Bu utandırıcı ve ‘fitne-engiz' gözyaşları niçindir?

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Suriye'deki durum pek çok şeyin 'turnusol kağıdı' rolü oynadı.

Tamam, ('baba-oğul', Hâfız ve BeşşârEsed Hanedanı'nın Müslümanlara kan kusturmayı hedefleyen 50 yılı aşkın diktatörlüklerinin, Ahmed Şara liderliğindeki İslami direniş güçleri eliyle sona erdirilmesinden sonra, ortaya çıkan tablo, ilk anda, hemen bütün sosyal kesimlerin ve farklı etnik unsurların tamamını memnun etti' denilebilir.

Ancak, ilk memnuniyet havası geçtikten sonra, bir çok farklı unsurların yarınlara ait tahayyül ve idealleri de hatırlanacaktı, tabiatıyla.. Ama hemen her birinin silahlı güçleri de bulunan bu farklı unsurların bir çoğu, bir 'merkezî hükûmet'in emrine girmeye hazır değillerdi.. Çünkü, geçmiş dönemde, bir zulüm düzenine karşı direnirken, ülke çapında bir tek liderliğin kontrolü altında değillerdi ve herkes kendi sosyal çevresinde elde ettikleri etkili oluş durumunu yitirmek istemiyor gibiydiler..

Bu farklı organize güçlerin önde gelenlerinden birisi, Suriye'nin Halep, Haseke, Rakka gibi şehirlerinde ve yerleşim merkezlerinde etkili olan M. Abdi liderliğindeki güçler idi.. 8 Aralık 2024 günü Suriye'de duruma hâkim olan Şara, diğer grupları Şam'daki 'merkezî hükümet' otoritesi altında birleşmeye davet ediyordu ve bu yönde, SDG grubun lideri M. Abdi ile 10 Mart 2025 günü vardıkları bir 'mutabakat' gereğince bütün silahlı güçler, 'merkezî hükûmet'in ordusu içinde -yerleşik terimle- entegre olacaklar, onların içinde yer alıp bütünleşeceklerdi..

Bu gibi entegrasyon meseleleri hemen daima problemli olmuştur.. Çünkü, entegrasyon, bir 'bütün'ün içine girmek ve onun içinde, ayrı bir unsur hissi vermeyecek şekilde erimeyi ve çok güçlü bir iradeyle fedakârlığı gerektirir. Suriye'deki SDG (Suriye Demokratik Güçleri) denilen ve Amerika tarafından da büyük çapta desteklenen güçlerin liderinin liderlik iradesini gösteremediği görüldü. Şara ile yaptığı ilk 'mutabakat'tan döndüğü gibi, 10 gün önce imzaladığı ikinci bir 'mutabakat' metni için 4 gün mühlet istedikten sonra, ondan da çekildiğini- döndüğünü açıklayıverdi.. ABD'nin Ankara'daki Elçisi ve de Suriye Özel Temsilcisi olan Barrack'ın, -herhalde, Amerika'nın beklediği savaş gücünü gösteremediği için olmalı'artık SDG ile İşbirliklerinin sona erdiğini' açıklaması ilginç bir gelişme.. Görelim, Büyük Şeytan bundan sonra hangi oyunları kuracak..

Uzaktan görüldüğü kadarıyla, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın ağırbaşlı ve samimî yaklaşımları belki karşı tarafta da vardı, ama o taraf başında veya temsilcisi olduğu grubun üzerinde o kadar etkili değildi ki; geçen 10 Mart'taki mutabakatın gereklerini yerine getiremedi, uygulama da gerçekleşmedi ve taraflar ister-istemez silahlı bir mücadeleye girdiler ve Ahmed Şara liderliğindeki güçler duruma hâkim oldu..

*Bu konu, genel hatlarıyla, çoğu okuyucularla da biliniyordur, sanıyorum.. O halde niye tekrarlamak gereği duyuldu?

Şunun için..

TBMM'de bir m.vekili, yaptığı konuşmada, 'Binler- on binler halinde Kürtler öldürülüyor..' diye feryat edercesine bir nutuk irat etti.. İki tarafı silahlı olan bir ihtilafta, silahlar ateşlendiği zaman, o silahlarla öldürülenler sadece bir taraf değildir.. O m.vekilinin ve arkadaşlarının böyle tahrik edici bir konuşma yapmaktansa, tarafları birbirine yakınlaştırmak için çaba harcaması ve taraflarca varılan mutabakat' hükümlerine bağlı kalınmasına riayet çağrısı yapmaları gerekmez miydi?

Tam da o günlerde DEM Parti'nin haftalık Meclis Grubu Toplantısı'nı Nusaybin'de yapmak kararı almaları, bir yerlere, 'Yalnız değilsiniz..' mesajı vermek için idiyse, bu konu sadece o partinin meselesi değil ve halkımızın, dış siyaset konusunda görüş açıklamak durumunda olan bütün kesimlerinin de paylaştığı bir davranıştır. Ama, o toplantının Nusaybin'de yapıldığı sırada, bir takım kendini bilmezlerin, ya da özel olarak vazifelendirilmiş fitne unsurlarının Türkiye bayrağını indirip parçalamaya kalkışmaları, sıradan bir hadise olarak geçiştirilemeyecek cinstendir..

İş orada da kalmadı.. Evvelki gün, bir görüntü ile karşılaştım.. Bir kişi, hüngür hüngür ağlayarak, -fiilen Amerikan Kralı konumunda olan- Trump'a hitaben, -affedersiniz- 'salya-sümük- birbirine karışmış vaziyette, 'Kürtleri kurtar!' diye uzun uzun, Kürtçe olarak imdat dileniyordu..

Bu kişi, âşinâ bir sima gibi gelmişti, ama, biraz tereddüt etmiştim.. Sonra gördüm ki, 20-25 yıl öncelerde, çok güzel Kürtçe müzikleriyle, -Kürtçe bilmeye gerek yoktu-, zevkle dinlediğimiz ve o zamanlar Kürtçe müziğin en ileri gelen isimlerinden biri olan Şivan Perver idi. Muhakkak ki, onun bu Kürtçe yalvarışlarının görüntüsü ve tercümesi Trump'a da ulaşmıştır.. Trump da, hangileri olduğunu bile doğru-dürüst sayamadığı halde, 'Son 1 yılda 8-9 savaşı durdurdum' diye hava atmasına, 'durdurduğu savaşların 10-11'incisi' diye gösterebileceği bir savaş iddiası daha elde etmiş oluyordu..

Evet, bugünlerde, Müslüman Kürt halkı adınaymışçasına Trump karşısında utanç verici şekilde ağlayıp yakaran Şivan Perver'le, 15 sene öncelerde, -o sıralarda bazı müzik parçalarına İslamî muhtevalı birkaç söz de yerleştirdiği için-, Bonn'da 2-3 saat kadar bir sohbetimiz olmuştu.. O görüşmede, Kürdistan'a dönmeyi, yüzbinler tarafından karşılanacağını hayal ediyordu..

Yıllar sonra, Irak Kürdistanı bölgesine gittiğinde umduğu gibi karşılandığına dair, dış dünyaya yansıyan hiç bir haber duymadım.. Ama, şimdi, Kürtlerin hâmisi ve temsilcisiymişçesine, Trump'a, 'N'olur, Kürtleri kurtar!' diye yalvarması, Trump ya da kendisi açısından ne mâna ifade ederse etsin; o utandırıcı ve -içinde Müslüman dünyasına Amerikan askerlerinin müdahale etmesi gibi üstü kapalı 'fitne-engiz' davetler de taşıyan- yalvarışların Müslüman Kürt halkı adına yapılmasından, bir Müslüman olarak acı duydum ve de utandım.. Umarım ki, Müslüman Kürt halkı, Amerikan Başkanı'ndan, Kürt halkı adına yardım isteyen bu seviyesiz yaklaşımın karşılığını o kişiye gösterir.

(Trump dün de, İsviçre'de 'Gazze Barış Kurulu' adına yaptığı konuşmada, Gazze'yi yeniden yapmak, ayağa kaldırmak ' gibi -sözde- barışçı nutuklar çekerken, tabiatıyla, kimsecikler ona, 'Gazze'yi yerle bir eden 'Netanyahu'yla görüştüğü günlerde, -O başarıyı bizim silahlarımıza borçlusun havasında-, 'Bu konuda istediğiniz bütün silahları biz verdik,..' diyerek, o barbarlık örneği olan yıkım zaferinde pay sahibi olduğunu hatırlattığını yüzüne çarpamıyordu..)

*

İlgi çekici bir diğer husus da şu ki, Trump, bir adet geliştiriyor ve gittiği her uluslararası toplantılarda, diğer devletlerin Başkanları veya Başbakanları gibi en üst temsilcilerinin toplandığı mekânlarda, onların karşısına geçip, 'orta mektep çocuklarını karşısına alıp onlara nasihat eden okul müdürü havasında, uzuun-uzun konuşuyor..

Bunu ilk kez, bir-kaç ay önce Mısır'da da denemişti..

Geçen hafta da aynı şekilde davrandı ve Avrupa Birliği üyelerinin devlet ve hükümet başkanlarını karşısında yine topladı ve onlara uzun uzun nutuklar çekti ve Grönland konusunda kararlılığını, orayı almaya kararlı olduğunu açıklamakla birlikte onları ürkütmeyecek bir yöntem uygulayacağının işaretlerini verir gibi cümleler kurdu.. Bu arada ABD olmasa, 'NATO'nun bir işe yaramayacağını' da hatırlatarak..

Trump, ortaokul öğrencilerine talimat veren ortaokul müdürü havasındaki tavrını dün, Zürich ve Davos'taki toplantılarda da sürdürdü.. Ki, İsviçre'deki bu toplantıya Başkan Erdoğan'ın da katılması davetiyesini Trump'ın bizzat göndermesine rağmen, Türkiye C. Başkanı olarak Tayyip Bey'in o toplantıya katılmayıp, sadece Dışişleri Bakanı'nı göndermesi ilginçti.

STAR