıfın değiştirilmesi ve emperyalizmin geriletilmesi veya yok edilmesi için ise silahlı mücadeleyi önerecektir. “ Dünyadaki  tarihsel tüm eski ve yeni deneyimlerin de  göstermekte olduğu gibi, bu tür bir barışçıl yöntem, şu ana kadar ezilen hiçbir milleti sömürü ve kölelik bağlarından kurtaramamıştır. Sadece sıkılmış yumruklar veya duyulan kinlerle, her türlü silah ve hileyle donanmış olan yırtıcı bir düşmana galebe çalınamaz..3

Behrengi yaşadığı zaman dilimi içinde bir ıslahatçı gibi davranmış ve yaşamıştır. Yazdığı öyküleriyle öncelikle çocukların; makaleleriyle ve çevirileriyle kültür adamlarının ve halkın yaralı ve hastalıklı bilincini onarmaya çalışmıştır. Toplumsal ıslah için bilinç yeterli olmayacak, bir de bunların pratiğe dökülmesi gerekecektir.

Yukarıdaki satırlarda bahsi geçen ve bugün bile şikayet konusu edinilen hastalıklardan çocukları korumak için ise Behrengi masallar yazacaktır. Masallarında, düşlediği toplumun inşasını, yarattığı çocuk kahramanların elleriyle gerçekleştirecektir. Behrengi öykülerinden birinde şöyle der: “Artık, çocuk edebiyatını kuru, donuk… öğüt ve telkinlerle sınırlamamızın vakti geçmiştir. Çocuklar boş ve gevşek temellere dayalı hayallere sevkeden faktörlere ilişkin beklentilerinden uzaklaştırılmalı ve o ilk ümidin yerine, toplumsal realiteler ile bunlara karşı direnmeyi öğrenme temeline dayalı, başka türlü bir ümit aşılanmalıdır.4. Behrengi, çocukları salak yerine koymuyor. Ve çocukları agucuk, gugucuk, hahaha düştümlerle aldatmıyor. Biliyor ki çocuklar, eğer doğru eğitilirlerse, yaşları oranında ilgi alanları genişletilerek de her şeyi tedrici olarak kavrar hale getirilebilirler. İşte bu nedenle Behrengi, çocukların bu masalları salt hoşlanmak ve iyi vakit geçirmek için okumalarını istemeyecektir. Çünkü okumak, bireyin önce kendi benliğini inşa sürecidir. Beraberinde toplumsal ıslahın da önünü açacak olan bu inşa süreci, Behrengi için her şeyden çok daha önemli ve önceliklidir.

Behrengi’nin yazdığı öykülerini hangi unsurları kullanarak inşa ettiğini, “Küçük Kara Balık” adlı kitabından hareketle şu şekilde sınıflandırabiliriz:

A. Sorgulama-Bilinçlenme-Ayrışma Aşaması

B. Mücadele Etme Aşaması

C. Özgürleşme Aşaması.

A. Sorgulama-Bilinçlenme-Ayrışma Aşaması:

Annesiyle beraber bir kayanın oyuğunda yaşayan Küçük Kara Balığın üstüne bir durgunluk çöker ve derin derin düşünmeye başlar. Ağzını bıçak açmaz.  Bir zaman sonra annesine şunları söyler: “Hayır ana artık başıboş dolaşmayacağım. Gitmeliyim buradan”. Başka bir diyalogda ise, “Hayır ana. Bıktım ben bu dolaşmalardan. Çıkıp gitmek, başka yerlerde ne olup bittiğini görmek istiyorum. Sakın ‘Küçük Kara Balığın’ aklını çeldiler deme ana. İnan bana. Uzun bir süredir düşünüyorum bunları Tabii ki her anlatıdan hisseler kapmışım. Hele boşuna ömür tükettiklerinden yakınan ihtiyar balıklar var ya, beni çok düşündürmüştür. Yaşam sadece bir avuç suyun ardı sıra dolaşarak zaman doldurmak mı gerçekten? Öğrenmek istiyorum. Yoksa başka türlü bir yaşam türü de mi var şu dünyada?”

Annesinin; “Yavrucuğum aklını mı kaçırdın sen? Dünya dünya diye tutturmuşsun. Nedir dünya dediğin? Bulunduğumuz çevredir dünya. Sürdüğümüz düzendir yaşam” sözlerine ve komşuların; “Zamane çocuğu işte anasına ders vermeye kalkışıyor. Boyuna posuna bakmadan, çekip gitmek istiyor. Gidip dünyada olup biteni öğrenecekmiş! Büyük büyük konuşuyor işte…”, “ Ah sevsinler küçüğü. Bilge olmuş da haberimiz yok” sözlerine karşılık Küçük Kara Balık: “Şu amaçsız dönüp dolaşmalardan usandım artık. Ben yokum bu işte. Kandıramam kendimi. Günün birinde yaşlanınca, cahil bir bunak gibi köşeme sinmek, boşuna tükettiğim günler için yakınmak istemiyorum” der. Komşuların kızmalarına karşılık anne balık yavrusuna ; “Biricik yavrumun böyle yoldan çıkacağını düşünemezdim. Kim bilir kim baştan çıkardı” der.

Bu sözler karşısında Küçük Kara Balık “ Kimsenin beni baştan çıkardığı falan yok. Her şeye aklım eriyor. İyiyi kötüyü ayırt ediyorum” der. Anası ve komşuları tarafından, Küçük Kara Balığın arkadaşı olan salyangozun bu şekilde ileri geri konuştuğu, gerekçesiyle öldürüldüğü kendisine hatırlatıldığında Küçük Kara Balık şunları söyler, “ Öyleyse beni de öldürün. Çünkü ben de öyle konuşuyorum artık”

Bu sözler üzerine Küçük Kara Balığa çok kızan komşular onu şöyle tehdit edeceklerdir: “Çizmeyi aşıyorsun. Sonra karışmam ha… Sana da acımayız!”, “Küçük bey biraz okşanmak ister. Evet, anlarsınız ya…”, “Çocuğu iyi eğitmemenin sonu budur işte!”, “Hadi, iş işten geçmeden bitirelim işini. İhtiyar salyangozun yanına gönderelim onu”. Oradan hızla uzaklaşırken, anasının arkasından ağladığını gören Küçük Kara Balık anasına şöyle seslenir: “Anacığım, benim için değil, bu koca bunakların haline ağla”. Bunu duyan komşular şunları söyleyeceklerdir: “Tövbeler olsun seni asla aramıza almayacağız”, “Bunlar gençlik hevesleridir, gel gitme, vazgeç bu sevdadan…”, “Bundan başka dünya yok. Dünya burasıdır işte. Dön.”, “Uslanıp dönersen, o zaman gerçekten aydınlandığına inanacağız.” derler. Küçük Kara Balığı uzun ve meşakkatli yolculuğuna uğurlayan arkadaşları ona şunları söyleyeceklerdir: “Seni nasıl unuturuz, sen bizi gaflet uykusundan uyandırdın. Bize öyle şeyler öğrettin ki, daha önce hiç düşünmemiştik. Yine görüşmek umuduyla. Akıllı, yürekli dost.”

B. Mücadele Etme Aşaması :

Tüm baskılara karşın denizi bulmak için yola çıkar ve yolculuğunun ilk durağında kurbağa yavrularıyla karşılaşır ve onlara suyun dışında olanlardan, bu birikintinin dışına çıkmaktan bahseder, konuşmalara uzaktan şahit olan kurbağaların annesi şunları söyler: “Çok bilmişlik taslama bana soysuz yaratık. Çocukları karşına almış kocaman kocaman laflar ediyorsun. Bu yaşımdan sonra bana mı öğreteceksin, dünya demek işte şu birikinti demektir. Hadi bas git yavrularımı ayartma…”

Derin sulardaki yolculuğunda, kertenkelenin, kurbağanın, salyangozun, ceylanın dostluklarıyla biraz daha umutlanır. Kertenkele boş zamanlarında dikenlerden yaptığı bir hançeri, ilerde karşılaşabileceği kaşıkçıkuşunun torbasını yırtıp kurtulması için Küçük Kara Balığa verir. Kertenkele bu hançerleri Küçük Kara Balık gibi “bilinçli balıklara” da daha önce vermiştir. Ve o balıklar büyük topluluklar oluşturmuşlar ve balıkçıları çıldırtıyorlardır. Nasıl mı? Devamını kertenkeleden dinleyelim: “Birlik olmuşlar ya. Balıkçı ağını atar atmaz ağa giriyor, çekip götürüyorlar denizin dibine.”

Küçük Kara Balık yolculuğuna devam ederken kendisi gibi balıklara rastlar, onlarla kaşıkçıkuşundan korkmadığını, denizin sonunu aradığını söyler. Bazı minik balıklar ona katılmayı düşünseler de büyüklerinin ve kaşıkçıkuşunun korkusu oturtur onları yerine. Küçük Kara Balık bir sabah uyandığında o minik balıkları görür, balıklar gitmeye hazırdırlar. Ancak yola düşecekleri bir sırada suyun yükseldiğini hissederler. Artık kaşıkçıkuşunun torbasındadırlar. Minik balıklar Küçük Kara Balığa şunları söylerler: “ Hayır, sonumuz geldi. Hep senin yüzünden oldu. Bizi sen ayarttın. Doğru yoldan çıkarttın”. Minik balıklar kaşıkçıkuşuna yalvarmaya başlarlar: “Çok sayın kaşıkçıkuşu hazretleri, kulunuz köleniz olalım. Bizi bağışlayın. Siz çok soylusunuz….”, “Sayın kaşıkçıkuşu hazretleri, biz bir şey yapmadık. Biz suçsuzuz. İşte bu karabalık bizi yoldan çıkardı” derler. Kaşıkçıkuşu minik balıklara, Küçük Kara Balığı boğazlamaları koşuluyla kendilerini özgür bırakacağına söz verir. Minik Balıklar Küçük Kara Balığa “ Seni boğmalıyız, özgürlüğümüz için!” derler. Küçük Kara Balık minik balıklara kaşıkçıkuşuna kanmamalarını söyler bunun için uyduruk bir çarpışma sergilemeyi teklif eder, bakalım minik balıkları kaşıkçıkuşu serbest bırakacak mıdır? Minik balıklar Küçük Kara Balığı öldürdüklerini söylerler ve kaşıkçıkuşu onları kıpırdamalarına izin vermeden yutar. Küçük Kara Balık hançeri çekip kaşıkçıkuşunun torbasını parçalar ve kaçar.

C. Özgürleşme Aşaması:

Küçük Kara Balık sonunda denize ulaşır. Balıklara rastlar ve onlar denizi biraz gezdikten sonra aralarına katılacağına söz verir. Ve şunları ekler: “Balıkçının ağını çekip götürdüğünüzde bende sizin yanınızda olacağım bu kez…”. Sessizce süzülerek yüzerken: “Şimdi artık ölüm korkutmuyor beni, ama yaşadıkça onu arayacak değilim. Ölümle karşı karşıya gelince, ki bu sık sık oluyor, kaçınılmaz bir gerçekle yüz yüze olacağım. Önemli olan bu değil. Önemli olan benim yaşamımın ya da ölümümün başkaları üzerinde bırakacağı etkidir”. Bunları düşünürken karabatak tarafından yakalanır. Önce karabataktan kurtulur, sonra ne olduğunu anlayamadan tekrar yakalanır. Karabatağın içinde ağlayan minik bir balığa rastlar. Ve ona “Ben karabatağı öldürüp tüm balıkları onun zulmünden kurtarmayı düşünüyorum. Ama önce seni buradan çıkarmam gerekir. Elime ayağıma dolaşıyorsun çünkü” der. “Ben bu zalimi öldürmeden buradan çıkmayacağım” dedikten sonra balığı bir yolunu bulup dışarı çıkmasını sağlar. Minik balık karabatağın bağırtısını duyar ve kıvrandığını görür. Karabatak suya gömülür ancak Küçük Kara Balıktan hiçbir haber çıkmaz.

Bu üç aşamanın Behrengi’nin tüm masalları için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu aşamaların kurgusunu ise;

A.    Bilinç-Cehalet

B.    Çeşitli Didaktik Bilgiler

C.   Varsıllar-Yoksullar

D.   Direnmek-Sömürülmek

E.   Argoya yaslanmak gibi temalarla sağladığını görürüz. Her biri ayrı bir yazı başlığı niteliğindeki bu temaları Behrengi’nin çeşitli kitaplarından yapacağımız kısa alıntılarla örneklendirelim:

A. Bilinç-Cehalet: Birkaç yıl önce köyün ağası toprakları parsellemiş ve en verimli bahçeyi ve toprakları kendine almıştır. Ağanın bahçesine giren Sahip Ali ve Polat, yerde buldukları şeftalinin çekirdeğini ağanın bahçesinin kenarında ki verimli toprağa ekerler. Ve sahip Ali’nin ölümü pahasına şeftali ağacının büyütüldüğünü görürüz. (Bir Şeftali Bin Şeftali)

Ulduz, arkadaşı Yaşar’la kendisine ve dostları olan kargalara kötülük eden babası ve üvey annesine onların cehaletlerini kullanarak çeşitli oyunlar oynarlar. “ Çocuklar birbirlerine göz kırparak babanın ve çevresindeki insanların bilgisizliğine kıs kıs gülüyorlardı. Boş inançlara böylesine bağlanan bu kişileri kandırdıkları için sevinçliydiler”. (Ulduz ve Kargalar)

Latif’in, İran’ın kuzey ve güneyindeki sosyal yaşamla ilgili kıyaslamaları da -bu sömürüye boyun eğenlerle karşılaştırıldığında- onun bilinçli olduğunu gösterir. (Bir Günlük Düş ve Gerçek)  

B.Çeşitli Didaktik Bilgiler: Bir şeftali çekirdeğinin nasıl tomurcuklanıp, filizlenip, çiçeklendiğinin tüm aşamalarının büyük bir incelik ve tasvir gücüyle bizzat bir şeftali ağacının anlatımıyla öğreniriz. ( Bir Şeftali Bin Şeftali)

Bir damla suyun nasıl olup ta kar olduğunun tüm hikâyesini, hikâyecimizin eline konan bir kar tanesinin ağzından öğreniriz.( Kar Tanesinin Serüveni)

Kargalarla çeşitli maceralar yaşayan ve sonunda kargalar ülkesine giden Ulduz’un bu hikâyesinde kargalarla ilgili pek çok şeyi de öğreniriz. (Ulduz ve Kargalar)

İran’daki sosyal yaşamla ilgili pek çok bilgi verilir. (Bir Günlük Düş ve Gerçek; Pancarcı çocuk; Ulduz ve Konuşan Bebek)

C. Varsıllar-Yoksullar: “Yoksul mu yoksul, susuz mu susuz bir köyün yanı başında büyük ve bakımlı bir bahçe uzanıyordu. Bol meyve ağacı, gürül gürül akan bir suyu vardı bu bahçenin. Öyle geniş, öyle genişti ki, bir ucundan öbür ucuna dürbünle baksanız bile, göremezdiniz. Birkaç yıl önce köyün ağası toprakları parselleyip köylülere satmış, bu bahçeyi de kendine ayırmıştı. Satılan yerler, ağaçsız, susuz, taşlı kayalı bir yamaçtaydı. Buralarda arpa ve buğday ekerlerdi köylüler”. (Bir Şeftali Bin Şeftali)

Tanrıverdi’nin babası jandarmalar tarafından dağ başında vurulmuş, annesi hasta ve kız kardeşi de varsıl Hacı Guli Ferşbaf’ın yanın da halı dokumaktadır. Kendisi de pancar satar. Varsıllığına güvenen Guli, Tanrıverdi’nin ablasına sarkıntılık yapar. Hikâyemizde Pancarcı Çocuğun Guli’yle olan çatışması anlatılır.(Pancarcı Çocuk)

Birkaç aydan beri işsiz olan babasıyla çalışmak için Tahran’a gelen Latif, hep sahip olmayı düşlediği dükkânın vitrininde ki deveyle konuşur. Devesi Latif’e o zaman İran’ının tam bir dökümünü yapar. “Tahran dediğin iki kesimden oluşur. Her kesim başlı başına bir âlem. Güney ve kuzey Tahran. Güneyi pislik içinde, kir pas içinde. Kuzey ise tertemiz, pırıl pırıl. Tüm kırık dökük otobüsler güneyde çalışır. Tüm kerpiç harmanları güneyde. Kuzeydeki caddelerin iki yanında ki açık kanallardan, arklardan akan lağım suları, güneyin caddelerine gelir. Her yanı pis pis kokutur. Kısacası, güney yoksul ve açların, Kuzey de varlıklı ve tokların yurdudur(…) Güneyde kimsenin özel arabası yok. El arabası var, çoğu da mağaralarda oturur”. Bir oyuncak da Latife, varlıklı ailelerin çocuklarının kendilerinden çabuk bıktığından ve onun için sık sık oyuncak değiştirdiklerinden bahseder. Vitrinin önünde bekleyen üç çocuğun arkasında duran Latif, çocukların taranmış saçlarından yayılan koku nedeniyle elinde olmadan birisinin ensesini koklar. Çocuklar Latif’e tepeden tırnağa küçümseyerek ve nefretle bakarlar. Daha sonra çocuklardan biri diğerine ‘ne pis kokuyordu değil mi?’ der. Latif ise o an için şunları düşünecektir: “O üç zengin evladının beynini dağıtmak geldi içimden… Benim şu perişanlığımın suçlusu onlar mıydı?”. (Bir Günlük Düş ve Gerçek)

Padişahın altı-yedi yaşlarında bir kızı vardır. Ve bu kızın da Koç Ali adlı bir özel uşağı vardır. Kız, altından ve gümüşten yapılmış bir çelik çomağa sahiptir. Koç Ali’nin görevi çomağı düştüğü terden alıp getirmekti. Koç Ali kıza sevdalıdır ve bir gün kıza açılır, ardından kız şunları söyler: “ Seni ayak takımı uşak seni. Bana sevdalanmak sana mı düştü? Ben padişah kızıyım, sen uşağımsın. Köpeğim olursun ancak”. (Sevgi Masalı)

Yavrularını beslemek için sabun ve balık çalan kargaya Ulduz, hırsızlık günah değil mi diye sorar? Karga şu cevabı verir: “Günah da ne demek? Benim ve yavrularımın açlıktan kırıldığı bir zamanda hırsızlık yapıp, onları beslemem mi günah? Ben ve yavrularım aç kalırsak, açlıktan ölürsek, işte asıl günah o zaman olur. Yani aç bırakılmaktır asıl günah olan. Asıl günah, bir yerde gıda savurganlığı varken gıdasızlıktan ölmektir, senin anlayacağın”.

(Ulduz ve Kargalar)

D. Direnmek-Sömürülmek: Sahip ali ile Polat’ın, hemen Ağa’nın bahçesinin kenarına diktikleri şeftali çekirdeği gün gün büyüyordu. Sahip Ali’nin ölümü üzerine köyde daha fazla kalamayan Polat, şeftali ağacını orada bırakıp gitmek zorunda kalmıştı. Ağacın boyu, ardına ekildiği tepeciğin boyunu aşmıştı. Bahçıvan ağacı fark eder. Şeftali ağacı, ağaya uşaklık eden, köy halkını düşman belleyen bahçıvanın eline düştüğü için çok üzülür. Verdiği şeftalinin kimlerin payı olacağını düşündükçe kendini kahreder. İşte o günden sonra bahçıvanın her türlü tehdidine rağmen şeftali ağacı şeftalilerini döker. Şeftali ağacı şu sözleriyle hikâyesini bitirir: “O gün bu gün, kaç yıl geçti ömrümden bilmiyorum. Bahçıvan bir tek olsun şeftalimi tadamadı, tadamayacakta… Ona baş eğmiyorum, ister korkutsun beni, ister kessin, ya da aksine sevsin baş tacı yapsın, boyun eğmiyorum işte!..” ( Bir Şeftali Bin Şeftali)

Zengin bir ailenin doyumsuz çocuğu, Latif’in kendisinin olmasını istediği, ancak babasının bir aylık maaşıyla bile alamayacağı oyuncak deveyi satın alır. Latif’in çabaları sonuç vermeyecektir. Başı burnundan akan kana gömülen Latif hıçkıra hıçkıra ağlar ve şunları söyler: “O anda bütün yüreğimle vitrindeki mitralyöz benim olsun istedim”. (Bir Günlük Düş ve Gerçek)

Kel bir güvercinci ile padişah kızı birbirlerini sevmişlerdir. Ancak kızını kel güvercinciye vermek istemeyen padişaha karşı güvercincinin mücadelesi anlatılır.(Kel Güvercinci)

Ulduz üvey annesinin haksızlık ve zulümlerine, babasının da kabalık ve körlüğüne ve ürettikleri hurafelerle de mücadele ederler. Kargalarla birlikte verdikleri bu mücadele sonucunda Ulduz, Yaşar ve kargalar hep birlikte Kargalar Kenti’ne, yani özgürlüğe uçarlar.

( Ulduz ve Kargalar)

E. Argoya yaslanmak: Özellikle varsıllar ve yoksullar arasında ki mücadelenin anlatıldığı kitaplarda, argo ve küfür hikaye karakterlerinin gerçek yaşamdan alınması nedeniyle, birkaç masalında kullanılmıştır. (Bir Şeftali Bin Şeftali, Bir Günlük Düş ve Gerçek, Pancarcı Çocuk)

Sonuç:

Behrengi, geçmişteki ünlü masallarla ilgili olarak yazdığı bir makalesinde, bu masalların bilimsel hiçbir değerlerinin olmadığından, bu masallardaki kahramanların düşünceleri, sözleri ve davranışlarının bize örnek olamayacağından söz eder. Bize düşüncelerimizi, sözlerimizi ve davranışlarımızı içinde yaşadığımız zaman ve mekândan almamız gerektiğini öğütler. İşte bunun için içinde yaşadığımız zamanın kahramanlarını aramalı, kendimizi bir zaman ve mekânla sınırlamamalıyız. Behrengi, bu masalları geçmişteki insanların neleri hayal edip, arzu ettiklerini, ne kadar anlayıp, ne kadar bildiklerini öğrenmek ve yaşadığımız zamanla kıyaslamak için okumamız gerektiğinin altını ısrarla çizer.5 Bu şekilde Behrengi kendi masallarındaki kahramanların yaşadıkları zamanla kayıtlı olduklarını belirterek, okuyucunun kendi zamanını kahramanı olabilmesi için ona kapı aralar.

Kendisinin ürettiği bu gerçekliğe sadık kalan Behrengi yaşadığı zamanın kahramanı olmuştur. Sahip olduğu düşünsel ve ideolojik farklılıklara rağmen yaşadığı zamanı ve toplumu ıslah etmek için tıpkı Küçük Kara Balık gibi kendini feda etmiştir. Behrengi’nin masalları, sahte kahramanlara değil, kendi yaşadıkları reel hayatı ve toplumu ıslah etmek için yalnızca çocuklara yeni bir şans tanıyor.

Ulduz ve ‘Bilinçli Çocukların Dostu Konuşan Bebek’, kaldırımlarda aç dolaşan, yoksul, evsiz barksız çocukları adam yerine koymayan, okula dadılarıyla ve özel arabalarıyla  giden, çalışan çocukları küçümseyen, arabasına kurulup camdan dışarıya alaylı bakan varlıklı ailelerin çocuklarının bu masalları okumasını istemiyor. Ancak yaramaz ve kendini beğenmiş çocuklar bu kötü huylarından vazgeçerlerse, bu masalları okuyabilirler. Büyükler de okuyamaz bu masalları, çünkü onlar öylesine dağıtmışlardır ki kendilerini, bu öyküleri anlayamazlar.6

“Evet çocuklarımız her şeyi anlarlar.

Dünyayı, ahireti, dünyadaki her şeyi, her şeyin devinimini, anlamsızlığı, anlamlılığı, ahireti, kendi için olmayı, toplumu için olmayı, tanrı için olmayı bile, şehadeti, …”7

Kendileri özgür olmadıkları için özgür ve özgün eserler ortaya koyamayanların en büyük iktidarı, kendi korkularıdır. Dünyanın ekolojik, siyasal, coğrafi ve ekonomik bir felakete her geçen gün daha çok gömüldüğü bu yüzyılda, artık gerçeği konuşmak, yazmak ve yaşamaktan başka çıkış yolumuz yok. Bunun için de önce çocukları/mızı kandırmaktan ve onları uyutan emzikli kitaplardan vazgeçmeliyiz. Çünkü çocuklar, içimizdeki direnme azminin en derin kökleridir.

Unutulmaması gerekir ki, İsmail gibi salih ve inandığı değerler için kendini bilerek ve isteyerek kurban edecek çocuklar için, önce adanmış bir baba, bir İbrahim gerekir.

 

Dipnotlar

1. Edisyon, Dünyada Ali Şeraiti, Prof. Dr. Brad Hunsen’in “ Samed Behrengi, Al-i Ahmed, ve Ali Şeraiti’nin Bakış Açısıyla İran’da Batıcılık” adlı makalesi, Ekin Yayınları, 1998, s. 254

2. A.g.e., s. 257-258

3. A.g.e., s. 261

4. A.g.e., s. 251

5. Samed-i Behrengi, Behrengi Masalları, çev. Prof. Dr. Mehmet Kanar, … Yayınevi, 2002, s. 107

6. Ulduz ve Kargalar, s. 6 ; Ulduz ve Konuşan Bebek, s. 8

7. Ali Şeraiti, Bir Önünde Sonsuz Sayıda Sıfırlar, Fecr Yayınevi, 1991, s. 11

* Bu makalemiz de ki masal alıntıları için, Samed Behrengi’nin Gendaş yayınlarından çıkan masal kitaplarından yararlanılmıştır.