Çocuk kime aittir: Devlete mi, aileye mi?

Türkiye'de azımsanmayacak bir vatandaş talebi var: Çoçuklarını Kuran kursuna göndermek istiyor aileler.

Ama 28 Şubat döneminde, çocuğunu Kuran kursuna göndermek isteyen ailelere Milliyetçi Hareket Partisi'nin de oylarıyla bir dizi kısıtlama getirildi. Kuran kurslarının Diyanet eliyle ve sadece yaz aylarında yapılması bu kısıtlamalardan biriydi ama en önemlisi, bu kurslara belli bir yaşın altındaki çocukların kabul edilmemesiydi.

Yani devlet/kamu ailelere dedi ki, din eğitimi bakımından çocuklarınız size değil bana aittir, onların hangi yaştan sonra sizin istediğiniz yerde Kuran kursuna gideceğine de ben karışırım, benim gösterdiğim yerin dışında Kuran kursuna da gidemez çocuğunuz.

O dönemde, 'İslamcı' diye bilinen basın dışında çok az kişiden biriydim yasa tasarısını eleştiren. Bana göre çocuk, ebeveyni ona karşı suç işlemediği sürece devlete değil ailesine aittir. Laik bir ülkede çocukların hangi felsefi veya dini inanca göre yetiştirileceği aileye kalmış bir konudur.

Zaten, Anayasa'nın 24. maddesinde aynen şöyle deniyor: "... Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır."

Fakat bu cümlenin bir de başı var, yani 'bunun dışındaki'ye anlam kazandıran 'bu' bölümü var maddenin: "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır."

* * *

Türkiye'deki tuhaflık ve pek çoğuna tutarsızlık gibi bile gelmeyen durum şu: Meclis Kuran kurslarını Diyanet'in eline teslim edip bunlara sadece yaz aylarında gidilebileceğini ve 15 yaşın altında çocukların kurslara devam edemeyeceğini söylediğinde ayağa kalkan Müslümanlarımız, Anayasa'nın 24. maddesinin bu fıkrasını çok ama çok severler.

Kuran kursu söz konusu olduğunda 'Çocuk benimdir, devletin değil' derler ama zorunlu din dersine karşı çıkan, yani 'Çocuk devletin değil ailenindir' diyen mahkeme kararını yerden yere vururlar.

Bizim siyasal İslamcılarımız her fırsatta 'Laikliği yeniden tanımlamak lazım. Biz Amerika'daki gibi laiklik istiyoruz' derler, bu çeşit bir laikliği en azından din eğitimi alanında sunma potansiyelini taşıyan bir karar veren mahkemeyi 'Haddini aşma' diye eleştirirler.

* * *

Bence, bu 'tutarsızlık' gibi gözüken siyasi tavrın sebebi Türk usulü, daha doğrusu kasaba siyasetçisi usulü dar görüşlü bir oportünizm.

Ama benim 'oportünizm' dediğime başkaları kolayca 'takiye' adını koyuyor, 'Amerikan türü laiklik bahane, onların asıl istediği devletin dini yayması' deyip işin içinden çıkabiliyor.

* * *

Özgürlükleri savunmak aynı zamanda tutarlı olmayı gerektirir; çünkü özgürlükler ayrı ayrı konularda olsalar da aslında bir bütünü, 'özgür birey'i oluştururlar.

Teker teker özgürlükleri ele almak bu yüzden tehlikeli ve yanlıştır. 'Özgür birey'e ulaşmaya çalışırken özgürlük konuları arasında önem sıralaması yapmak veya öncelikler belirlemek bu yüzden olmaz.

Türkiye'nin İslamcıları zaten 'özgür birey'e ulaşmak falan istemezler, onlara bunu anlatmaya belki imkân vardır ama onları ikna etmeye imkân yok. Peki ya kendine 'liberal' sıfatını uygun görenler, onlar için 'özgür birey' diye bir hedef yok mudur? Varsa tutarlı olmak gerekmez mi? Mahkeme kararı hakkında iki satır olsun yazmak gerekmez mi?

Radikal gazetesi