“Biz” olarak huzura durmak: İçimizdeki çokluğun duası

MURAT KURT

Kur’ân’ın belki de kalbi sayılan Fatiha Suresi’nde, her gün defalarca tekrar ettiğimiz bir yakarış vardır: Bizi doğru yola ilet.” Bu dua, insanın Rabbiyle kurduğu ilişkinin merkezinde durur. Dikkat çekici olan şudur: Dua “beni” değil, “bizi” esas alır. Çoğu zaman bu “biz”i, omuz omuza saf tuttuğumuz müminler topluluğu, yani cemaat olarak anlarız. Bu doğrudur; fakat eksiktir. Çünkü ben olmadan biz olmaz. Daha da derin bir soru vardır: Ben dediğim şey gerçekten tek parça mıdır, yoksa kendi içinde çokluğu mu barındırır? Ve bu çokluk nedir?

İnsan, kendini çoğu zaman tutarlı, yekpare bir özne gibi düşünmek ister. Oysa hakikat bundan daha karmaşıktır. İçimizde birden fazla ses, birden fazla eğilim, birbiriyle çatışan niyetler vardır. Güçlü yanlarımız olduğu kadar zayıf, aydınlık taraflarımız kadar karanlık yönlerimiz de mevcuttur. İnsanlardan sakladığımız, kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız taraflar.. Olmasını istemediğimiz halde bizimle birlikte var olan gölge yanlar.. Bunları yok sayarak kurulan bir “ben”, sahici değildir. Sahici olmayan bir benden de hakiki bir biz” doğmaz.

Bu noktada, insanın iç dünyasına dair modern psikolojinin sunduğu bazı kavramlar, kadim bir hakikati yeniden görünür kılar. İçsel dünyanın tekil değil, çok katmanlı olduğu fikri, insanın içindeki bu çoğulluğu anlamamıza yardımcı olur. Korumaya çalışan yanlar, yaralanmış çocuk taraflar, bastırılmış ve sürgün edilmiş parçalar.. Psikolojinin ifadesiyle “gölge” dediğimiz, yüzleşmekten kaçtığımız yönler de bu bütünün içindedir. İnsan, namazda, o en mahrem anda “bizi doğru yola ilet” derken, aslında bu içsel kalabalığı da yanına alarak huzura durur.

Bu yüzden ben mükemmel değilim” itirafı, bir zaaf değil; bilakis manevi yolculuğun ilk eşiğidir. Fatiha’daki “biz” zamiri, yalnızca dışarıdaki insanları değil, içimizdeki parçalanmışlığı da kapsar. Hata yapan yanımı, öfkesine yenik düşen tarafımı, başkalarından sakladığım karanlık eğilimlerimi ve hayata tutunmaya çalışan o yaralı çocuğu.. Eğer sadece iyi”, düzgün” ve takvalı” görünen yanımızla dua edip diğerlerini kapının dışında bırakırsak, bu yarım bir teslimiyet olur. Oysa hakiki hidayet talebi, insanın tüm yanlarıyla birlikte ayağa kalkmasını gerektirir.

“Bizi doğru yola ilet” demek, aslında şunu söylemektir:
Ya Rabbi, ideal hâlimle değil; eksiklerimle, utançlarımla, mücadele ettiğim gölgelerimle buradayım. Bütün bunlar bir araya gelerek beni oluşturdu. Şimdi bu benlerle, bu içsel çoğullukla beraber biz olduk. İşte bizi - tamamımızı - doğru yola ilet.”

İnsan, utandığı yanlarını dua halkasının dışında bıraktığında, o yanlar karanlıkta büyür ve sertleşir. Bastırılan şey yok olmaz; sadece şekil değiştirir. Oysa “bizi ilet” derken bu gölge yanları da Sırat-ı Müstakîm’e davet ettiğimizde, onlar artık birer tehdit değil; terbiye edilmeyi, yön bulmayı bekleyen yoldaşlara dönüşür. Utanç, böylece bir mahkûmiyet olmaktan çıkar; şifaya açılan bir kapıya dönüşür.

Bu açıdan namaz, sadece bedenin kıbleye yönelmesi değildir. Namaz, insanın kendi içindeki dağınık, kavgalı ve yaralı “biz”i, Tek Olan’ın huzurunda hizalamasıdır. İçsel parçaların, daha büyük bir anlam etrafında toparlanmasıdır. Doğru yol, sadece dışarıda yürünecek bir güzergâh değil; insanın kendi iç dünyasında da kurulması gereken bir istikamettir.

Sonuç olarak, ben olmadan biz olamayız; fakat kendi içindeki parçaları tanımayan, onları kabul edip bir bütünlük içinde toparlayamayan bir ben de eksiktir. Fatiha’daki o derin çoğul hitap, bizi hem cemaat bilincine hem de içsel dürüstlüğe çağırır. Biz, sadece camide saf tutanlar değiliz. Biz, tek bir bedenin içine sığmış, birbirinden farklı haller taşıyan bir iç topluluğuz.

Ve hep birlikte - bütün kusurlarımızla, gölgelerimizle ve umutlarımızla - o doğru yolun özlemi içindeyiz.