Bu telaş niye?

Ekrem Dumanlı

Kim ne derse desin; Türkiye'nin en önemli gündem maddesi 12 Eylül'de yapılacak referandum. Çünkü meşruiyetini halktan, haktan ve hukuktan almayan bazı güçler, referandumu hayat-memat meselesi olarak görüyor ve hırgür çıkarmak için bin dereden su getiriyor.

Makamları itibariyle demokrasinin çıtası yükseldikçe memnun olması gerekenler, her geçen gün biraz daha hırçınlaşmakta, yeni çıkış yolları aramakta, kimi zaman da halkı etkileyecek tersten senaryolara sarılmakta. Bürokratik vesayetin öteden beri sefasını sürenler ısrarla referandum paketini konuşmak istemiyor mesela. Kâh sembolik kavgalar çıkarmakla meşgul bir görüntü veriyorlar; kâh korkuları köpürterek egemenliklerini perçinlemek sevdası güdüyorlar.

Maalesef ne siyasetçiler referandum paketinin özüne tastamam odaklanabilmekte ne de basın mensupları. Aslında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her yaptığı mitingde anayasa değişikliğinin özüne dair çok şey söylüyor; ancak medyanın gözü bu tür somut konularda değil. Onlar ısrarla siyasi polemikler kuşağında ufkun daralmasını bekliyor. Belki de tartışmalı konuların okura ya da seyirciye daha cazip geldiğini düşünüyorlar. Bu nedenle anayasa değişikliğinin neler getirdiği pek bilinmiyor. Oysa genel seçimden çok daha farklı bir süreç yaşanıyor. Referandum kültürüne sadece partiler değil; medya da doğru yaklaşamıyor. Meydanların nabzını tutarken medya hâlâ genel seçimi yansıtıyormuş gibi davranıyor. Oysa referandum bambaşka bir süreç; genel seçim bambaşka... Yarın gazetemizde önemli bir araştırma yayınlanacak. O çalışmada aranan gerçek şu: Halk 12 Eylül günü neye 'Evet' ya da 'Hayır' diyeceğini biliyor mu? Paketin muhtevasına ne derece vakıf? 'Evet' ya da 'Hayır' sonucunun ülkemizi nasıl etkileyeceğine dair bir öngörüsü var mı? Eminim çıkan sonuç sizleri de şaşırtacak ve göreceksiniz ki bu ülkede henüz yeterince referandum kültürü oluşturulamadı. Hâlâ kısır siyaset tartışmalarına ve partizan önyargılara mahpus yaşıyoruz. Bu vahim durumdan sadece siyaset sorumlu tutulamaz. Medyanın da kısır çekişmeleri gereğinden fazla önemsediği; bu nedenle ülke kaderini yakından ilgilendiren bir konuda yeterince bilgi vermediği ortaya çıkıyor.

Meseleye bir de "Eyvah! Vesayet sistemim elden gidiyor!" telaşıyla yaklaşıp komplolar peşinde koşanlar var. Mesela çelişkilerle dolu bir kitabın arkasına saklanarak "Devleti ele geçiriyorlar!" diye feryat edenler bir yandan mevhum bir korkuyu körüklüyorlar bir yandan da gayrimeşru egemenliklerini perçinlemek istiyorlar Daha düne kadar küfrettikleri şahsı baş tacı ederek yeni bir hava oluşturmaya kalkışıyorlar. Amaç ne? Kısa vadede referandumu etkileme, yerleşik düzenin ve statükonun devamını sağlama. Çünkü tuğla kitabın nihai çözümlemesi HSYK'nın aylardır eveleyip gevelediği yere çıkıyor. HSYK kendi ayıplarının hesabını veremedi, veremiyor. Ancak ısrarla yetkisini aşacak işlerin peşinde koşuyor. Ergenekon, Balyoz, Erzurum davaları gibi önemli mahkemelerdeki bütün savcılar ve hâkimler değiştirilsin, faili meçhul cinayetler davasına üstten müdahale edilsin, Hrant Dink cinayeti adiyattan kabul edilsin, arkası araştırılmasın. Ali Bulaç haklı; tam bir operasyon. Ergenekon davasını tersine çevirme girişimi. Bu o kadar açık ki! Ergenekon davasında ele geçirilen silahlar, bombalar, suikast planları, darbe teşebbüs belgeleri vs. görmezden geliniyor.

Kaderin cilvesine bakın ki Ergenekoncuların Kitab-ı Mukaddes'i haline gelen insicamsız tuğla kitapta komplolar ardı ardına sıralanırken en önemli Ergenekon sanıklarından biri mahkemedeki çapraz sorgusunda "Evet, bu görüntüleri ben kaydettim. Ancak bunu kendi başıma yapmadım, dönemin Jandarma komutanı emretti, ben de yaptım." manasında cümleler kuruyordu. İtirafsa al sana itiraf! Umurlarında değil binlerce sayfalık belge ve bilgi, bir kuvvet komutanının günlüklerindeki itiraflar, silahlar, bombalar, suikast dokümanları...

Söylenecek çok söz var aslında; ama bu yazının konusu bu değil. Detaylı analize girince "Vay be! Oyun içinde oyun bu olsa gerek." diyeceksiniz, Maskeli Beşler filminin yeni bir versiyonuna şahit olacaksınız. Şimdilik bu faslı burada keselim ve esas sorumuza dönelim: Dün hakkında yüzlerce belge ve bilgi(!) yayınladıkları bir adamı bugün niye kahramanlaştırıyorlar? Bir taşla çok kuş vurmak için mi? Referandumda 'Evet' oyları arttıkça telaşa kapılıyorlar, can havliyle neyi bulsalar ona sarılıyorlar. Mal bulmuş mağribî gibi abandıkları şeyin aslında bir anlamı yok; tek istedikleri, halktan elde edemedikleri otoritenin bürokratik vesayetle devam ettirilmesi. İyi de yeryüzünde böyle bir devlet kalmadı. Katılımcı ve çoğulcu demokrasilerde "Devleti ele geçiriyorlar!" diye korku üreten ve bu şekilde kendi hegemonyalarını devam ettiren bir zümre kalmadı artık...
 


Devleti ele geçirme

Hafta içinde çok önemli kalemler o keskin soruyu yöneltti: Devlet kimin elinde ki, kimi onu ele geçirmekle suçluyorsunuz? Bu yerinde bir soru. Zira, meşruiyetini halktan almayan dar bir zümre her dönem birilerini 'devleti ele geçirmek'le itham etti. Bu suçlamanın özünde şöyle bir mantık yatıyor: "Devleti yönetmek belli bir zümrenin taht-ı tasarrufundadır; bazı kişiler o yönetime ortak olamaz." Haklı olarak Ahmet Altan soruyor: "Kim bu 'kalenin' sahipleri, niye onlar devleti 'yönetiyorlar' da 'diğerleri' devleti 'ele geçirmeye' çalışıyor? CHP 'devleti ele geçirmeye' çalışmıyor mesela, ordu da devleti ele geçirmeye çalışmıyor, yüksek yargı da devleti ele geçirmeye çalışmıyor..."

Bu hafta Aksiyon Dergisi harika bir dosya hazırlamış; o kapsamlı çalışmaya göz atmakta fayda var. Yüksek yargıyı mercek altına almış Aksiyon. Üyeler arasındaki akraba, hemşeri ve YARSAV bağlantıları somut bilgiler eşliğinde gözler önüne serilmiş. Şu en temel soruya odaklanıyor haber-inceleme dosyası: Yargı mensupları, yüksek yargıya hangi ölçülere göre seçiliyor? Kriter liyakat mi yoksa başka bazı bağlantılar mı?

Ayrıntılı bilgilere yer verilen bu dosyayı okuduğunuzda 'devleti ele geçirme' suçunu (şayet bu bir suçsa) kimlerin işlediğini ve kimlerin bu yüzden yeri göğü inletecek şekilde başkaları için "Devleti ele geçiriyorlar!" diye feryat ettiğini anlayacaksınız. Ve şu sonuca varacaksınız: Her kim bu ülkede birileri için bu suçlamayı yapıyor, bunu bir kampanyaya dönüştürüyorsa asıl onlar ya da onların suflörleri 'devleti ele geçirmiş' durumda. Oysa çoğulcu demokrasilerde ne böyle bir suç vardır ne de böyle bir suçlamanın hukukî zemini...


[Referanduma doğru]

SORU: CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun gündeme getirdiği "genel af" meselesinin, referandumla bir ilişkisi var mı? Neden referandum mitinginde bu konuya girdi?

CEVAP: Referandum sürecinin esasen PKK'yla ilişkili bir boyutu yok. Ancak gerek örgütün boykot dayatması, gerekse BDP'nin 'Evet' oyu için pazarlık yapma girişimi referandum mitinglerine de yansıdı. Geçmişi bir hatırlayalım: Geçen yaz başlayan 'demokratik açılım' sürecine en sert muhalefeti gösteren parti CHP'ydi. Açılımı, ihanet olarak nitelendiren muhalefet partileri Habur'dan giriş yapan PKK'lılar üzerinden hükümeti ve demokratik açılım projesini vurmayı hedeflediler. O da yetmedi, şehit cenazelerinde bazı gruplar açılım karşıtı gösteriler düzenlemeye kalktılar. Şimdi durum daha farklı. Anayasa değişikliği için terör örgütünün tavrı başından beri net. Ahmet Türk'ün dediği gibi, sandığa gidecek Kürtlerin 'Evet' diyeceği herkesin malumu. Bunun önüne geçebilmek için sandığı boykot kararı alındı. Hatta halka baskı yapılarak, boykotun sıkı sıkıya uygulanması için tedbirler çıkarıldı. Referandum öncesi ateşkes kararı alan örgüt ısrarla ve hep bir ağızdan, "Devletle görüştük." diyerek AK Parti'yi zan altında bırakmaya kalktı. Bu durum, muhalefette de hemen karşılık buldu. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu, görüşmelerin 'Evet' oyu için yapıldığını söyleyerek, AK Parti'yi 'terörden nemalanmakla' suçladı.

CHP lideri PKK'lılara 'genel af' çıkarmaktan bahsediyor. Üstelik bunu, Tunceli'deki bir mitingde dile getiriyor. Neden? Bölge halkının hassasiyetini çok iyi biliyor. Evlatları kandırılarak dağa çıkan çok aile olduğunu görüyor. Onların bu hissiyatını kullanarak, 'genel af' sözünü ediyor. 12 Eylül'de 'Hayır' oyu vermelerini isterken de, bu popülizmi yapıyor. Bir de, PKK ile temasın mümkün olduğunu söylüyor. Geçen yaz bu konu gündeme geldiğinde, CHP kıyameti koparmıştı. Şimdiyse 'Hayır' oyu alabilmek için, basit bir popülizme giriliyor. Peki, bunun adı 'terörden nemalanmak' olmuyor mu?

ZAMAN