Kamuoyunda “kardeşlik süreci” diye anılan Terörsüz Türkiye süreci, Suriye sahasında yaşanan gelişmelerden kaynaklı kısa süreli bir kriz döneminin ardından yeniden canlanmış görünüyor. Şam yönetimi ile PYD arasında tırmanan gerilim, kaçınılmaz olarak Türkiye’ye de yansımıştı.
PYD’nin özyönetim modelinin örnekleri olarak savunduğu Halep’te iki mahallenin yanı sıra Rakka ve Deyrezzor vilayetlerinin Suriye yönetimine geçmesiyle birlikte imzalanan son mutabakatların, sahadaki tansiyonu büyük ölçüde düşürdüğü söylenebilir.
Türkiye’de yürüyen bu sürecin, Suriye’deki gelişmelerden bağımsız düşünülemeyeceği bilinen bir gerçektir. Nitekim 2013–2015 çözüm sürecinin Suriye sahasında yaşanan gelişmeler sebebiyle akim kalması, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Suriye’de taşlar büyük ölçüde yerine oturunca, Bahçeli bu kez çıtayı daha da yukarı taşıyan cesur bir çıkışla meseleyi yeniden gündeme getirdi.
Kamuoyunda 'ikinci çözüm süreci' olarak bilinen sürecin önünü açan Bahçeli, Salı günü partisinin grup toplantısında: “Bize düşen PKK’nın kurucu önderliğine, DEM Parti’den tüm örgüt uzantılarına kadar saygı gösterilmesini istemek ve beklemektir….Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir." Diyerek, bu sürece olan bağlılığını ve kararlılığını yineledi.
Bahçeli’nin ezber bozan bu çıkışlarının pragmatik siyasi hesaplarla ilgili olduğunu düşünenler, meselenin derinliğini kavramaktan uzaktır. Aksine, böylesi bir süreçte etnik fay hatlarını kaşıyan, milliyetçi refleksleri diri tutan ve ırkçı dili tahrik eden bir siyaset tarzının kısa vadede siyasi getirisinin çok daha fazla olacağı açıktır. Dolayısıyla burada seçim hesabı ve oy kaygısından daha farklı bir akıl devrededir.
Bugün Bahçeli’nin ağzından dökülen ve bir zamanlar düşünülmesi dahi hayal edilemeyen cümleler, devlet aklının ontolojik bir eşiği aştığını göstermektedir. Çünkü artık mesele, terör ve güvenlik sorunundan çıkarak; “kardeşçe birlikte yaşamanın düşünsel ve fiili zeminini inşa” meselesine evirilmiştir.
Bugüne kadar resmî ve hâkim söylemde sadece “terörist başı” ya da “bebek katili” sıfatlarıyla anılan Öcalan’ın, “PKK’nın kurucu önderliği” vasfıyla umuda; Ahmetlerin makama, Demirtaş’ın ise yuvasına kavuşmasının talep edilmesi ve bunun milliyetçi bir parti tarafından dillendirilmesi, yakın siyasi tarihimizde bir devrim niteliğindedir. Bu çıkış, aynı zamanda önümüzdeki dönemde benzer şekilde başka siyasal gelişmelerin de habercisidir.
Dolayısıyla bütün bu olup bitenleri güvenlik temelli bir “strateji değişimi” olarak okumak, meselenin ruhunu ıskalamak olur. Bu ister devlet aklının doğurduğu bir ihtiyaç, ister imparatorluk hayalleri veya ister ümmet bilincinden kaynaklansın özü itibariyle yeni bir paradigma arayışının tezahürüdür.
Elbette bu sürecin riskleri, kırılganlıkları ve istismar edilme ihtimalleri vardır. Ancak bu riskler, meselenin güvenlik parantezine yeniden hapsedilmesini değil; tam tersine daha derin bir ahlaki ve siyasal inşa ihtiyacını zorunlu kılmaktadır.
Ulus devletlerin dokusunu şekillendiren Nasırcılık, Baasçılık, Kemalizm gibi ideolojiler tarihin tozlu sayfalarına karışıyor. Türkiye’de seküler kesimlerin, siyasal Alevicilerin, ulusalcıların, Kemalistlerin; zulüm ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan Baas rejimine özlem duymaları; ideolojik ve bilinçli bir tercihten kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de seküler muhalefetin yaşadığı asıl kriz, yalnızca iktidar sorunu değil, anlam sorununun eşlik ettiği bir ahlaki krizdir. Baas rejimi Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri insan yerine bile koymazken hiçbir reaksiyon göstermeyenlerin veya Suriye’de bir milyon insan öldürülürken havaya bakarak ıslık çalanların bugün “Rojava” ile sergiledikleri dayanışma görüntüsü ve sahiplenici dil, ilkesel bir tutumdan öte; ideolojik asabiyetlerle ilgilidir.
Bu noktada Suriye devriminin açtığı ufuk hayati önemdedir. Suriye devrimi tarihsel hafızayı yeniden canlandırmaya aday; aynı zamanda ümmet coğrafyasını siyasal, toplumsal ve düşünsel düzlemde etkileme potansiyeli taşıyan yeni bir momenti ifade etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki seküler-ulusalcı kesimlerin Baas nostaljisiyle sergilediği ahlaki savrulma daha anlaşılır hale gelmektedir. Onlar için mesele Esed değil; merkeziyetçi ve jakoben laikçi düzenin ayakta kalmasıdır.
Evet, Suriye sahasında yaşanan devrim, toplumu tepeden inmeci yöntemlerle tek tipleştirmeye çalışan siyasal düzenin, hem siyasi hem de ahlaki meşruiyetini yitirdiğini tescillemiştir. Aynı şekilde İran’ın öncülük ettiği mezhepsel taassuba dayalı bölgesel tahakküm politikalarının ve ulusalcı kesimlerin tetiklediği etnik temelli fay hatlarının manevra alanı da hızla daralmaktadır. Bu durum, coğrafyamızda yeni bir siyasal tasavvurun artık mümkün ve aynı zamanda en sahici çözüm olduğunu göstermektedir.
Ümmet fikri, bugün bazı çevrelerin iddia ettiği gibi romantik bir nostalji ya da hamasi bir slogan değildir. Aksine, modern ulus-devletin ürettiği kimlik krizlerine karşı tarihsel olarak sınanmış, barış ve esenlik içerisinde bir arada yaşama modelidir. Son dönemlerde daha sık dillendirilen Kürt, Türk ve Arap halklarının ittifakı, ancak bu ontolojik ve ahlaki zeminde anlamlı hâle gelebilir. Dolayısıyla tesis edilmek istenen kardeşlik, tam da bu nedenle ümmet perspektifiyle şekillenirse ancak kalıcı olabilir.
Bugün bölgemizde yaşananlar, bize sadece yeni imkânlar değil, ağır sorumluluklar da yüklemektedir. Ya geçmiş yüzyılın ideolojik enkazına tutunarak bu fırsatı heba edeceğiz ya da adalet ve kardeşlik bilinci üzerine kurulu yeni bir siyasal ve ahlaki inşa sürecine yelken açacağız.
“Kardeşlik süreci” bu açıdan büyük bir fırsat, aynı zamanda; bir ufuk ve istikamet meselesidir.