Bir Kardeşimle, Sadece Yaşanan Bir Şey

MURAT AYDOĞDU

Bu yazı bir kardeşim için şahitliğimdir.

1984 yılıydı, Allah'ın varlığına kani olmuş, ama İslam ile doğrudan teması olmamış bir yarı nihilist, okulu da önemsemeyen birisi olarak, Okul koridorunda arkadaşlar birisi ile tanıştırıyorlar beni.

O temiz, dürüst, hile ve entrikadan anlamayan, oldukça zeki ama bir benim kadar da savruk kardeşimle yollarımız orada kesişti.

Okuldaki ortak konumumuzdan dolayı ortak kaderimizden dolayı birlikte dolaştığımız ilk günlerde namaza giden kardeşime merakla soruyorum “sen neden namaz kılıyorsun?”

Güya İslam toplumunda yaşayan ama bir memur çocuğu olarak yerel kültüründen kopmuş ve Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim kurumlarında beyni iğdiş edilmiş birisinin sorabileceği bir soru bu.

Kısa ve net cevap veren ve bütün ömrü boyunca da lafı uzatmadan konuşan kardeşim, tek kelime ile “Allah’a karşı sorumluluğum var ondan” diyor.

Kardeşim en az benim kadar meraklı ve değişik bir insan görmenin merakı ile bana soruyor? “Sen namazı ne zannediyordun?”

İsteyenin arada bir gidip münzevice ibadetler yaptığı bir mekân olarak algıladığım Cami elbette bana yabancıydı. İlkokul yıllarımda büyüyünce memleketi kurtaracak birer Atatürk olacak şekilde yetiştirilen ama ortaokul sıralarında devrimci arkadaşlarından(!) Mustafa Kemal’in bir küçük burjuva devrimcisi olduğunu öğrenen birisi ne kadar İslam ile namazla irtibatlı olabilirdi ki?

Gençlik yıllarının idealist ve dünyayı seküler kitaplardan öğrenen birisinin ateizme kani olmasının tutarlılığını ya da tutarsızlığını da uzun uzun yazmayacağım. Ama 1980 öncesini puslu görenlere karşı benim için 1980 sonrası daha pusluydu. Sadece içsel bir sorgulama ile bir yaratıcıya kani olmam Kemalist bir çocuk ya da Marksist bir genç olmayı seçmemden çok daha iradi, fıtri ve sorgulayıcı olduğunu kısaca söylemem yeterli.

Arkadaşımın bana basit, net ve samimi teklifini dün gibi hatırlarım: “Madem bir Allah’a inanıyorsun, o halde sen de gel, ama namaz Cami’de bitmez bütün hayatımıza yön verir”

Hakikatten yaşadığı her şey ’de o namazın devamı vardı, hiçbir şeyden çekinmeden meydan ’da, sıra ‘da, evinde, kavgada, siyasette, işte-meslekte o vardı. Bunu yaşayan ve bunu yaşamayı taahhüt eden bir kişi bana başka daha ne anlatsındı ki?

Rekâtın mı iki, secdenin mi iki olduğunu bilmeyen ve ortaokul sıralarında ezberletilmeye çalışılan, ama o bir iki sure’yi de ezberlememekte inat eden, onun yerine daha reel gördüğü ideolojik kitaplara yönelen birisi olarak, sadece yöneldiğinin farkında olarak arkadaşı takip ederek kıldığım ilk namazım orada, o şekilde vuku buldu.

Oysa ailemin bir İnancı(!) vardı ve bayramdan bayrama babamın namazı, Ramazan’dan Ramazana aile büyüklerinin oruçları olan bir ailedeydim. Hatta “Bu çocuk anarşist olacak!” diye mahalle camisine yaz kursuna gönderilmişliğim de vardı. Tanışma kısmetim bu arkadaşıma ait olacakmış ki, ideolojik sorularıma “çok konuşma, dediklerimizi yap” diyen Hocayı orada, yerde oturmuş 30-40 çocuğun ortasında bırakıp Camiden çıkmamdan bu yana, ilk kez bir Cami’ye girdiğim o gün namazla ilgili hiçbir şey bilmiyordum.

Ertesi gün beni tekrar namaza çağıran arkadaşıma “Ben gelmeyeceğim, seninle gidip başka zamanlarda gitmediğim bir şey bu namaz, bu kendimi kandırmak” diyorum.

Ama üç gün uyuyamıyor ve üçüncü gün namazıma bir daha terk etmemek üzere başlıyorum.

Hızlı bir tanışma tam anlamı ile hayatına yön veren bir İslam o kardeşimin bana hal’i lisan ile verdiği en önemli şey’di.  Arkadaşım karmaşık ve ideolojik sorularıma da gayet sakince “Bunlardan ben pek anlamam” diyerek beni o zamanlar İslami yayınların merkezi konumundaki Beyazıt Beyaz Saray Kitapçılar çarşısına götürmüştü. B ir kaç yayınevinde benim yanımda “Bu arkadaş sosyalist tuhaf sorular soruyor buna kitap verin” diyecek kadar dobra konuşan ve yaşayan bir arkadaşla yollarımız bir daha hiç ayrılmadı. Can Yoldaşım okul değiştirdi, başka şehre gitti, o evlendi ben evlendim belki görüşme sıklığımız azaldı ama bana hep kardeşim kadar yakın oldu.

Neydi bu?

Arkadaşımla saatler süren tartışmalar değil, deliller, örnekler sunulan ikna faaliyetleri değil bu. Yaratıcı varlığına ve soyut kader tartışmalarına hiç mi hiç gerek yoktu. Kitaplar sonra geldi, meclisler sonra geldi, tereddütler ve detaylar hepsi sonra geldi. Belki inancın şekillenmesi, derinlik kazanması için bunlar gibi bir sürü şey önemli; ama beni secdeye götüren şey çok basit ve net bir şey’di.

Arkadaşım bana üç kelimeden müteşekkil ama bir ömür sürecek “Kelime’yi Şehadet ”in zaten insan fıtratında var olan Allah inancına karşılık gelen, yaşantıya yön veren şeklini göstermişti o kadar. Hayatın merkezindeki bir şey, her hareketine her karşılaştığı şey’e referans olan bir şey.

Ve bunu bana gösteren kardeşim, ömrünün son günlerine kadar hiç isyan etmeyen, her olumlu ya da olumsuz durumda Allah’a dayanırız bize yeter diyen kardeşim Tayyar Mahiroğlu 14 Eylül 2014 günü Hakk’a yürüdü.

Allah’tan geldik O’na dönücüyüz.

O zerre miskal hayrı bilir ve karşılığını verir.