Bir şey elde ettin ama...

Ali Ünal

İslâm hakkında tartışan teologlar ile İslâm'ın deist, ateist, materyalist, oryantalist muarızlarının İslâm'ı da, imanı da bilmeleri mümkün değildir.

Çünkü bunlar, maneviyata inanmazlar; insan dâhil varlığı, sadece maddî çeperinden ibaret görür, ötesini var kabul edenler de, bu öteye ulaşmanın mümkün olmadığı, ona sadece dogmatik inanılabileceği düşüncesindedirler. Akıl adına sadece, İmam-ı Gazalî'nin akl-ı meaş dediği dünyevî veya Kant'ça ifadeyle, teorik akla sahiptirler. Ruh, kalb, sır, hafî, ahfâ ve hislerin varlığını kabul etseler veya etmeseler de, varlığı tanıma adına ruhî, kalbî, hissî, daha da öte sır, hafî ve ahfâya dayalı tecrübeleri, bunlarla aklın ulaşamayacağı alanlara ulaşılabildiğini tasdik etmezler. Akl-ı meaşları veya teorik akılları her bilgiye kâfiymiş ve her şey teorik bilgiden ibaretmiş gibi Freud'un izinde bu tür tecrübeler konusunda da hüküm vermekten çekinmez ve onları illüzyon veya halüsinasyon olarak görürler. Din'in hem akla, hem hislere, hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem hafîye, ham ahfâya hitap edip, bunların tamamını tatmin ettiğinden habersizdirler. Bundan dolayı da, kalbî, ruhî, hissî, vicdanî, ayrıca sır, hafî ve ahfâya dayalı tecrübeleri, imanı, Din'e bağlılığı anlayamaz, bunu dogmatik bir teslimiyet zanneder; neden mü'minlerin kendilerini hattâ en büyük âlim zanneden teologlar, düşünürler, bilim insanlarının değil de, meselâ, cahil gördükleri bir manâ ehlinin peşinde gittiklerini çözemezler. Her kelimesiyle Allah Kelâmı olduğunu haykıran Kur'ân-ı Kerim, ne güzel der: "Onlar, o da zahiri itibarıyla sadece dünya hayatını bilirler; bunun ötesinden (ve Âhiret'ten) ise gafildirler." (Rûm Sûresi/30: 7) Bu sebeple de, İslâm konusunda teorik en geniş bilgiye sahip bir oryantalist veya teolog bile, en sıradan gördükleri bir mü'min kadar Din'i, İslâm'ı, imanı tanıyamaz, anlayamaz.

Bunun yanı sıra, söz konusu oryantalistlerle onların talebeleri de, bazı teologlar da, özellikle İslâm'a bir muhalefet ideolojisi gibi yaklaşan ve onu sadece tartışma hobilerinin konusu yapan bazı İslâmcılar da, usûl bilgisinden mahrumdurlar. Oysa her ilmin usulü, yani dayandığı aslî prensipler vardır, metodolojisi vardır. İslâm adına Fıkıh Usulü bilmeden fıkhî meseleler, Hadis Usulü bilmeden hadisler, Tefsir Usulü bilmeden Kur'ân ve tefsiri üzerinde konuşmak, had bilmemek ve cehaleti ilandan başka manâya gelmez. Meselâ, bahis mevzuu oryantalistler ve teologlar ile mütevatir hadislere bile mevzu damgası vurmaktan çekinmeyen bazı İslâmcılar, Buharî, Müslim, İbn Hanbel gibi büyük hadisçilerin eserlerini yüz binlerce hadis rivayetinden meydana getirmiş olmalarını, eserlerine aldıkları birkaç bin hadisten ötesinin mevzu olduğunu gösterdiğini zannederler. Oysa bir hadis, Peygamber Efendimiz'den tek bir Sahâbî'ye bile geçmiş olsa, Sahâbî'den sonra o hadis Tabiûn'dan meselâ on kişiye, bunun ardından Tebe-i Tâbiîn'den yüz kişiye geçmiştir. Bu geçiş esnasında, hadisi belli şartlarda manâsıyla rivayet caiz olduğundan, lâfız konusunda herkes aynı hassasiyeti gösteremediğinden, bir hadisin lâfzında küçük farklılıklar olabilir. İşte hadisçiler, diyelim ki yüz rivayet içinden Hadis Usulü kriterlerine göre "en sahih" birini veya birkaçını tercih ederler. Dolayısıyla, 3-5 bin hadis ihtiva eden bir eserin yüz binlerce rivayetten meydana getirilmiş olması, eserlere alınmayan rivayetlerin hepsinin mevzu olduğunu göstermez. Bu, Hadis Usulü adına yüzlerce prensipten sadece biridir.

Söz konusu oryantalistler, onların talebeleri ve bazı teologlar, İslâm'ın, Kur'ân'ın Kıyamet'e kadar bütün zamanlara, mekânlara, şartlara ve seviyelere hitap ettiğinin, dolayısıyla buna göre bir dil kullandığının farkında da değillerdir. Ayrıca, ne belâğat bilirler, ne de Kur'ân'ın üslûbuna vâkıftırlar. Böyle olunca da, ezelden gelip ebede giden Allah Kelâmı ve İslâm konusundaki payları, şu sözde ifade edildiği gibidir: "Hafizta şey'en ve gâbet anke'l eşya" (Bir şey elde ettin ama, senden her şey kayıp gitti)."

ZAMAN