Bir yerde, kısa bir cümleyle söylenmişti: “Boykot bir zarafettir.”
Bu cümle bir süs değil, bir çerçevedir. Çünkü burada kastedilen zarafet, incelik değil; öz-denetimdir.
Boykot bir tepki değildir. Tepki içgüdüye aittir; boykot bilince. İnsan, yapabildikleriyle değil, yapmamayı seçtiği yerde özne olur. Boykot, bu seçimin adıdır. Neye gücü yettiğini değil, neye ortak olmayacağını belirleme eşiği.
Sonuca bakmak, ahlakı verimliliğe indirger. “Etkili oldu mu?” sorusu, çoğu zaman “doğru muydu?” sorusunun önüne geçer. Oysa etik, kazançla değil yönle ilgilenir. Boykot bu yüzden bir başarı stratejisi değil, bir varoluş tavrıdır. İnsanın kendisini kaybetmemesiyle ilgilidir.
Boykot, hâlâ insan olduğunu hatırlamaktır. Alışkanlığın sıradanlaştırdığı, tekrarın masumlaştırdığı kötülük karşısında, öznenin kendisine çizdiği sessiz bir sınırdır bu. Dünya değişmeyebilir; ama insan içten içe çözülmez.
Bazı eylemler vardır, bir düzeni sarsmaz; fakat insanı ayakta tutar. Boykot böyledir. Ne gösteri ister ne alkış. Değeri, başkalarının ne dediğinde değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkidedir. Çünkü insan yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da tanımlanır.
Ve burada zarafet yeniden belirir.
Zarafet, güç varken durabilmektir. Sahip olma imkânı varken geri çekilmektir. Kendini haklı çıkarmaya çalışmadan, sessizce sınır çizebilmektir. Boykot bu anlamda bir incelik değil, ahlaki bir zarafettir.
Boykot bir seçenek değildir.
Seçenekler konfora aittir.
Boykot, insanın kendisine çizdiği son sınırdır.
Bu sınır geçildiğinde artık tarafsızlık kalmaz; yalnızca alışma vardır.
Ve insan, en çok alıştığı yerde insanlıktan çıkar.